<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslâmî ilimler | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/islami-ilimler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Mar 2020 10:17:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İslâmî ilimler | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Usul Okumak Ne Demek?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/usul-okumak-ne-demek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/usul-okumak-ne-demek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2020 10:17:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh/Fıkhi Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî ilimler]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<category><![CDATA[Usul Okumak Ne Demek?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24170</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sadece usul-i fıkıh için değil bütün İslamî ilimler [ve hatta belki de bütün beşerî ilimler] için şunu söyleyebiliriz: &#8220;Bir ilim dalına ilişkin medlulleri [deliller ile ulaşılmış sonuçları] bilmek ile o medlulleri elde etme sürecini bilmek farklı şeylerdir.&#8221; Fıkıh ilminden örnek verelim: Fıkıhta mükelleflerin fiillerine ilişkin farz, vacip, sünnet, mübah, mekruh, haram vb. hükümler, fıkıh ilminin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/usul-okumak-ne-demek/">Usul Okumak Ne Demek?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-17656 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1.jpg" alt="" width="443" height="295" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ilim-ogrenmek-1-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></p>
<p>Sadece usul-i fıkıh için değil bütün İslamî ilimler [ve hatta belki de bütün beşerî ilimler] için şunu söyleyebiliriz:</p>
<p>&#8220;Bir ilim dalına ilişkin medlulleri [deliller ile ulaşılmış sonuçları] bilmek ile o medlulleri elde etme sürecini bilmek farklı şeylerdir.&#8221;</p>
<p>Fıkıh ilminden örnek verelim: Fıkıhta mükelleflerin fiillerine ilişkin farz, vacip, sünnet, mübah, mekruh, haram vb. hükümler, fıkıh ilminin medlulleridir. Bir ilmihal kitabına baktığımızda ibadetler ile ilgili olarak bu medlulleri hazır olarak buluruz. Fakat, bu medlullerin hangi delillerden, hangi tür istidlaller kullanılarak elde edildiğini ilmihal kitabında göremeyiz. Bu bilgiyi ancak geniş çaplı fıkıh kitaplarında görebiliriz.</p>
<p>Bu açıklamaları dikkate alıp usul ilmine döndüğümüzde şunu söyleyebiliriz:</p>
<p><strong>&#8220;Usul okumak / usul bilmek&#8221; ile iki şey kastedilebilir:</strong></p>
<p><strong>a)</strong> Usul ilminin medlullerini / hazır sonuçlarını / kurallarını bilmek.</p>
<p>Herhangi bir muhtasar usul eserini açıp baktığınızda, bir mezhebin usul konusundaki hazır sonuçlarını orada görebilirsiniz. &#8220;Emir vücub içindir&#8221;, &#8220;umum-i belvada haber-i vahid ile amel edilmez&#8221;, &#8220;iki delilin tearuz etmesi için aynı güçte olması gerekir&#8221; vb. kurallar bu medlullerdir.</p>
<p><strong>b)</strong> Usuldeki medlullere hangi delillerden ve hangi istidlaller ile ulaşıldığını bilmek.</p>
<p>Söz gelimi &#8220;emir vücub içindir&#8221; medlulüne usulcüler hangi delillerden hareketle ve hangi istidlalleri kullanarak ulaştılar? Bu konuda karşı görüşler nelerdir? Onlara nasıl cevap verilmiştir? Herhangi bir mezhebin birikimi bu medlulleri destekleyecek örnekleri ne ölçüde barındırmaktadır?</p>
<p>Usul ilminin meleke haline gelmesi, felsefî alt yapısının anlaşılması, derinliğinin keşfedilmesi ancak ve ancak usulün bu ikinci yönünün öğrenilmesi ile olur. Meseleleri enine boyuna tartışan, delillere yer veren usul eserleri okunmadan usulün bu yönü keşfedilemez.</p>
<p>Modern zamanda yazılan usul eserleri, her ne kadar meselelerin delillerine yer veriyor gibi görünse de mukayeseli bir yöntem uyguladıklarından ve &#8220;usulü kolaylaştırmak&#8221; parolasıyla usulün önemli pek çok meselesini ve tartışmasını kırptıklarından usul melekesi elde etmek için hiçbir zaman yeterli olmazlar. Ayrıca bu eserler, belirli bir usul ekolünü bir bütünlük içinde görmeye de engel olmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç:</strong></p>
<p>Usul okumak / bilmek, ancak usulün buzdağının denizin alt tarafında kalan yönlerini de bilmekle olur. Bunun için ise mesela Hanefîlerde Serahsî, Pezdevî ve Keşfü&#8217;l-esrar; Şâfiîlerde Mustasfâ, Mahsûl ve İhkâm gibi usul eserlerinin okunup mütalaa edilmesi şarttır. Bugünkü temel sorunumuz, İslamî ilimlerle -ve hatta fıkıh ilmiyle- iştigal edenlerin bu eserleri baştan sona okumaktan, usulü meleke haline getirmekten uzak duruyor olmasıdır. Vallahu a&#8217;lem.</p>
<p>Soner Duman &#8211; Usul Yazıları,syf:93-94</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/usul-okumak-ne-demek/">Usul Okumak Ne Demek?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/usul-okumak-ne-demek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Soner Duman &#8211; Usul Yazıları &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/soner-duman-usul-yazilari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/soner-duman-usul-yazilari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2020 12:29:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh/Fıkhi Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[İcma]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İltizam:]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazalî ve İslami İlimler]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî ilimler]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl ve Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<category><![CDATA[Usul]]></category>
		<category><![CDATA[zaruret]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24147</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kimileri dinin kesin hükümleriyle sabit alanlarında “bana göre” diye başlayan cümleler kurarak kendi düşüncelerini dinin önüne geçirirken, kimileri de tamamen kendi yorumlarını, beğeni ve tercihlerini kendilerine ait bir yorum olduğunu“bana göre” diye belirtmeksizin sanki dinin emriymiş gibi takdim etmektedirler. Her ikisi de sonuçta dindekini bertaraf etme, kendi görüşünü din yerine ikame etme sonucuna yol açabilecek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soner-duman-usul-yazilari-alintilar/">Soner Duman – Usul Yazıları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24175 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/maxresdefault-300x169.jpg" alt="" width="389" height="219" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/maxresdefault-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/maxresdefault-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/maxresdefault-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/maxresdefault-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/maxresdefault.jpg 1280w" sizes="(max-width: 389px) 100vw, 389px" /></p>
<p>Kimileri dinin kesin hükümleriyle sabit alanlarında “bana göre” diye başlayan cümleler kurarak kendi düşüncelerini dinin önüne geçirirken, kimileri de tamamen kendi yorumlarını, beğeni ve tercihlerini kendilerine ait bir yorum olduğunu“bana göre” diye belirtmeksizin sanki dinin emriymiş gibi takdim etmektedirler. Her ikisi de sonuçta dindekini bertaraf etme, kendi görüşünü din yerine ikame etme sonucuna yol açabilecek tehlikeli davranışlardır.</p>
<p>Gördünüz mü? Günlük hayatta en sık kullandığımız bir ifade bile aslında netameli / tehlikeli sonuçlara yol açabilecek bir ifadeymiş. Öyle ise Allah Resûlü’nün “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir kimse ya hayır konuşsun ya da sussun”buyruğunu göz önünde bulundurmalı, konuştuklarımıza her daim dikkat etmeliyiz.</p>
<hr />
<p>Beden-ruh izdivacından meydana gelen insanoğlunun ruh dünyasının iki merkezi vardır:</p>
<p>Akıl ve kalp.</p>
<p>Akıl, düşüncenin merkezidir. Öğrenir, sorgular, itiraz eder, araştırır, muhâkeme eder, mukâyese eder. Tefekkür, tezekkür ve tedebbür eder. Kur’an yüzlerce ayette aklı kullanmaya teşvik eder, aklını kullanmayanları eleştirir.</p>
<p>Kalp ise duygularımızın merkezidir. Sevinç ve hüzün,sevgi ve nefret, rıza ve öfke, sabır ve sabırsızlık, dostluk ve düşmanlık gibi duygularımızın ana kumanda merkezi kalptir.<br />
Kur’an’da kalbe ilişkin yüzlerce âyet vardır. Ve kalbe ilişkin çok farklı tanımlamalar vardır: Kalbin mühürlenmesi, kalbin katılaşması, kalbin mutmain olması vs&#8230;</p>
<p>İslam’ın istediği müslüman modeli akıl ve kalbi arasında denge kurabilen bir insan modelidir.</p>
<p>Günümüzde en büyük eksikliklerden birisi bu dengenin yitirilmesidir.</p>
<hr />
<p>İmam Gazalî’nin İslâmî İlimlerdeki<br />
Etkisinin Sebepleri</p>
<p>Bir insanın kalıcı eser verebilmesi için dört şeyin tam olması gerekiyor: Sağlam bir mantık, iyi bir eğitim, güzel bir dil, duyarlı bir kalp.</p>
<p>Bunun tarihte pek çok örneği var ama ben size hemen hiç kimsenin itiraz etmeyeceği bir örnek üzerinden konuşayım: İmam Gazali&#8230;</p>
<p>İmam Gazalî&#8217;nin yapıp ettiklerine, yazdığı eserlere bakınca İslamî ilimlerin bir çoğunda onun ve eserlerinin birer dönüm noktası olduğu görülür. Gazalî&#8217;yi uzunca ele alacak değilim. Ama sadece el-Mustasfa adlı usul eserine bakalım. Mantığı usule dahil etmesi, usulü ele alış tarzı, ortaya koyduğu argümantasyon kendisinden sonrakileri öyle etkilemiş ki Malikî mezhebine mensup İbn Rüşd onun eserini ed-Darurî fî usuli&#8217;l-fıkh adıyla özetlemiş, Hanbelî mezhebine mensup İbn Kudâme de Ravdatü&#8217;n-nâdır adıyla özetlemiş ve katkılarda bulunmuş.</p>
<p>Gazalî&#8217;nin ele aldığı her konuda ihtimal tüketme [sebr ve taksim] metodunu uygulaması, mükemmel tasnif ve taksimleri, açıklayıcı benzetmeleri, içe işleyen örnekleri onu ölümsüz kılmış.</p>
<p>Ben, tasavvufa dair bir şey okuyacağımda Gazalî&#8217;den daha güzel meseleyi vuzuha kavuşturanı görmedim. Kelamda öyle, tasavvufta, usulde öyle&#8230; Hatta Şâfiî furu fıkhında bile.</p>
<p>Evet&#8230; Olacaksa insan Gazalî gibi olmayı hedeflemeli.</p>
<p>Allah İmam Gazalî&#8217;den razı olsun.</p>
<hr />
<p><strong>Yanlış Sandığımız Doğrular</strong></p>
<p>Son zamanların moda tabirlerinden biri de “doğru bil-diğimiz yanlışlar”&#8230; Birileri ümmetin ezberini bozmak için elinden geleni ardına koymuyor. “Muhalefet et ki tanınasın!” ilkesi çok revaçta. Neymiş efendim, şimdiye kadar dinî ilim-lere ilişkin bize doğru diye öğretilen şeylerin birçoğu aslında yanlışmış&#8230; Şimdiye kadar kimse dini doğru anlamamış-mış&#8230; Aslında dinin tek kaynağı varmışmış&#8230; Sünnet, ikinci kaynak değilmişmiş&#8230; Ben de bir “yanlış sandığınız doğrular” listesi oluşturdum&#8230;</p>
<p>Kur’an ilk kaynaktır, tek kaynak değildir.</p>
<p>Kur’an, her okuyanın rahatlıkla anlayabileceği bir ki-tap değildir. Kur’an’ın akademik anlamda anlaşılması başta dil ve tarih olmak üzere pek çok yan bilgiyi ge-rektirmektedir.</p>
<p>Kur’an “kendi kendini açıklayan” bir kitap değildir. Öyle olsaydı tarih boyunca binlerce tefsir yazılmaz, Kur’an’ın apaçık olduğunu iddia edenler bu apaçıklı-ğı ispat için cilt cilt kitaplar yazmazlardı.</p>
<p>Kur’an’da dinin küllî ilkelerinin tümü vardır ama dine ilişkin her cüz’î konu yoktur.</p>
<p>Resûlullah (s.a.v.)’ın tek görevi tebliğ değil aynı za- manda talim ve tezkiyedir. Allah Resûlünü dini anla- mada saf dışı eden her hangi bir anlama çabası bey-hude bir çabadır.</p>
<p>Sünnet, Kur’an’ın alternatifi olmadığı gibi Kur’an içinde eritilebilecek, yok edilebilecek bir delil değildir.</p>
<p>İcma ümmetin sigortasıdır. İcma, dejenerasyonun önleyicisidir.</p>
<p>Geleneğimiz bir “yanlışlar yumağı”, “hatalar zinciri”, “şer odağı” değil hakikatin taşıyıcısıdır. Gelenek sün- netin, sünnet de Kur’an’ın muhafızıdır.</p>
<p>Bu listeyi uzatmak mümkün ama bu kadarla iktifâ edelim.</p>
<hr />
<p>Suyûtî şöyle diyor:</p>
<p>Bil ki; bu dinde mezhepler arası ihtilafın olması büyük bir nimet ve fazilettir. Bunun ince bir sırrı vardır ki bunu yalnızca âlimler idrak eder, câhiller ise bunu göremez. Öyle ki bazı câhillerin şöyle dediğini bile şu kulaklarım işitti:</p>
<p>&#8220;Peygamberimiz (s.a.v.) bize tek bir şeriat getirdi. Öyleyse bu dört mezhep de nereden çıktı?”</p>
<p>Bir başka şaşılacak durum da mezheplerden bir kısmını üstün tutup diğerlerinin kadr-u kıymetini eksilten, tamamen gözden düşüren kimselerin yaptıklarıdır. Öyle ki bu durum akılsız kimseler arasında düşmanlığa dönüşmüş bu sebeple câhiliyye taassubuna benzer bir taassup meydana gelmiştir.</p>
<p>Alimler bütün bunlardan münezzehtir. Sahabe arasında furû konularda ihtilaf meydana gelmiştir. Onlar ki en hayırlı nesildir, onlardan hiçbiri bu sebeple diğerine düşmanlık etmemiş,<br />
birbirlerini hata ve kusura nispet etmemiştir.</p>
<hr />
<p>İltizam: Lafzın, ne birebir ne de içerme yoluyla olmaksızın bir manayı gerektirmesidir. Mesela “tavan” denildiğinde bu söz-cük zihnimizde “duvar” anlamını da çağrıştırır; çünkü tavan dediğimiz şey duvar olmaksızın mevcut olamaz.</p>
<p>“Baba” de-diğimiz zaman bu sözcük iltizam yoluyla o babanın bir çocu-ğunun doğmuş olduğuna da delalet eder. İmam Gazalî, aklî tartışmalarda iltizam yoluyla delaletin kullanılmasının doğru olmadığını belirtir. Çünkü bunun bir sınırı bulunmamaktadır. Nitekim tavan sözcüğü iltizam yo-luyla duvarı, o da iltizam yoluyla evin temelini, evin temeli araziyi, arazi yer küreyi gerektirir ve bu durum böylece de-vam eder. Bir kimsenin “ben tavan dediğimde yeryüzünü de kastettim” demesi doğru olmaz. Aklî tartışmalarda kullandı-ğımız kelimelerin ancak mutabakat ve tazammun yoluyla de-laletleri ne ise onlar üzerinden tartışabiliriz.184</p>
<p>Günümüzde gerek günlük hayata dair gerekse İlmî konu-larda yapılan tartışmalarda tam da İmam Gazalî’nin sözünü ettiği türden yanlışları yapıyoruz. Bir kimse bir söz söyledi-ğinde “sen, bu sözünle şunu da kastetmiş oldun. Senin sö- zün bu anlamı da içinde barındırıyor” vb. ifadelerle insanlara hiç söylemedikleri, kastetmedikleri, akıllarından geçirmedik-leri şeyler nispet edilerek yargıda bulunulmaktadır. Dahası işin boyutu tekfir / tefsik / tadlile kadar ulaşabilmektedir. Aynı şey, yazılarımız için de söz konusudur.</p>
<hr />
<p>İnsanoğlunu, içinde bulunduğu şartlardan bağımsız dü-şünmek doğru değildir. Biz de bu zamanda yaşadığımıza ve bu şartlarla muhatap olduğumuza göre içinde bulunduğu- muz şartların düşünme ve davranış biçimimizi şekillendirmesi bir dereceye kadar gayet normal. Ancak anormal olan şu: Bizler, içinde bulunduğumuz şartları değiştiremediğimiz- de acaba bu şartların baskısı altında İslam’ın bünyesinde / İslam’ı algılayış biçimimizde bir değişime gidiyor muyuz? Tabi ki Allah’ın dini her türlü bozulma ve tahrife karşı korun-muştur. Ama İslam’ın bizdeki iz düşümünü acaba zedeleyip tahrip ediyor muyuz?</p>
<p>Mesela “zaruret” durumunda olmayan şeyleri “zaruret” gibi görmeye başlayıp nassları zorluyor muyuz?</p>
<p>İster bireysel ister toplumsal bir takım gelip-geçici /günü birlik çıkarlarımızı, “maslahat” olarak görmeye başlayıp buna dayanarak hüküm veriyor muyuz?</p>
<p>Yeterli inceleme ve araştırma zahmetine katlanmayıp yahut da çıkacak sonucun çıkarlarımızla uyuşmayacağını düşü-nüp bir çırpıda “eşyada aslolan mübahlıktır” ilkesinin kuca-ğına sığınıyor muyuz?</p>
<p>Bütün bu konularda bir zihinsel işgale, bir bilinçaltı târumarına karşı bizi koruyacak yegâne güvenli liman, usul geleneğimizdir diye düşünüyorum. O geleneği incelemek, onun furuya yansımaları üzerinde düşünmek, yukarıdaki sorunlar konusunda teslimiyetçi bir tavır sergilememize en-gel olacaktır. Belki gelen dalgalar gemimizi sarsacak, sallayacak ama gemimizin sığınacağı bir limanımız olduğu sürece başımız dik, gönlümüz ferah olacak.</p>
<hr />
<p>Günümüzde rivayet malzemesinin &#8220;Kur&#8217;an&#8221;, &#8220;akıl&#8221; ve &#8220;bilim&#8221; ışığında süzgeçten geçirilmesini, elenmesini salık verenlerin düşünceleri hadd-i zâtında eleştirilebilecek bir görüş değildir. Çünkü ister raviyi ister merviyi merkeze almış olsun tarihin hiçbir döneminde hiçbir ekol veya âlim, rivayet malzemesinin bütününü sorgusuz sualsiz kabul etmemiş, kendince bir takım sıhhat testlerine tabi tutmuşlardır.</p>
<p>O halde günümüzde bunu yapmayı isteyenlere niçin karşı çıkılmaktadır?</p>
<p>Bu karşı çıkmayı haklı kılan yeterli derecede sebepler söz konusudur. Bunlar arasında şunları zikretmek mümkündür:</p>
<p><strong>1.</strong> Eleştirilerin tek tek rivayet malzemesinden yola çıkarak sünnetin bütününe ve geleneğe yönelmesi:</p>
<p>Geçmişteki eleştiriler tek tek rivayetler ve raviler bazında söz konusu olduğu halde günümüzde, kendilerince eleştiriye açık gördükleri rivayetler üzerinden tümevarım yoluyla bütün bir sünnet ve geleneğin yıpratılmaya çalışıldığı görülmektedir.</p>
<p><strong>2.</strong> Uygunluk ve aykırılığın ölçülerinin net olarak ortaya konulmaması.</p>
<p>Klasik fıkıh usulü kitaplarının teâruz ve tercih bölümleri, iki şer&#8217;î delil arasında hangi durumlarda tearuzun meydana gelmiş sayılacağı, teâruzun nasıl giderilebileceği, teâruzu gidermenin mümkün olmadığı durumlarda tercihin nasıl yapılacağının en ince ayrıntısı ve örnekleriyle anlatıldığı bölümlerdir. Klasik dönem ulemâ, bu bölümlerde &#8220;neyi niçin aldıklarını ve almadıklarını&#8221; ölçüleriyle ve örnekleriyle birlikte net olarak ortaya koymuşlardır. Oysa günümüzde hadislerin &#8220;akla&#8221;, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;a&#8221; ve &#8220;bilime&#8221; aykırı gördüklerini ileri sürenler bu aykırılığın kriterlerine ilişkin hiçbir ölçü zikretmemekte yahut da zikrettikleri ölçülerin bir kısmı Kur&#8217;an&#8217;a da uygulanabilecek hususlar zikretmektedirler.</p>
<p><strong>3.</strong> Akıl ile neyin kastedildiğinin netleştirilmemesi.</p>
<p>Klasik fıkıh usulü kitaplarında &#8220;aklın gerekleriyle çatışan hadisin esas alınmayacağı&#8221; ilkesi yer almakla birlikte burada aklın ilkeleri ile &#8220;mantığın üç ilkesi&#8221; ve bir de &#8220;bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz&#8221;, &#8220;bir şeyin bütünü, yarısından daha büyüktür&#8221; şeklinde bedîhiyyattan olan önermeler kastedilmiştir. Bunlar üzerinde bütün akıl sahipleri ittifak etmişlerdir. Buna karşılık günümüzde &#8220;akıl&#8221; derken &#8220;mantığın ilkeleri&#8221; veya &#8220;bedihiyyattan olan önermeler&#8221; değil, Batı modernizminden etkilenen &#8220;rasyonel / pozitivist akıl&#8221; kastedilmektedir. Bu ise, kıblesini batıya dönmüş olan, o nereye giderse ardından hareket eden bir akıl olduğundan sabitesi bulunmayan bir akıldır.</p>
<p><strong>4.</strong> Bilim gibi sürekli kendini yalanlayarak / yenileyerek gelişen ve değişen bir şeyin &#8220;kesin doğru&#8221; olarak kabul edilmesi.</p>
<p>Bilimde &#8220;kesin bilgi&#8221; ve &#8220;teori&#8221; birbirinden farklı düşünülür. Teoriler, kesin, genel-geçer bir biçimde ispatlanmadıkça salt aklî ve muhtemel bir önerme olarak kalmaya mahkûmdur. Bu teorileri esas alarak Kur&#8217;an&#8217;daki herhangi bir âyeti tevil etmek yahut bir hadisi reddetmek kabul edilemez. Zira teorinin her an yenilenmesi, yanlışlanması mümkündür. Mesela &#8220;big bang teorisi&#8221;, &#8220;evrim teorisi&#8221; gibi teoriler böyledir. Hal böyle iken, bunları &#8220;hakikati müsellem birer önerme&#8221; gibi kabul ederek bunlara aykırı görülen rivayetlerin reddedilmesi kabul edilemez.</p>
<p>Sözü tekrar başa bağlayalım&#8230; Rivayet malzemesi &#8220;Kur&#8217;an gibi&#8221; eleştirilemez değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. Dün eleştirildiği gibi bugün de eleştirilebilir. Ancak bunun usul ve yordamı, İslam ümmetinin geliştirdiği fıkıh usulü ilminde ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Bu usul ve yordamı bir kenara atarak subjektif yargılarla yapılacak her eleştiri, aynı şekilde bir tepkiyi de kaçınılmaz olarak beraberinde getirecektir. Sorun usulsüzlüktür, çözüm usuldedir. Vallahu a&#8217;lem.</p>
<hr />
<p>Kur’an’da zemmedilen zan ve ihtilaf, hakkında kesin delil bulunan (sübut ve delaleti kat’î olan) konulardaki zan ve ihtilaflardır. Müşrikler, hakkında kesin delil bulunan itikadî konularda bu kesinliği bırakıp kendi zanlarına tabi oluyordu. Ehl-i kitap da kendilerine apaçık hükümler / deliller geldikten sonra ihtilafa düşmüşlerdi. Fıkhî meseleler konusundaki ihtilaflar ise Kur’an’ın kınayıp yasakladığı ihtilaflar kapsamında değildir. Zira sahabe-i kiram ve ilk nesiller fıkhî konularda ihtilaf<br />
ettikleri halde birbirlerini kötülememişlerdir. Bu durum, fıkhî konularda ihtilafın kötülenmemiş olduğunu göstermektedir.109</p>
<p>Aynı şeyi zan hakkında söylemek de mümkündür. Dinde yasaklanmış olan zan, hakkında kesin delil bulunan inanca ilişkin konulardaki zandır. Nitekim müşrikler, sırf zanna tabi olarak Allah’a ortaklar koşuyor, kendi kafalarından hükümler koyuyorlardı. Oysa hakkında kesin delil bulunmayan, içtihada açık olan konularda zanna tabi olmak dinde yasaklanmış değildir. Dahası bu emredilmiştir. Nitekim kıbleden uzakta bulunan bir kimsenin, bir takım alametler üzerinde araştırma yaparak kıble yönünü tayin etmeye çalışması aslında zanna dayalı bir ictihaddır ve bizzat âyetlerce emredilmiştir.</p>
<hr />
<p>Bazıları şöyle bir yaklaşım ortaya koyuyor:</p>
<p>&#8220;İslam ümmeti Kur&#8217;an&#8217;ın manasına hiç önem vermiyor. Habire lafzını düzgün okumaya önem veriyor. Hatimler indiriyor, mukabeleler okuyor ama anlamı hep / daima ihmal ediyor.&#8221;</p>
<p>Elhak bu sözde haklılık payı var. Zira bu algıyı haklı çıkartacak görüntüler / davranışlar mebzul miktarda&#8230;</p>
<p>Ama insanların Kur&#8217;an&#8217;ın anlamını ihmal ettiğini, bu konuda inceleme-araştırma içine girmediğini, okumadığını söyleyenlerin gerçekten Kur&#8217;an&#8217;ın anlaşılmasına mı yoksa Kur&#8217;an&#8217;ın kendi yorumladıkları gibi anlaşılmasına mı vurgu yaptıkları, şu üç soruya verecekleri cevaba bağlı:</p>
<p><strong>1.</strong> Bizim Kur&#8217;an&#8217;ı anlamak için sizin yorumlarınızı, meallerinizi, tefsirlerinizi değil de klasik dönemdeki bir âlimin yazdığı tefsiri okumamıza razı mısınız?</p>
<p><strong>2.</strong> Klasik tefsirlerin üzerinde ittifak ettiği ortak anlamı aşmadan korumak gerekir mi? Yoksa Kur&#8217;an, her dileyenin at oynatabileceği bir çiftlik midir?</p>
<p><strong>3.</strong> Sizin Kur&#8217;an&#8217;ı anladığınızın, bir başkasının anlamadığının ölçüsü / kriteri nedir?</p>
<p>Bu üç konuda aydınlatılabilirsek Kur&#8217;an&#8217;ı anlamak yolunda bir adım atabiliriz. Bakalım dert üzüm yemek mi yoksa bağcıyı dövmek mi? (Vallahu a&#8217;lem)</p>
<hr />
<p>Günümüzde özellikle kimi çevrelerce “Kur’an’ın mübîn/ apaçık bir kitap olduğu” dolayısıyla okuma-yazma bilen ve aklı çalışan herkesin Kur’an’ı (mealinden de olsa) okuyarak rahatça anlayabileceğini ifade eden bir takım söylemler sıklıkla dile getirilmektedir. Öyle ya madem ki Kur’an mübîndir, öyleyse herkes (mealden de olsa) okuyunca anlamalıdır! Oysa hakikat hiç de öyle değildir. Kur’an’ın“mübîn olması” ancak Kur’an’ın bağlamını bilen için mümkündür. Bir başka deyişle Kur’an, bağlamı bilen için mübîndir. Kur’an’ın bağlamından habersiz olan için Kur’an,anlaşılmak için gayret ve emek sarfedilmesi gereken bir kitaptır. Zaten böyle olmasaydı tarih boyunca binlerce tefsirin<br />
yazılmasını nasıl izah edebiliriz ki?</p>
<hr />
<p>Modern zamanların en problemli yaklaşımlarından birisi de “Kur’an’ı anlama” eyleminin “meal okuma”ya eşitlenmesidir. Oysa meal, her şeyden önce bir beşerin, Kur’an’a ilişkin kendi anladığı manayı kendi diline “kendi yorumuyla” aktarmasından ibarettir. Pek çok âyetin mealleri arasında görülen farklılık, meal yazarlarının anlama &#8211; yorumlama farklılığından başka bir şey değildir.</p>
<p>Alimlerimizin Kur’an’ı anlama yolunda ortaya koyduğu mesâinin yalnızca bir bölümünü teşkil eden “ulumu’l-Kur’an”tarzı eserler, Kur’an’ı anlamada bu geleneğe başvurmanın<br />
kaçınılmazlığını bâriz bir biçimde ortaya koyar.</p>
<hr />
<p>İmam Şâfiî’ye göre dine ilişkin bütün bilgiler Kur’an’da kimi zaman “nass” [açık seçik] kimi zaman da “delalet” [üstü kapalı] olarak bulunmaktadır. Kur’an’ın açılımı [beyanı] Şâfiî’ye göre beş basamaklıdır:</p>
<p><strong>1.</strong> Kur’an’da açık [nass] olarak belirtilen ve ek açıklamaya gerek olmayan hususlar.</p>
<p>Mesela Kur’an, temettü haccı yapan kimsenin kurban kesme imkânı yoksa yedisi hacda, üçü de hacdan dönünce olmak üzere toplam on gün oruç tutulmasını emreder. Yedi ve üçü zikrettikten sonra “işte bu, tam olarak on yapar” ifadesi, “acaba bu sayılarla başka bir şey kastedilmiş olabilir mi?” şeklindeki şüpheyi bertaraf etmiş, başka bir açıklamaya ihtiyaç bırakmamıştır.</p>
<p><strong>2.</strong> Kur’an’da açık olarak belirtilmiş olmakla birlikte Resûlullah (s.a.v.)’ın ek açıklamalar yaptığı hususlar.</p>
<p>Mesela Kur’an’da abdest konusundaki âyet aslında açık olmakla birlikte Peygamberimiz abdeste başlamadan önce besmele çekmek, azaları üçer kere yıkamak, dirsekler ve topukları yıkamaya dahil etmek gibi hususlarda Kur’an’a ek açıklamalar yapmıştır. Yine miras ile ilgili âyet son derece ayrıntılı olmakla birlikte o âyette “vasiyet” meselesinin ayrıntısına girilmemiş, peygamberimiz bu konuda ek açıklamalar yapmıştır.</p>
<p><strong>3.</strong> Kur’an’da kapalı [mücmel] olarak zikredilen ve Hz. Peygamber’in ayrıntılı açıklama yaptığı hususlar.</p>
<p>Mesela Allah namazı, orucu, zekâtı, haccı emretmiş, ancak bunların ayrıntılarını açıklamayı peygamberimize bırakmıştır.</p>
<p><strong>4.</strong> Allah’ın kitabında hiç temas etmediği, Hz. Peygamber’in müstakil olarak hüküm koyduğu konular.</p>
<p><strong>5.</strong> Allah’ın kitabında temas etmeyip kullarına içtihadı farz kıldığı konular.</p>
<p>Dikkat edilirse İmam Şâfiî’ye göre din tamamıyla Kur’an’ın açılımından ibaret olmakla birlikte Kur’an’ın açılımı yalnızca Kur’an’la değil “sünnet” ve “ictihad” ile olmaktadır. Bir başka deyişle Kur’an’ın kendi kendini açıklaması yalnızca beyanın ilk türüne karşılık gelir ve bu son derece azınlıktadır. Kur’an’ın açıklanması konusunda asıl rol sünnete ait olup sünnetin üç fonksiyonu bulunmaktadır: a) Nassa ek yapmak, b) mücmeli beyan etmek, c) müstakil hüküm koymak. Kitap ve Sünnet’te hiç temas edilmeyen konularda ise müctehidlerin ictihadları devreye girer.</p>
<hr />
<p>Günümüzde kitlelerin İslam’ın esasına ilişkin algısı noktasında pek çok problem söz konusudur. Bunu bir kenara bırakıp meseleye İslam adına yazan, çizen,konuşanların usul ve üslupları açısından baktığımızda insanların dört gruba ayrıldığını görüyoruz:</p>
<p><strong>a)</strong> Usul de üslup da bilmeyenler. Bunlar dinî konularda bir usule dayanmaksızın konuşurlar. Eskilerin “bilmeyenama bilmediğinin de farkında olmayanlar” için kullandıkları<br />
cehl-i mürekkeb tabiri tam bunlara uymaktadır. Cehaletlerine muvazi üslupları da son derece kırıcı ve serttir. Bunlara laf anlatmak, yola getirmek zordur.</p>
<p><strong>b)</strong> Usul bilip üslup bilmeyenler: Bunlar usul bilgisine sahip olmakla birlikte kibirlerine yenik düşüp, ellerindeki usulü silah gibi kullanarak insanları katı kalp, abus çehre, kötü dille dinden uzaklaştırırlar.İtici, ötekileştirici, reaksiyoner bir dil kullandıklarından, dünyayı kendi etraflarında dönüyor zannederler. Kaş yapayım derken göz çıkarmayı marifet sayarlar.Allah’ın Firavun’a karşı takınılmasını istediği yumuşak tavrı,mümin kardeşlerinden esirgerler.</p>
<p><strong>c)</strong> Usul bilmediği halde üslup / yordam bilenler: Bunlar usul bilmeyen ve fakat bilmediğinin farkında olan, üslup olarak da usul bilenlere saygısını koruyan, öğrenmeye meyyal kimselerdir. Bunlara usulün önemini anlatmak mümkündür.</p>
<p><strong>d)</strong> Usul ve üslup bilenler: Bunlar usulü ve üslubu bilir. İnsanları ötekileştirmez. Dine sahip çıkar ama dinin sahibi gibi davranmaz. Hz. Peygamber’in,mescid-i nebeviye bevleden<br />
bedeviye gösterdiği tavrı, ümmetin bedevisi mesabesinde olan cahillere gösterirler. Bu gibiler bildiklerini öğretmekten,üsluplarıyla insanlara örnek olmaktan sorumludur.</p>
<p>Rabbim, usul ve üslup bilenlerden ve gereğince amel edenlerden eylesin.</p>
<hr />
<p>Klasik dönem İslâmî ilimlere dair yazılan eserlerde tartışılan konular, tartışmalarda tarafların ileri sürdüğü deliller,kullanılan dil ve üslup, ulaşılan seviye ile günümüzde İslâmî konulara dair yapılan tartışmalara baktığımızda klasik dönemin fersah fersah gerisinde olduğumuz görülmektedir.</p>
<p>İlim dediğimiz şey yanlışlarını tespit edip doğrultarak, eksiklerini tamamlayarak, doğrularını tahkim ve teyid ederek gelişir. Bugün geldiğimiz noktada klasik seviyenin üzerine çıkılmasını, taş üstüne taş konulmasını bırakın klasik seviyenin yakalanması, hatta daha da ötede anlaşılması gibi ciddî bir problemle karşı karşıya olduğumuz görülmektedir.</p>
<hr />
<p><strong>USUL NEYE BENZER?</strong></p>
<p>İslam Allah&#8217;a giden bir yol. Müslümanlar ise bu yolun yolcusu. Yolun sonu selamete çıkıyor. Yolda ilerleyebilmek için tabelaların ne anlama geldiğini, yolun şartlarını, yoldaki diğer araçların durumlarını çok iyi bilmek, ona göre hareket etmek gerekiyor.</p>
<p>Yolda gitmek için iki seçenek var: Ya iyi bir şoför olacaksınız, ya da iyi firmanın otobüsünden bilet alacaksınız, usta bir şoförün kullandığı bir araba bulacaksınız. İyi şoförler müctehid âlimler. Onların kullandıkları toplu taşıma araçlarının bağlı bulunduğu firmalar mezhepler. Bu mezheplerin hepsinin hedefi aynı, hepsi yolcularını aynı yere götürmeye çalışıyor. Bunların yolcuları ise o mezhepleri taklid eden kimseler. Usul, usta şoförlerin ehliyeti. O ehliyetle yolda gidiyorlar.<br />
Kimileri de var kendileri iyi bir şoför olmadığı halde iyi şoförlerin kullandığı arabaya binmeyi de kabul etmiyorlar.</p>
<p>Bunlar ya ehliyetsiz araba kullanıyor ya da yaya olarak gidiyorlar. Yaya gitmeleri halinde canlarını, ehliyetsiz araç kullandıklarında ise hem kendi canlarını hem başkasının canlarını tehlikeye atıyorlar.</p>
<p>Trafik bilgisi olmadan yoldaki tabelaları kendi kafasına göre yorumlayan, aracı gelişi güzel kullananların bir gün bir yere toslamaları kaçınılmazdır. Aynı şekilde din üzerinde gelişigüzel fikir beyan eden, bir usule dayanmayanların da sapması ve saptırması kaçınılmazdır.</p>
<p>Varsayalım ki ehliyetsiz araç kullanarak kaza yapmadınız, peki sizi yakalayan polise ne diyeceksiniz? Varsayalım ki usul bilginiz olmadan bir amel yaptınız ve isabet ettiniz. Bir delile dayanmaksızın bu isabetinizin sizi vebalden kurtaracağını mı düşünüyorsunuz?</p>
<p>Malumdur ki ehliyeti olan herkes araba kullanmaz / kullanamaz. Ama arabayı doğru düzgün kullananlar ehliyeti olanlardır. Usul bilgisi olan herkes müctehid olamaz. Ama müctehidler, usul bilgisine sahip olanlardır.</p>
<hr />
<p>Şimdi Hz. Ali (r.a.)’nin öyle bir sözü var ki aslında bu söz, bir kütüphane dolusu kitap okuyarak elde edemeyeceğiniz bir tercübeyi hazır olarak ortaya koyuyor. Fakihin kim olduğuna net bir cevap verdiği gibi dinin temel kavramlarınıda yerli yerine oturtuyor. O şöyle diyor:</p>
<p>Size hakkıyla fakih olanın kim olduğunu söyleyeyim mi?</p>
<p><strong>1)</strong> Allah’ın rahmetinden ümit kestirmeyen,</p>
<p><strong>2)</strong> Allah’a isyan şeklindeki fiillere ruhsat (cevaz) vermeyen,</p>
<p><strong>3)</strong> Allah’ın azabından emin olma garantisi vermeyen,</p>
<p><strong>4)</strong> Kur’an’ı başkasına terk etmeyendir.</p>
<p>İçinde tefakkuh (derin anlayış) olmayan ibadette hayır yoktur.</p>
<p>İçinde tefehhüm (anlama çabası) olmayan fıkıhta hayır yoktur.</p>
<p>İçinde tedebbür (düşünüp taşınma) olmayan kıraatte hayır yoktur.37</p>
<p>Evet, işte fıkıh tam olarak budur! Hz. Ali (r.a.) fıkhı tarif ederken bile nasıl bir fakih olduğunu ortaya koymuştur.<br />
Allah bizlere böyle fakih olmayı nasip eylesin.</p>
<hr />
<p>Modern zamanların bize en büyük kazığı, bizzat bilmenin kendisini amaç haline getiren bir bakış açısını empoze etmesidir. Öyle olunca insanlar araştırmayı, kitabı, makaleyi vb. yücelttiği oranda uygulamayı, pratiği ve ameli dikkate almadılar. Böyle olunca hikmeti yitirdik. Hani âyet kime hikmet verilirse ona büyük bir hayır verilmiş olur diyor ya! Ben de buradan ilhamla diyorum ki “kim hikmetten mahrum kalırsa büyük bir hayırdan mahrum kalır”.</p>
<hr />
<p>Kınnevcî şöyle diyor:</p>
<p>Telif [eser yazmak] yedi kısımdır. Aklı başında bir âlim ancak bu kısımlara ilişkin yazı yazar.</p>
<p><strong>1.</strong> Daha önce hakkında hiç yazılmamış bir konuda eser yazmak.</p>
<p><strong>2.</strong> Daha önce eksik yazılmış bir şeyi tamamlamak.</p>
<p><strong>3.</strong> Kapalı olan bir şeyi açıklamak.</p>
<p><strong>4.</strong> Uzun olan bir şeyi, manalarında bir karışıklığa yol açmayacak şekilde özetlemek.</p>
<p><strong>5.</strong> Dağınık halde bulunan şeyleri bir araya getirmek.</p>
<p><strong>6</strong>. Karışık olan bir şeyi tertipli / düzenli / sistematik hale getirmek.</p>
<p><strong>7.</strong> Daha önceki bir yazarın yanlış yaptığı bir meseleyi düzeltmek.</p>
<p>Buna göre, kendisinden önce binlerinin eser verdiği herhangi bir ilim dalında kitap yazacak olan kimsenin, eserini şu beş şeyden herhangi birini içermeksizin telif etmemesi gerekir:</p>
<p><strong>1</strong>. Daha önce karışık olan bir şeyi istinbat etmek,</p>
<p><strong>2.</strong> Dağınık halde bulunan şeyleri bir araya getirmek,</p>
<p><strong>3.</strong> Kapalı olan şeyleri açıklayıp şerh etmek,</p>
<p><strong>4.</strong> Var olanı güzel bir tertiple sistematik hale getirmek,</p>
<p><strong>5.</strong> Gereksiz yere uzatılmış şeylerdeki fazlalık kısımları atmak.2</p>
<hr />
<p>Belki de fıkıh tarihinin en çetrefil, problem sorusu İmamAzam Ebu Hanife’ye sorulan şu sorudur:</p>
<p>Bir adam var şöyle diyor:</p>
<p>“1. Ben cenneti ümit etmiyorum, ateşten korkmuyorum.<br />
2. Allah’tan da korkmuyorum.<br />
3. Ölmüş hayvan yerim.<br />
4. Kur’an okumadan, rükû ve secde etmeden namaz kılarım.<br />
5. Gözümle görmediğim konuda şahitlik yaparım.<br />
6. Hakka buğzederim<br />
7. Fitneyi severim.”</p>
<p>Bu adam hakkında hüküm nedir?</p>
<p>Soruyu problemli bulan imamın öğrencileri soruyu hocalarına sorduklarında o şöyle cevap vermiştir:</p>
<p>1. Bu adam cenneti değil Allah’ı[n rahmetini] ümit etmektedir, cehennemden değil Allah’[ın azabın]dan korkmaktadır.</p>
<p>2. Allah’ın kendisine haksızlık yapmak suretiyle azap etmeyeceğini bildiğinden bu konuda Allah’tan korkmamaktadır.</p>
<p>3. Ölmüş olan balık ve çekirgeyi yemektedir.</p>
<p>4. [Kıraat, rükû ve secde olmayan] cenaze namazı kılmaktadır.</p>
<p>5. [Allah’ı gözüyle görmediği halde] O’nun birliğine şahitlik etmektedir.</p>
<p>6. Ölüm hak olduğu halde ona buğzetmektedir.</p>
<p>7. Birer fitne oldukları halde mal ve çocuğu sevmektedir.25</p>
<p>Evet, işte imamın zekâsı&#8230; Bu, sadece zekâyı göstermiyor, aynı zamanda müslümanın işini olabildiğince hayra yorma, ona hüsnü zan gösterme, tefkirden, tefsikten olabildiğince uzak durmayı da gösteriyor.</p>
<p>Günümüzde müslümanların birbirini “kaşının altında gözün var” diyerek tekfir ettiği, ötekileştirdiği bir ortamda imamın zekâsına da hüsnü zannına da ne kadar muhtacız.</p>
<hr />
<p><strong>İlimde iki şey kötüdür:</strong></p>
<p><strong>a)</strong>Kişinin, bir delile dayanmaksızın sırf muhalefet etmek için karşı tarafa itirazlar yöneltmesi, münazara adabına riayet etmemesi.</p>
<p><strong>b)</strong> Münazara yapılmaksızın bir takım bilgilerin aktarımıyla yetinilmesi</p>
<hr />
<p>“Hoca&#8221;yı bir aşçıya, “kitabı” da yemeğe benzetebiliriz. Sağlıksız ortamlarda, merdiven altında üretim yapan, ehliyetsiz bir aşçının yaptığı yemekler bırakın sizi beslemeyi sizi hayatınızdan edebilir. İşte doğru bilgi sahibi olmayan veya aktarmayan hoca ve kitaptan edindiğiniz dinî bilgi de bırakın sizi Allah’a yaklaştırmayı, dinden bile edebilir.</p>
<p>İşte İmam Mâlik, ilimde sadece güvenin yeterli olmayacağını, ehliyetin de önemli olduğunu belirtmek, buna riayet edilmeksizin ilim elde etmeye çalışmanın risk ve tehlikesine dikkat çekmek üzere şu ölümsüz sözleri söylüyor:</p>
<p>“Bu ilim dindir. Sizler dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz. (Mescid-i Nebevî’ye işaret ederek) Şu mescidin sütunları altında hadis anlatan yetmiş kişiye yetiştim. Onların tümü “Allah Resûlü şöyle dedi, Allah Resûlü böyle dedi” şeklinde rivayetlerde bulunuyorlardı. Ben onlardan hiçbir şey almadım. Oysa onlardan birine devlet hazinesi emanet edilse bu konuda kendilerine güvenilirdi. Ben, onlar bu işin ehli olmadığı için kendilerinden ilim almadım. Bizlere Zührî ilim anlatmak için geldiğinde o daha genç yaşta olmasına rağmen kapısına yığılırdık.”</p>
<p>(el-Kifâye fî ilmi’r-rivâye, s. 159)</p>
<hr />
<p>Âlim, kafasını kitaplara gömen, bilgi toplayan, malumatfüruş bir kimse değlidir. Âlim toplumunun içinde olan, onların her yapıp ettiğini dikkatle takip eden, onlar yanlış yaptığında buna engel olmaya çalışan kişidir.</p>
<hr />
<p>Şimdi İslam ümmeti olarak bize Rabbânî (kendini Rabbine adamış, dünyevi çıkar gözetmeyen) âlim lazım, rablik taslayan değil! Bize Nebî’nin misyonunu üstlenen âlim lazım, nebîlik taslayan değil!</p>
<p>Rabbanî âlimi reddetmek peygamberi reddetmeye götürür.Rablik taslayan kimseyi âlim kabul etmek ise şirke götürür.</p>
<p>Ümmetimiz sapla samanı, pirinçle taşı ayırmadıkça bugünkü sıkıntılarını atlatamayacak.</p>
<p>Bu ise “âlim” ile “âlim geçinen” arasındaki farkı fart etmekle olacak.</p>
<p>Nedir fark?</p>
<p>Âlim “bir ben biliyorum” iddiasında olmaz, âlim geçinen“benden başka bilen mi var” edasındadır.</p>
<p>Âlim dinini, ümmetini sahiplenir. Âlim geçinen kendini dinin sahibi gibi görür.</p>
<p>Âlim geçmişinden güç alır, âlim geçinen geçmişinden öç alır.</p>
<p>Âlim dini ihyâ eder, âlim geçinen imhâ eder.</p>
<p>Âlim kimseyi dışlamaz, herkesin kurtulmasını temenni eder.</p>
<p>Âlim geçinen, çelme takacak, kendisine çatacak, ötekileştirecek adam arar.</p>
<p>Âlim müslümanların itikadını ve amelini ıslah eder, âlim geçinen ifsad eder.</p>
<p>Âlim tevazu sahibidir, âlim geçinen kibrin zirvesindedir.</p>
<p>Âlim sünnete ittiba eder, âlim geçinen ibtida’ [bid’at] eder</p>
<hr />
<p>İslâmî ilimlerin tümü için iki ayaktan söz edebiliriz: “O ilmin tarihi”, “o ilmin meleke haline getirilip pratikte uygulanması”</p>
<p>Birincisi ezbere dayalıdır, öyle olmak zorundadır. İkincisi ise tüm bu ezber ve tecrübe üzerine dayalı olarak bilfiil uygulama ve melekeye dayalıdır.</p>
<p>Birincisi hâfızaya,</p>
<p>İkincisi muhakemeye dayalıdır.</p>
<p>Mesela kelamda, tarih içinde ortaya çıkan kelam mezheplerinin temel kabulleri, görüşleri, karşı ekollerle mücadeleleri ele alınarak bırakılırsa “kelam tarihi” okunmuş olur. Oysa “mütekellim” olmak başkadır.</p>
<p>Felsefede, tarih içinde ortaya çıkan filozoflar, felsefi sistemler okunup öğrenilmekle yetinilirse “felsefe tarihi” okunmuş olur. Ama “filozof” olmak başkadır.</p>
<p>Tefsirde, tarihteki tefsircilerin görüşleri, farklı tefsir kitapları, ulumu’l-Kur’an eserleri okunduğunda “tefsir tarihi”okunmuş olur. Ama “müfessir” olmak başkadır.</p>
<p>Fıkıhta da tarih boyunca ortaya çıkan fıkıh mezheplerini, bu mezheplerdeki meşhur ulemayı, bunların kitaplarını,görüşlerini öğrenmek “fıkıh tarihi” okumaktır. Ama “fakih”<br />
olmak başkadır.</p>
<p>Tarih boyunca usulde tartışılan hususlarda kimin ne dediğini öğrenmek “usul tarihi” okumaktır. Ama “usulcü” olmak başkadır.</p>
<hr />
<p>İmam Şâfiî&#8217;ye nispet edilen hikmetli bir söz var: &#8220;İlim, ezberlenen şey değil, kişiye yarar sağlayan şeydir.&#8221;</p>
<p>Ben bu sözden kendi anladığımı ifade edeyim:</p>
<p>Siz, istediğiniz kadar bilgiyi hafızanızda depolayın, eğer bu bilgi sizde inanç, ahlak ve amel olarak bir değişim, dönüşüm, gelişim meydana getirmiyorsa hafızanızdaki bu bilgiye &#8220;ilim&#8221; denilmez.</p>
<p>Şimdi önünüzde bir mum yanıyor. Mumun alevine parmağınızı temas ettirdiğinizde parmağınızın yanacağını biliyorsunuz. Buna rağmen tuttunuz parmağınızı aleve doğru uzattınız. Bilginizin size bir yararı oldu mu? Bu bilginiz, başınıza bir kötülüğün gelmesini önledi mi? Alevin elini yakacağını bilmeyen bir kimseden farkınız var mı?</p>
<p>Gıybetin haram olduğunu, gıybet yapanın ölü kardeşinin etini yemiş gibi olacağını biliyorsunuz ama gıybet yapıyorsunuz. Bu bilginiz size bir yarar sağladı mı?</p>
<p>Bu listeyi uzatabilirsiniz.</p>
<p>Sözü fazla uzatmadan hep söylediğim bir sözle bitireyim: &#8220;Amel ettiğin kadar âlim, infak ettiğin kadar zenginsin!&#8221;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soner-duman-usul-yazilari-alintilar/">Soner Duman – Usul Yazıları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/soner-duman-usul-yazilari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an ve Fıkıh</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-ve-fikih/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-ve-fikih/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Dec 2016 12:18:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihad]]></category>
		<category><![CDATA[İcma]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî ilimler]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyas]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’ân mübelliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an ve Fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[Resül’e ittibâ]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet ve İlimler]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet ve Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<category><![CDATA[Tedvîn dönemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13443</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’ân ile fıkıh arasında bir alakanın bulunduğu genellikle kabul edilmekle birlikte, bu alakanın keyfiyeti ve başlama tarihi konusunda biri müslümanlar diğeri de müsteşrikler tarafından savunulan iki ayrı görüş ortaya çıkmıştır. Müslümanlar genellikle Kur’ânın başından itibaren fıkhın esasını teşkil ettiğini ve üzerinde ittifak edilen Fıkıh Usûlü olarak bilinen Kitap, Sünnet, Ki&#8217;yas ve Icmâ’nın, bu sıralamayla hemen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-ve-fikih/">Kur’an ve Fıkıh</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kuran-ve-fikih/fikih_kitaplari/" rel="attachment wp-att-13444"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-13444" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/fikih_kitaplari.jpg" alt="" width="329" height="248" /></a></p>
<p>Kur’ân ile fıkıh arasında bir alakanın bulunduğu genellikle kabul edilmekle birlikte, bu alakanın keyfiyeti ve başlama tarihi konusunda biri müslümanlar diğeri de müsteşrikler tarafından savunulan iki ayrı görüş ortaya çıkmıştır. Müslümanlar genellikle Kur’ânın başından itibaren fıkhın esasını teşkil ettiğini ve üzerinde ittifak edilen Fıkıh Usûlü olarak bilinen Kitap, Sünnet, Ki&#8217;yas ve Icmâ’nın, bu sıralamayla hemen hemen başından itibaren mevcut olduğunu savunurken(1); özellikle Goldziher ve onu takiben Schacht ve Schacht sonrasındaki genel olarak hemen bütün müsteşrik araştırmacılar, ufak nüanslarla fıkhın asıl olarak Kur’ân’dan bağımsız olarak ortaya çıkmakla birlikte, bir tür‘Islâmileşme’ veya ‘Islâmileştirme’ şeklinde Kur’ân ve Sünnet ile alakasının sonradan kurulduğunu savunurlar.(2)</p>
<p>Tebliğimde, bazı müslümanlar tarafından da kısmen de olsa kabul gören müsteşriklerin görüşlerini doğrudan tartışmaya gerek görmeden, ana hatları ile doğru bulduğum müslüman araştırmacıların görüşle­rinde Kur’ân ile fıkıh arasındaki ilişkiyi gereği gibi kurmadıklarına işaret ettik­ten sonra (2), Kur’ân ile fıkıh arasındaki alakanın esasından yeniden kazanıla­rak, bu alakanın nasıl kurulabileceğine dair bir teklif{3} getirip (3), bazı mesele­lere işaret edeceğim (4).</p>
<p>Genel olarak fıkıh tarihi ile ilgili eserlerde Kur’ârida bulunan ‘ahkâm’ âyetleri, sistematik veya tarihî-tedricî bir bakış açısıyla (veya her iki bakış açı­sından birlikte) ele alınarak, Kur’ânın amelî hayatta (veya hukuk alanında) ge­tirdiği ‘yenilikler’ zikredilmekte; bunun yanında Hz. Peygamber’in uygulamaları dikkate alınarak, hemen hemen tamamen filolojik bir yöntemle, tarihî kaynak­larda zikredilen rivâyetlere dayanılarak, sahabe ve tabiin dönemindeki gelişme­ler sıralanıp, bu gelişmelerde takip edilen ‘usûl’, daha sonra tedvin döneminde yazılı bir şekilde sistematize edilen ‘usûl’ün nispeten daha ibtidâ’î şekilleri olarak görülmektedir.</p>
<p>Bu tavırda dikkat çeken husus, Kur’ân’ın bir tür ‘kanun kitâbı’ olarak görülerek, onda bulunan ‘ahkâm âyetleri’nin, hukûkî düzenin maddî un­surunu oluşturduğunun varsayılmasıdır. Sünnet (veya Hz. Peygamber’in uygulamaları ve teşri’i doğrudan ilgilendiren sözleri) de aynı şekilde algılanmaktadır. Bu tavırda eksik olan tarafın, Kur’ânın tebliği ile birlikte ortaya tamamen yeni bir toplumsal düzenin ortaya çıkması ve bu düzenin nasıl ortaya çıktığının, ye­terince tahlil edilmeyerek, kendi kendisini doğuran ve temellendiren, varlığını tamamen kendisine borçlu bir toplumsal düzenin ortaya çıkış süreci ve bu süre­cin anlaşılması yoluna girilmeden, meselenin daha çok sanki kurulu ve geçer­li bir düzende ‘hukukî alanla ilgili’ yenilikler olarak görülmesi intibaını verme­si gibi gözükmektedir.</p>
<p>Bilindiği gibi fıkıh da dahil olmak üzere bütün İslâmî ilimler, Kur’ân ile alakalıdir. Bu alâka en açık bir biçimde ‘Kur’ân bütün İslâmî ilimlerin kaynağıdır’ ifâdesiyle dile getirilir. Ancak bir hakikatin ifadesi olan ‘Kur’ân’ın İslâmî ilimlerin kaynağı olması’ ile ne kastedildiği, her zaman belli olmadığı gibi, genellikle kastedilen ile ilgili açıklamaların da yeterli olmadığını söylemek gerekir. ‘Genel­likle kastedilen’ derken bizim kastettiğimiz düşünceyi kısaca şu şekilde ifade ede­biliriz: ‘Kur’ân, meselâ fıkıh ilminin kaynağıdır’ demek, fıkıhta bulunan hüküm­lerin Kur’ân’dan alındığını söylemek, yani Kur’ân’ın literal anlamda fıkıh eserle­rinde bulunan hükümlere bir ‘kitap’ olarak kaynaklık ettiğini söylemek anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bu anlayışın doğru olmadığını, en azından bazı neticelerini dikka­te aldığımızda kolayca görebiliriz. Bu minvalden olmak üzere, özellikle son asır­da Kur’ân ile ‘yeniden’ alaka kurmak isteyen ve Kur’ân üzerinden ıslâha yöne­len insanların, bu gayretlerinin akamete uğraması; İslâmî ilimlerin reddine va­ran bir tavrın Kur’ân adına yürütülmesi; bazı alanlarla ilgili ‘Kur’ân’da var’ ve­ya ‘yok’ gibi bir dizi çok amaçlı tartışmanın ortaya çıkması, bu anlayışın netice­leri gibi gözükmektedir. Bu tartışmalar ortaya çıktıkları gibi sürdürülecek olur­sa, soruların yanlış sorulmasından dolayı müspet bir netice alınması ihtimali de yok gibi gözükmektedir. ‘Kur’ân İslâmî ilimlerin kaynağıdır’ ifadesinin, İslâmî ilimler nedir? sorusuna cevap verilerek, bu sorunun da bu ilimlerin mahiyetleri ve nasıl ortaya çıktıkları ile ilgili soruları cevapladıktan sonra ancak cevaplana­bileceğini görmeden, anlaşılamayacağını söylemek gerekmektedir. Bundan do­layı, önce bu ifadenin ne anlama geldiğini, bununla ne kastedildiğini açıkça or­taya koymak gerekmektedir.</p>
<p>Bir ilmin ne olduğu sorusu, asıl itibariyle onun oluşum tarihi üzerinde ya­pılacak araştırmalarla elde edilecek tesbitlere dayandırılarak cevaplandırılabi­lir. Bu tesbitlere dayanmayan nominal tanımlar, soruyu cevaplandırmaktan da­ha çok, içinden çıkılamaz birçok soru ortaya çıkarmaktan başka bir işe yarayamaz gibi görünüyor.</p>
<p><strong>3.1.</strong>Fıkhın ne olduğu sorusunu, nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabi üze­rinden cevaplandırırken, önce tesbit edilmesi gereken en esaslı husus, Kur’ân’ın tebliğ edilmesinden önce böyle bir ilmin mevcut olmadığıdır. Bu hususta meselâ feik, kimya, muhtelif dillerin grameri, matematik gibi birçok ilmin, Kur’ân tebliğ edilmeden de mevcut olması; buna karşılık meselâ kelâm, hadis ve ilgili ilimler,Kur’ân tefsiri ve ilgili ilimler gibi ilimlerin ancak Kur’ân tebliğ edildikten sonra ortaya çıkmış olmalarını zikrederek konumuza biraz daha yaklaşmış oluruz. Bu noktadan hareketle, şunu söyleyebiliriz: Kur’ân tebliğ edilmeseydi bu ilimler or­taya çıkmazdı; başka bir ifade ile Kur’ân’ın tebliği, bu ilimlerin ortaya çıkması­nın <em>gerekli nedeni</em>, isterseniz, <em>olmazsa olmaz ön şartı</em> (muktezâsı)dır da diyebiliriz. Ancak burada başka bir soru daha cevaplandırılmalıdır: Kur’ânın tebliğ edilme­si, bu ilimlerin ortaya çıkmasının <em>‘yeter sebebi</em>’ midir? Sorumuzu biraz daha açık sorabiliriz: sadece Kur’ân, meselâ bir insanın eline bir bütün olarak geçse, ve o onu okusaydı, bu ilimleri, tarihî hüviyetleri ile, ayniyle ortaya çıkarabilir miy­di? Bu soruya evet demek oldukça zor gibi gözüküyor. O halde, Kur’ânın tebli­ği ile, bu ilimlerin ortaya çıkması arasına girerek, sonuncuları ilkinin bir netice­si haline getiren ‘tayin edici unsur’ veya unsurlar nelerdi? Kur’ân ile fıkıh ara­sındaki alakayı gereği gibi kurmak için, mutlaka cevaplandırılması gereken so­ru, bu sonuncu sorudur.</p>
<p><strong>3.2.</strong>Kur’ânın tebliğ edilmesi ile ilimlerin ortaya çıkması arasında aracılık eden tayin edici unsur, onu tebliğ edenin beyânıdır. Bunu kısaca, eğer Kur’ân mübelliği tarafından ‘beyân edilmeseydi, bu ilimler ortaya çıkmazlardı şeklinde ifade edebiliriz. Ancak ilimleri ortaya çıkaran süreçte, Kur’ânın bir elçi tarafın­dan tebliğ edilmesinin neye tekabül ettiğinin iyi tesbit edilmesi gerekmektedir. Bu tesbiti yaparken, Hz. Peygamber’in dindeki yerinin normatif bir tayini yapıl­madan önce, Kur’ânın bir elçi tarafından tebliğ edilmesinin ne gibi neticeler verdiğinin, en azından tarihî bir vakıa olarak görülmesi önem arzeder. Kur’ânın bir elçi tarafından tebliğ edilmesi, tebliğ eden ile tebliğ edilen arasındaki iliş­ki bir taraftan, bunların tebliğin muhatapları tarafından nasıl algılandığı diğer taraftan, bu süreç içerisinde görülerek bu süreç değerlendirilmeden tayin olu­namaz.</p>
<p>Daha başka bir ifade ile, tebliğde fâil Hz. Peygamber olduğu için, tebliğ olunan onun şahsından ‘ayrı’ olarak görülemeyeceği için, sözün sahibi Yüce Al­lah ise de, sözü insanlara ulaştıran Hz. Peygamber’dir. Hz. Peygamber insanlara sadece ‘sözü’ ulaştırmamış, sözü kendi fiillerinde idrak edilebilir hale getirmiştir. Buna gelenek ‘beyân’ demektedir. (Daha esaslı olarak bakacak olursak, Hz. Peygamber tebliğ sürecinde, tebliğin taşıyıcısı, buna karşılık onun muhataptan, ona karşı takındıkları tavırlarla, aynı zamanda onun konumunu belirleyen ger­çek ‘failler’ olarak görülebilir.)</p>
<p><strong>3.3.</strong>  Burada sorumuzu yine tekrar edebiliriz: Birisinin elinde Kur’ân ve Hz. Peygamber’in beyan’ı bulunsa, bunlardan hareketle yine tarihî şekliyle bu ilimleri ortaya çıkarabilir miydi? Bu soruya da yine evet demek mümkün gözükmemektedir. Bunların yanında daha başka bir faktörün tayin edici bir şekilde bu sürece müdahil olmuş olması gerekmektedir, ki bu faktör, Hz. Peygamber’in beyanının bit toplum tarafından benimsenerek, bu benimsemenin neticesinde ittibâ ettiklerinde: başarılı olmuş olmasıdır. (Burada‘beyâna ittibâ’nın altını çizmek gerekmektedir. Biz daha sonra bunun üzerinde biraz daha duracağız.) Kısaca ifade etmek gerekirse, ilimlerin ortaya çıkması ile, Kur’ân, onun beyânı olan sünnet ve bunlara ittibâ eden insanların, bu ittibâ neticesince başarılı olmuş olmaları arasında esaslı bir alaka vardır ve bu alakâ görülmeden, sadece yazılı metinlere dayanarak ‘ilim’ ortaya çıkarılamaz. Şimdi bu sürecin ana hatlarıyla bir tahlilini yaparak, bu alâkayı tespit etmeye çalışalım:</p>
<p><strong>3.4.</strong>Ibn Haldun ilim tasnifi yaparken, aklî ilimleri naklî ilimlerden veya şer’î ilimlerden ayırır. Bunlardan birincisi, bütün insanlarda müşterektir. Buna karşilık İkincisi, İslâm Medeniyetinde olduğu haliyle, sadece İslâm toplumunda ortaya çıkmıştır. Diğer din mensupları da, kendi dinleri ile alakalı bir dizi ilim ortaya çıkarmıştır ki, bu ilimler sadece o din mensuplarına ve o dine dayalı medeniyet içerisinde bulunan insan topluluklarına ait ilimlerdir. İbn Haldun’un bu müşahedesi üzerinde durulmaya değer bir hususun altını çiziyor: Din ile birlikte or­taya ‘yeni bir dünya’ ortaya çıkmakta, din değişince de ‘dünya’ değişmekte; bu­nun neticesinde de bu dünyayı kendisine konu edinen ilimler, dinlerin farklılığı­na bağlı olarak farklılaşmaktadır.</p>
<p>Bunun esasını ‘ilmin maluma tabi olması’ ilkesi teşkil ettiği için, bir taraftan malumdaki değişiklik zorunlu olarak ilimde de bir değişikliği gerektiriyor; diğer taraftan malumun özelliklerine bağlı olarak ilmin de özellikleri değişmek zorunda kalıyor. Daha başka bir ifade ile, malum kendi­sinin nasıl bilinebileceğini de öngördüğü için, maluma (veya ilmin konusuna) bağlı olarak ilmin metodu da değişmektedir. Buna dayanarak fıkhın ‘malumu­nun’ ne olduğu ve malumun bize aynı zamanda kendisini nasıl bilebileceğimizi de tayin ettiğinden hareketle, malum ve edille arasındaki derin alaka üzerinde kısaca şunları söyleyebiliriz: Bir ilim olarak fıkhın ortaya çıkabilmesi için, kabul görmüş ve bunun neticesinde başarılı olunmuş bir toplumsal düzenin bulunma­sı gerekir. Burada kabul görmüş olma şartı, fıkıhtaki delil’e esas teşkil ettiği gibi başarılı olmada onun geçerliliğinin sürdürülmesini talep’e tekabül etmektedir. Şimdi bu hususu biraz daha yakından incelemek istiyorum.</p>
<p><strong>3.4.1</strong>.Öncelikle birbirinden tefrik edilmesi gereken iki husus vardır ki,bu tefrik yapılmadan ne bir ilim olarak fıkıh ne bu ilmin öncelikli? birbirinden tefrik           ilmin asıllarından biri olarak Kur&#8217;ânın bu ilimle alakası tesbit olunamaz. Burada İşaret edilmesi gereken hususlardan birisi, fiziki dünyanın üstünde, insanlar arasında ortaya çıkan manevi bir dünyanın inşası olduğu gibi, diğeri de bu dünyanın sürdürülmesi için gerekli olan­ların yapılmasıdır. Birincisi, en azından bir din vaz’ederek bununla mânevi bir dünyanın inşasını,Kur’ânın vahyedilmesi ve bu vahyin tebliği, buna müsbet cevap ve­renlerin bir taraftan inanıp diğer taraftan fiili olarak bu davete ittibası ile ortaya çı­kan bir toplum (cemâat veya ümmet, buna millet de diyebiliriz) ortaya çıkmasıy­la sağlanmıştır; böylece içinde yaşanılan ve ittiba edilerek varlık verilen bir dün­ya ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Bu dünyanın kurucu ilkesi, Resûle ittibâdır. Resül’e ittibâ’nın İslâm toplumunun kurucu ilkesi olduğunda bu yönden şüphe edilemez. Buradan ikinci olarak bu dünyanın başkalarına ‘öğretilerek&#8221;, kıların da ‘benimsemesini’ sağ­lamak gibi bir vazife ortaya çıkmaktadır ki, bu da asıl itibariyle nakil veya rivâyet yoluyla sağlanmaktadır Nakil ve rivâyet ise asıl itibariyle bilfiil gerçekleşen, yani insanların ‘şahid olduklarını’ bizzat yasamalarıyla sağlanmaktadır. Bilfiil nakledilen asıl itibariyle bilfiil yaşanılan şeylerdir Bilfiil yaşanılan şeylerin aslı, yani kendisinin dayandığı örnek ise, ancak o fiili bizzat yaşayarak insanlara gösteren bir şahıs ola­bilir ki, bu şahıs, yani müslümanların başında fiilleri kendisinden görerek öğren­dikleri ‘üsve’, tartışmasız bir şekilde Hz. Peygamberdir.</p>
<p>Fiili olarak nakledilenler arasında, herkesi bağlayan yegane fiil ise, Hz. Peygamber’in fiilidir. Bundan dola­yı, kısaca şunu söyleyebiliriz: Eğer bir toplum (cemaat), aynı (veya benzer) şartlar­da aynı (veya benzer) fiilleri gerçekleştiren insanların birlikte yaşamasından ibaret ise, fiillerin mercii Hz. Peygamber olan topluma Islâm toplumu denilmektedir. Bu bize aynı zamanda Islâm toplumunun inşâ’î ilkesinin sünnete ittibâ olduğu ifade­sinin neye tekabül ettiğini de söylemektedir. Başka bir ifade ile hiçbir kimse, Hz. Peygamber hayatta iken veya ondan sonraki asırlarda, ben müslümamım ama Hz. Peygamber’in fiillerine ittibâ etmiyorum; onun fiilleri beni ilgilendirmez diyemez.(4)</p>
<p>Aksine herkes, Hz. Peygambere ittibâ ettiği için müslümandır. (daha başka bir ifa­de ile müslüman olmak için, Hz, Peygamber’e ittiba etmiş olmak gerekmektedir; yani müslüman olmak ile Hz. Peygambere ittiba etmek aynı şeyin iki ayrı ifadesi­dir; cümleler farklı olsa da, aynı şeyi ifade ederler). Buradan hareketle en azından ilk dönemlerde mutlak delilin ‘sünnet’ olduğunu söylemek mümkündür.</p>
<p><strong>3.4.2.</strong>Hz. Peygamber&#8217;in etrafında ortaya çıkan İslâm toplumuna, sahabi toplumu denilmekte; bu toplumun ayırıcı özelliği ise, Hz. Peygamber’in etrafın­da gerçekleşen toplumsallaşma ile birlikte ortaya çıkan manevî dünyanın hem mimarlarının hem de İnsanî unsurlarının bunlardan oluşmasıdır; bunların müs­lüman olmaları demek, her birisinin ayrı ayrı Hz. Peygamber’in fiillerini örnek alarak hayatlarını tanzim etmeleri; bunun neticesinde de, iradî olmayan, sade­ce ilke olarak Hz.Peygamber&#8217;e ittibânın neticesinde, farkında olmadan yeni bir dünya inşa etmeleridir. Sahabe’nin üzerinde buluştuğu müşterek zemin, Hz. Peygamber’e ittibâdır.</p>
<p>Daha sonra gelen nesil için bu ilke, Hz. Peygamber’e ittibâ edenlere ittibâ etmektir (tâbi’ûn ve tebe’ü’t-tâbi’în kavramları tam olarak bunu ifade eder). Bununla birlikte ilke olarak bir farklılaşma olmasa da, teferruatta, sahâbî’lerin bilgisindeki farklılığa bağlı bir farklılaşmanın ortaya çıktığı bir süreç yaşanmaya başlanmıştır ki, bunun neticesinde, aynı ilke, onun tahakkuk ettiği vasıtaların farklılaşmasından kaynaklanan bir farklılaşmaya zemin olmuş; böylece müşterek bir esasa dayalı ihtilafların zuhuru mümkün olmuştur. Yani ihti­lafı mümkün ve gerçek kılan, herkesin dayandığı müşterek bir esasın bulunma­sıdır ki, bu müşterek esas muhtelif şekillerde adlandırıldıktan sonra, ‘icmâ’ ola­rak tesbit olunmuştur.(5)</p>
<p><strong>3.4.3.</strong>Burada işaret edilmesi gereken bir başka husus, Hz. Peygamber’e ittibâ’nın ne demek olduğu ve bunun keyfiyetidir. Hz. Peygamber’e ittibâ esas itibariyle O&#8217;nun fiillerine  ittiba olduğu için, bu ittibâ’nın benzer şartlarda ben­zer şekillerde davranmakla gerçekleşmektedir.Hz.Peygamberin emrine ittibâ&#8217; ile onun fiillerine ittibâ özellikleri itibariyle birbirinden ayrılmakla birlikte, ilk dönemlerde genellikle ayrılmamış, ancak bu husus ilk dönemlerde algılandığı şekliyle devam etmemiş, daha sonra Hz. Peygamber&#8217;in emirleri diğer fiillerin­den tefrik edilerek, fıkhı istidlallerde istifâde edilmiştir.(6) Ama her halde benzer Şartlarda benzer şekilde davranmak, önce Hz. Peygamber’in &#8216;ne yaptığını’ bil­meyi; bu ise ‘hangi şartlar altında’ bunu yaptığını tesbit etmeyi gerektirmekte­dir.</p>
<p>Demek oluyor ki, daha başından itibaren Hz. Peygamber’in huzurunda bu­lunmayan insanların, bir taraftan Hz. Peygamber’in ‘ne yaptığını’ tespit etmek, diğer taraftan ‘hangi şartlar altında’ bunu yaptığını anlamak gibi iki önemli zo­runlulukla karşı karşıya kalmışlardır ki, burada her insanın her zaman kullan­dığı ‘kıyaslama’ kabiliyetini kullanması söz konusu olmuştur. Üzerinde herhan­gi bir şekilde düşünmeye gerek kalmaksızın kendiliğinden gerçekleşen bu kıyas­lama, Hz. Peygamber’in bizzat bulunmadığı ortamlarda insanların ona ittibasının ön şartı (muktezâsı) olarak gerçekleşmiştir. Yani bu anlamda kıyas yapmak, müslümanca yaşamanın ön şartıdır, (içtihad veya kıyas)</p>
<p><strong>3.5.</strong> Dikkat edildiyse, şimdiye kadar Kur’ân hakkında herhangi bir şey söy­lemedik; gerçekten de ilk dönemler söz konusu olduğunda Kur’ân-ı Kerim’in Islâm toplumunun oluşumu ve devamı açısından birebir lafzî ilişki anlamın­da doğrudan bir tesiri olduğunu veya olmasını gerektiren bir durumu tesbit et­mek oldukça zordur;(7) Çünkü Kur’ân, insanların karşısına ‘iki kapak arasında bir Kitap’ olarak değil, Hz. Peygamber’in tebliğ ve aynı zamanda ‘beyân’ etti­ği, onun fiillerinde tecessüm eden bir ‘hidâyet rehberi’ olarak çıkmış olmakla birlikte, bir toplumun oluşması için gerekli canlı örnekleri ihtivâ etmemekte­dir. Kur’ân’daki ifadelerin karşılığı olan ve insanlar tarafından doğrudan algılanan fiiller (canlı örnekler), Hz. Peygamber’in fiilleridir. Burada sorulması gere­ken soru, Kur’ânın bu süreçte mevcut olan dahlinin keyfiyeti noktasında orta­ya çıkmaktadır. Kur’ân’ın bu süreçteki dahlini, bir toplum oluşturmak için ge­rekli olan esaslan Hz. Peygamber’e bildirip ona hidâyet ederken, diğer insanlara da, Hz. Peygamber’in fiillerinin esasını açıklamak şeklinde kısaca özetleyebili­riz.(8) Kısaca ifade etmek gerekirse Kur’ân sünneti temellendirirken, sünnet üze­rinden geçerlilik kazanmakta, tahakkuk ederek kendisine ittiba eden bir toplu­mun fiillerinde gerçekleşmektedir.</p>
<p>Bundan dolayı Kur’ân her dönemde müslümanlar tarafından bir ‘varlık kaynağı’ olarak algılanmış ve hiçbir zaman onları tahdit eden ve ‘özgürlüklerini sınırlayan’ bir engel olarak görülmemiştir. İmam Şâfi’î’nin <em>er-Risâle</em>&#8216;sinin baş kısmında uzun uzun anlattığı ve ondan önce ve son­ra yüzlerce âlimin eserinde bulunan en esaslı şuur, müslümanların sahip oldukları her şeyin, netice itibariyle Kur’âna bağlı olduğudur ki, bu hususta son za­manlara kadar şüpheli bir tavır sahibi olan herhangi bir âlimin mevcut olduğu­nu -en azından ben- bilmiyorum.</p>
<p>Bu hususu -sözü fazla uzatmamak için- Ibn Haldun’un bir ifadesi ile kısaca şöylece ifade edebiliriz: Yüce Allah fiziki dün­yayı ve onda olanları yaratmış; insanları toplumsal olarak yaşamak zorunda bı­rakmış ve onlara toplumsal yaşama konusunda kendi murâdına uygun olan ha­yat tarzını bir elçisi vasıtasıyla bildirmiş; bu sayede fiziki dünyâ’nın yanında or­taya zorunlu olarak ortaya çıkarılacak olan ‘manevî bir dünya’yı kurma zorun­luluğuyla karşı karşıya bıraktığı insanlar arasından da’vetine ittibâ edenler va- sıtasıyle ‘emrini’ tamamlamıştır ki bu ‘emr’ bütün boyutlarıyle (siyâsî, iktisâdî, İlmî, sanat vs.) bir İslâm toplumu olarak tahakkuk etmiştir.(9)</p>
<p><strong>3.6.</strong>Tabiin döneminde üzerinde içtimâ ile sürdürülen müşterek hususlar­la, ilke olarak müşterek olan, ancak teferruatta ortaya çıkan farklılıklar, zorunlu olarak onaya çıkmış olan mânevi dünyanın asılları ve ona bağlı olarak ortaya çıkan teferruatı birbirinden tefrik etmeyi; mevcudu, onu var kılan esaslarından hareketle kavrayarak, bunun asıl ve fer’ olarak tesbit olunup yeni nesil­lere aktarılması bir zaruret halini alırken, İslâm toplumunun tabii gidişatı için­de zorunlu olarak zekâ, bilgi ve tecrübe açısından farklılaşmanın da getirdi­ği bir netice olarak, mevcudu kavrayıp aktarma vazifesi bir grup insan tarafın­dan üstlenilmiş; bunun neticesinde mevcudu teşkil eden unsurların tesbit olu­narak, bundan zamana bağlı olan ile olmayanın birbirinden ayrılıp, bunun ge­nel geçer esaslarının ortaya konulmasından ibaret olan, tedvin dönemi başla­mıştır.</p>
<p>Tedvîn döneminin ayırıcı özelliği, Islâm toplumunun mevcut durumu­na da bağlı olarak, mevcudiyeti kendisine borçlu olunan her şeyin kaydedile­rek, bunun üzerinde düşünme ve bundan hareketle içinde yaşanılan manevî âlemin nizâmını devam ettirecek bir yola girilmesi şeklinde tesbit olunabilir. Buradan hareketle niçin Fıkıh, Hadis, Tefsir, Kıraat, Nahiv vs. gibi ilimlerin, usûllerinden daha önce tedvin edildiğini anlamak da mümkün olabilecektir. İslâmî ilimler, müslümanlık denilen hayat tarzının keyfiyeti ve bunun yeni ne­sillere öğretilmesi zaruretinin bir neticesi olarak ortaya çıkmışlardır. Öyle olun­ca da, Islâm’ın oluşturduğu dünyanın düzeni ile ilgilidirler; doğrudan Kur’ân ile ilgili değil. Kur’ân ile ilgili olan ilimler de, onun oluşturduğu dünya içindeki ye­rini dikkate almakla birlikte, daha çok onun klasik tabirle, zâtı arazlarını ken­disine konu edinen ilimlerdir.</p>
<p><strong>3.7. </strong>Bütün bu söylediklerimizden fıkıh açısından ne gibi neticeler çıkara­biliriz?</p>
<p><strong>3.7.1.</strong>Öncelikle fıkhın, fıkıh usûlünden önce tedvin olduğunu ve bu­nun da ortaya çıkan meseleleri çözen ve bu hususta kendisini ispat etmiş olan bir yola girilmesinin neticesinde olabileceğini anlamak oldukça önemlidir. Sahabe ve tabiin döneminde bir taraftan ferdî hayat, diğer taraftan in­sanlar arasındaki ikili ilişkiler söz konusu olduğunda, bunların düzenlenme­si ve insanlar arasında ortaya çıkan ihtilafların halli konusunda başarılı bir yola girildiği için, bu yolun neticeleri ifade edilince, bu ‘fıkıh’ ilmi olmuş; bu yolun dayandığı esaslar ve bu esasların neticeye ulaşmadaki yerin tesbiti ise, ‘Fıkıh Usûlü’ ilmini ortaya çıkarmıştır. Bu yönden fıkıh ve fıkıh usûlü, geri­ye doğru bakıldığında bir vakıa’nın tesbiti; ileri doğru bakıldığında da, ittiba edilmiş ve ıttiba edenleri başarıya ulaştırmış olana ittiba’nın imkânını ve yolunu gösteren ilimler olarak tebellür etmiştir. Fıkıh usulü ilmi, daha sonra öncekilere ittiba ilkesi üzerine sistematik olarak düşünme neticesinde bir ilim olarak ortaya çıkmıştır.(10)</p>
<p><strong>3.7.2.</strong> Yine burada dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi, sünnetin toplumun oluşmasında tayin edici olduğu kadar, ilimlerin tedvininde de yol gösterici olmasıdır. Biz bu hususu, telif edilen kitapların muhtevasını incele­diğimizde daha bariz olarak görebiliriz. Mesela fıkıh kitaplarının, asıl itibariyle meşhur Cibril hadisinin ‘Islâm nedir?’ sorusuna verdiği cevabın esas alınarak telif olunduğunu; diğer konuların ve meselelerin yine buna bağlı olarak eklen­diğini söylemek mümkündür. Yani sünnet, sadece bir dünyanın oluşumunu de­ğil, bu dünya hakkında konuşmayı da yapısal olarak tayin etmiştir demek, hiç de yanlış olmayacaktır.</p>
<p><strong>3.7.3.</strong>Fıkhın ortaya çıkışı, asıl itibariyle İslâm toplumunun ortaya çıkma­sının zorunlu bir neticesidir; daha başka bir ifade ile, toplumu ortaya çıkaran fı­kıh değildir; ancak fıkhı ortaya çıkaranın toplum olduğunu söylemek de doğru değildir; sadece ‘ilim olarak fıkhın bir İslâm toplumunda ortaya çıktığını söyle­mek mümkündür. Daha başka bir ifade ile, fıkhın ve genel olarak ilimlerin orta­ya çıkabilmesi, iyi işleyen, ‘geçerli ve başarılı olmuş’ bir toplumsal düzenin tahak­kukuna bağlıdır. Bu noktadan fıkhın ortaya çıkışı ile İslam toplumunun ortaya çıkışını birbiri ile esasından alakalı olmakla birlikte birbirinden farklı iki ayrı sü­reç olarak görmek gerekmektedir. Fıkıh asıl itibariyle insanlara nasıl davranma­ları gerektiğini söylemektedir; insanlara nasıl davranmaları gerektiğini söyleye­bilmek için, insanların önceden ittibâ etmeyi kabul ettikleri, bu anlamda ‘nor­matif yönden bağlayıcılığı tartışma dışı olan’, bir asla dayanmak zarureti vardır.</p>
<p>Böyle, herkes tarafından kabul edilmiş bir esas mevcut olduğu içindir ki, fıkıh, insanları, sadece tek bir tip ve konumda, özellikleri belli ve hepsinde aynı, top­lum içerisinde işleri ve geçim yollan tamamen birbirinin aynı olan tek tek var­lıklar olarak değil, farklı özellikleri ve farklı meşgaleleri olan varlıklar olarak görerek, onlara kendi şartları ve bulundukları konumları itibariyle ne yapmala­rı gerektiğini söyleyebilmektedir. Herkesin bağlayıcılığını kabul ettiği müşterek asıl sayesinde, fıkıh, sadece belirli bir alanı veya belirli bir insan tipini kendisi­ne konu olarak almayıp, farklı konumlarda ve farklı şartlarda yaşayan insanla­ra, kendi konumları ve şartlarında ne yapmaları gerektiğini söyleme imkânını kazanmakta, geçerliliğini siyâsî bir gücün ‘gücüne’ müracaata ihtiyaç hisset­memiş, hatta siyasî bir güce müracaatı ve ona yaslanmayı meşru olarak bile görmemiş; doğruluğu, sadece delilin gücüne, istidlalin sıhhatine bağlayarak, ‘müşterekler’e dayalı ihtilâfı ve müştereklere bağlı mesele çözümünü bir yol olarak keşfederek başından itibaren insanları bir tip ve bir yöne sevketmemiştir (bundan dolayı kazuistik denilen tavır ortaya çıkmıştır).</p>
<p>Ancak bu durum müşterekleri esas aldığı için ve asıl ile alakasını koparmadığı, aksine girdiği yol icâbı her şeyi asılla irtibatlandırmak zorunda olduğu için, herhangi bir düzen­den mahrumiyet, ilkesizlik ve keyfilik anlamına gelmemiş; insanları, içinde ya­şadıkları manevî dünyaya iştirakleri açısından, ve bu dünya içinde kavrayarak, onlara bu dünyanın sürdürülmesi için gerekli imkânları verip; bu imkânlar in­sanlar tarafından kullanıldığı ölçüde, içinde yaşanılan dünya varlığını sürdü­rerek, nispeten kenarda kalan veya sadece sınırlı bir kesimin iştirakini gerek­tiren (siyâsi gidişattaki dalgalanmalar gibi) alanlardaki ‘kural dışı’ gelişmeler­den doğrudan etkilenmemiştir.</p>
<p><strong>3.7.4.</strong>Fıkıh insanların, yaşadıkları dünyanın devamı ile bağlantılı olarak ilgisi ile bilgisi arasındaki alaka üzerinde yükselmiştir; herkesi ilgilendiren ko­nular, herkes tarafından bilinmektedir. Üzerinde icma edilen veya tevatüren nakledilen bilgiler, herkesi ilgilendiren, dolayısiyle herkes tarafından, dünya­yı inşa eden kaynaktan (sünnet) geldiği şekliyle, fiilî ve sözlü olarak nakledil­mektedir. Bu gibi hususlar asıl itibariyle fıkhı bir ilim olarak kurmayı da müm­kün kılan hususlardır. Eğer üzerinde herkesin anlaştığı esaslar olmasaydı, üze­rinde ihtilaf edilen hususlar da olamazdı.</p>
<p>Üzerinde herkesin anlaştığı husus­lar, bir toplumu toplum yaparak, insanların birbirleri ile düzenli ilişkiler kur­masını sağlayan hususlar olduğu gibi, yine aynı hususlar hem ihtilafları mümkün kılmakta, hem de ihtilafların çözümü için son merci olabilmekte; herkes için anlaşılabilir ve hakkında konuşulabilir çözüm teklifleri getirmeyi ve bu­nu neticelendirmeyi sağlamaktadır. Fıkhın bir ilim olarak ortaya çıkabilmesini anlamak, ümmetin üzerinde ittifak ettiği ve varlığını borçlu olduğu müşterekleri anlamaya ve buna dayanarak konuşma ve tartışma ve karşılaşılan me­selelere kabul edilebilir çözümler getirme gayretinde bulunan fukaha veya ule­manın bunu nasıl yaptığını tesbit etmeye bağlıdır (ki ehl-i sünnet ve&#8217;l cemâ’at kavramı da bunu ifade eder).</p>
<p><strong>3.8.1.</strong>Kur’ân ile fıkıh arasındaki alaka, modern anlamda hukuki bir me­tin (kanun veya anayasa) ile, onun tatbiki arasında kurulan bir alakaya benzer bir şekilde kurulamaz; çünkü Kur’ân hukukî denilen alanda yaptığı değişiklikler üzerinden bir dönüşüm sağlayan bir kitap değil, bir medeniyetin esasını teş­kil eden süreci hem başlatmış hem de insanlara ‘bu medeniyeti’ kendi tabiî gi­dişatı içinde ‘kontrol’ etme imkânını vermiş olan ilahı ve lisanî bir müdaheledir. Kur’ân’ın lisânîliği, isteyen herkesin ona müracaatını mümkün kılmakta, bu sayede ilk dönemlerde mütevâtir olmayan sünnetten farklı olarak, herkesin ko­layca ulaşabileceği son merci olabilmektedir. Böylece Kur’ân hem herşeyin ken­disiyle haşladığı ilk merci olduğu gibi, gidişatın sıhhatinin tahkiki noktasında da son merci olabilmiştir. İlk merci olarak bu müdahele ile bunun neticesinde or­taya çıkmış olan yeni ‘alem’ arasındaki alaka kurulmadan, hu dünya içinde or­taya çıkmış olan hiçbir şey gereği gibi ele alınamaz; dolayısıyle anlaşılamaz.</p>
<p>Bu­rada sorulacak olan en temel soru, Kur’ân ile onun vahyi ve tebliği neticesinde ortaya çıkmış olan yeni dünya arasındaki alakanın nasıl kurulabileceği nokta­sında ortaya çıkmaktadır ki bu soru İslâm toplumunun nasıl mümkün olabildi­ği ve gerçekleştiği sorusunu ortaya çıkarmakta; fıkıh ve diğer ilimler ancak böy­le bir dünyanın içinde varlık kazanabilen, ortaya çıkabilen ikinci dereceden ne­ticeler olmaları açısından, ancak bu soru cevaplandıktan sonra anlaşılabilecek­tir.(11) Burada vurgulamak istediğimiz en esaslı nokta, Kur’ân’ın öncelikle bütün boyutlarıyla bir dünya inşasını sağladığı; bu dünyanın muhtelif veçheleriyle in celenmesinin ise ‘İslâmî’ ilimler dediğimiz ilimleri ortaya çıkardığıdır. Kur’ân’ın,diğer ilimler kadar, fıkhın da bir ‘aslı’ olması, asıl itibariyle bundan ibarettir. Bu noktadan bakıldığında, Kur’ân’ın bir ‘hukuk metni’ gibi görülmesi, Kur’ânın bir bütün olarak yanlış görülmesinin bir alametidir.</p>
<p><strong>3.8.2.</strong> Kur’ân’ın tebliği süreci, aynı zamanda bütün boyutlanyle bir toplu­mun ortaya çıkış süreci olduğu için, Kur’ân’ın mübelliğinin ‘beyânın bu top­lumsallaşma sürecindeki tayin edici etkisini dikkate almadan bu süreç tasvir edilemez. Toplumun ortaya çıkışında, görülüp benimsenerek yaygınlaşan esas, daha doğrusu toplumun kendisine bakarak oluştuğu merci ise, mübelliğin fiil­leridir. Bu fiiller daha sonra kavramlaştırıldığı gibi, söz, bir şey yapma anlamın­da fiil ve müdahele etmek imkânı olmasına rağmen müdahele etmeme şeklin­de gerçekleşen takrirleri ihtivâ etmektedir. Mübelliğin fiilleri, sadece kendi başı­na ve kendisi için gerçekleştirilmiş fiiller olmayıp, toplumun oluşum süreci için­de gerekli tayinleri ve yönlendirmeleri ihtiva ettiği için, sadece pasif bir ‘örnek­lik’ şeklinde gerçekleşmemiş, aynı zamanda aktif bir şekilde toplumu şekillen­dirmiştir.</p>
<p>Bunun neticesinde de topluma değerleri, iyi ve kötüyü, helal ve hara­mı gösteren bir bilgi kaynağı olarak kalmamış, bunun da ötesinde herkesi bağla­yan kararlar ve hükümlerle bir toplum içinde müslümanca veya toplumsal ola­rak müslümanca yaşamanın yollarını da göstermiştir. Böylece algılanan mübelliğin fiilleri, kelimenin tam anlamıyla toplumda yaygınlaşan davranış tarzlarının esasını teşkil ederek, sadece Hz. Peygamber’in fiilleri olarak kalmayıp top­lumun kendisine bağlı olarak oluştuğu ve ona bağlı olarak varlığım sürdürdüğü bir ‘sünnet’ haline gelmiştir.</p>
<p><strong>3.8.3.</strong> Hz. Peygamber’in her fiilinin herkesi aynı şekilde ilgilendirmedi­ği ve dolayısıyle de herkes tarafından aynı şekilde bilinip algılanmadığı bilinen bir gerçektir. Ancak bu herkesi aynı derecede ilgilendiren ve aynı şekilde bili­nip algılanan fiilleri olmadığı anlamına gelmez; aksine Islâm toplumuna ‘hüviyyetini’ ve ‘vahdetini’ veren bütün amelî unsurların, Hz. Peygamber’de bu­lunduğu ve dolayısiyle, herkesi ilgilendiren fiillerin herkes tarafından aynı şe­kilde bilinip, algılanıp uyulduğunu kabul etmeden açıklamak mümkün olamaz. Daha başka bir ifade ile, Hz. Peygamber’in ahirete irtihalinden elli yıl bile geçmeden bilinen dünyanın büyük bir kısmını hakimiyetleri altına alarak, orala­ra dağılan insanların, mekân olarak farklı, dil ve kültürü birbirinden tamamen farklı yörelerde, günümüze kadar devam eden müşterek unsurlara sahip olmaları, başından itibaren müslümanlar arasında fiilî olarak herkesin bilip uyduğu amelî bir müştereğin olması gerektiğini göstermektedir.</p>
<p>Bu müştereklerin sa­dece Kurân ile açıklanamayacağı açık olduğu gibi, oralara giden sahabilerin sünnet konusundaki müşterek bilgilerinin bütün müslümanların her yer ve za­manda da müslümanca yaşamanın esasını teşkil eden, formel bir uzlaşma veya tartışmalar veya birbirinden farklı ve bağımsız rey faaliyetinin neticesinde ula­şılan bir müştereklik olamayacağı da açıktır. Burada tayin edici olan, müşte­rek ilgiye dayalı müşterek bilginin, ki buna tevâtür denilmektedir, ilk dönem­lerdeki icma’nın esasım teşkil ettiği ve bu sayede müslümanlar arasında günü­müze kadar devam eden esasların bilfiil nakledildiğini söylemek mümkündür- Kısaca ifade etmek gerekirse, Islâm ümmeti hüviyyetini sünnet esaslı, cemaa­tin ortak bilgisini teşkil eden mütevatir ile eşanlamlı ‘icmâ’ sayesinde kazanmış ve muhafaza edebilmiştir.</p>
<p><strong>3.8.4.</strong> Kıyas (re’y, içtihâd), insan zihninin kendisi ile işlediği en esaslı il­kedir; insan, hayatının her anını aynı zamanda kıyasla yaşar. Bundan dolayı bu anlamıyla kıyası reddetmek, beş duyu verilerini reddetmek gibi bir şeydir. Burada kısaca şunu söyleyebiliriz: Kıyas, insanın Kur’âna uymasının olmaz­sa olmaz ön şartıdır. İnsan ferdî hayatını önceki bildikleri ile sonradan karşı­laştıkları arasındaki benzerlikleri fark ederek ve farklılıkları da bu benzerlik­ler üzerinden tespit ederek sürdürdüğü gibi, İslâm Toplumu da varlığını, te­ferruatını fıkıh usûlü eserlerinde bulduğumuz kıyası kullanarak sürdürebil­miştir. Ancak Kıyas içtihadın önemli bir şekli olmakla birlikte, yegane şek­li değildir; ancak bütün bu konuların teferruatını burada ele almak müm­kün olmayacaktır.</p>
<p>İslâm toplumunu inşâ eden ve onu sürdüren ilkeler ile fıkıh usûlü ola­rak tesbit edilen ilkeler, görüldüğü gibi aynı ilkelerdir. Bundan dolayı, bu ilke­ler, tesbit edilip bir ilim olarak tedvin edildikten sonra, 19. yüzyıla kadar İslâm Dünyası’nda geçerli olan toplumsal düzeni taşıyabilmiş; bu düzenin şu veya bu nedenle değişmesinden sonra, geçerliliği ancak ‘bir dünya içinde’ mümkün ol­duğundan, geçerliliğini yitirmiştir. Bundan sonra İslâm Dünyasında, başka meselelerin yanında bir de ‘hukuk problemi’ ortaya çıkmıştır ki, henüz halledilemediği gibi, hallinin ne yönde olacağına dair güçlü bir alamet de ortaya çıkmış gibi gözükmüyor.</p>
<p>Fıkhın Kur’ân ile alakası konusunda yukarıda zikredilen iki bakış şekli, sırf târihî araştırmalarla kazanılmış; tarihî oluşum sürecini olduğu gibi ifade et­me gayretiyle ortaya atılmış görüşler gibi gözükmemektedir.</p>
<p><strong>4.1.</strong>Müsteşriklerin savunduğu tez, yani fıkhın Kur’ân’dan tamamen ba­ğımsız olarak gelişip sonradan alakalandırıldığı tezi, modernleşme sürecindeki İslâm Dünyası’nm ‘hukuk düzeninin geleceği’ ile ilgili bir projenin tarihe pro­jeksiyonundan ibaret giıni gözükmektedir. Şöyle ki, modernleşme sürecinde de İslâm Dünyası’nın, daha önce olduğu gibi, önce bir hukuk düzenini alıp, onda bulunan bazı unsurları Kur’ân ile alakalandırdığında, hukuk alanındaki mese­lelerini çözebileceklerini öngören gelecek projesine, böylece tarihten de bir da­yanak sağlanmış olmaktadır.</p>
<p><strong>4.2.</strong>Müslüman araştırmacılar ‘İslâm teşri târihi’ adı altında neşredilen eser­lerinde bulunan ifadelerinde de benzer bir projeksiyonu benzer bir şekilde ger­çekleştirmektedirler. Ancak burada bütün bir hukuk sistemini üstlenmek yeri­ne, mevcudu Kur’ân’a müracaatla ‘tashîh’ ederek, taknîn yoluyla tarihte ilk de­fa ümeraya bu yetkiyi tanıyarak hukukî alanda karşılaşılan meseleleri halletme­yi hedeflemektedirler (bunun örneklerini 1970 yıllarının Mısır’ında ve 80’li yıl­ların Pakistan’ında görmek mümkündür).</p>
<p><strong>4.3.</strong>   Ancak yirminci yüzyılda yaşadığımız tecrübeler, hukuk düzenlerinin siyasî sistemlerden daha fazla meşrûiyete ihtiyaç hissettiğini, arkasındaki ‘dev­let’ ne kadar ‘güçlü’ olursa olsun (herhangi bir hukuk sistemini tatbik etmek is­teyen güç ne kadar ‘zorlu’ olursa olsun), eğer toplum tatbik edilmek istenen ka­nunların meşruiyetine inanmıyorsa, kanun olarak yazılmış olanlar ile gerçek ha­yatta geçerli olan ‘kanunların’ birbirinden tamamen farklı hale geldiğini göster­mektedir. Fıkıh tarihi incelendiğinde durumun tamamen aksi olduğu görülür: Geniş fıkıh literatürünü teşkil eden hükümler en azından teferruatta yazılı hale gelmeden önce geçerlilik kazanmış, hatta müslümanların ilk asırlarda elde et­tikleri, tarihte benzeri olmayan dünya hayatındaki başarılarının ve ahiretteki necâtının ön şartı olarak görülmüş ve bu oranda da talep edilmiştir. Sırf tarihî açıdan bile, böyle bir şuurun nasıl doğup geliştiğini ve netice itibariyle ilimlere esas teşkil edecek bir dünyanın ortaya çıkabildiğini tespit etmek, bizim için çok önemli ilmî bir kazanç olacaktır.</p>
<p><strong>4,4.</strong>Bu noktadan bugün yaşanılan en önemli sıkıntının, zaman içerisinde geçersiz hale gelmiş olan sünnet yerine neyi ikame edeceğimiz veya sünneti nasıl ihvâ edeceğimiz meselesi ile bağlantılı olduğunu söylemek mümkündür.(12) Çün­kü Kur’an,başında sünnet vasıtasıyla tahakkuk ettiği gibi, bugün de sünnet ve­ya sünnet verine ikâme olunacak başka bir şey vasıtasıyle tahakkuk edecektir, temel soru bunun, ümerâ (devlet) mı, toplum (ümmet veya millet) mu, fert mi, belli bir sınıf (meselâ ulemâ) mı yoksa bunlardan daha farklı bir şey, meselâ ki­taplar mı olduğu noktasında düğümlenmektedir.</p>
<p>Tahsin Görgün-İlahi Sözün Gücü,s.138-155</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.) Bu tezin savunulduğu eserlere bazı örnekler için bak: M. Ebû Zehra, <em>İslâm’da Fıkhî Mezhepler Tarihi</em>, ter. A. Şener, İstanbul 1983, s. 19 vd.; Abdülvehhâb Hallâf, <em>Hulâsatü Târihi&#8217;t-Teşnı l- İslâmî,</em> Kahire 1956 (7. baskı); Haşan Ali eş&#8217;Şâzelî, <em>eUMedhal U’LFıkhil-İslâmî* Târihut&#8217;Teşrii’l* İslâmî,</em> Kahire 1988, s. 32-268; Hayrettin Karaman, Asr-ı Sa’âdet’te İslâm Hukukunun Olu­şumu’, <em>Bütün Yönleriyle</em> Asr-ı <em>Saâdet’te İslâm,</em> ed. V. Akyüz, III, İstanbul 1994, s. 25-103.</p>
<p>2.) Önemli bazı müsteşriklerin görüşlerinin bir özeti için bak: N. Calder, Studies m <em>Early</em> Muslim <em>Jurisprudence,</em> Oxford 1993, s. 198-222; Harald Motzki, <em>Die Anfänge der Islamischen Jurispru- denz,</em> Stuttgart 1991, s. 7-49; Aynca: Philippe Rancillac, ‘Des Origines du Droit Musulman a <em>La Risâla</em> d’al-ShafiY, <em>MIDEO</em> XIII (1977), s. 147-169 ve Chafik Chehata, <em>Etudes de Droa Musulman I,</em> Paris 1971, s. 15-17;</p>
<p>3.) İbn Haldun ve Molla Lütfî tarafından ana hatlanyla ifade edilen ve bunlann yanında muh­telif eserlerde, -Şafi’i’nin <em>er-Risâle’si,</em> Ibnü’l-Kayyim el-Cevziyye’nin <em>Vlâm&#8217;ı</em> gibi- mevcut olan bazı unsurları biraz daha yakından tahlil ederek ulaştığım bakış açısı, ‘yeni’ veya ‘orijinal’ ol­mayıp, sadece ‘takdiminin yeni’ olduğuna burada işaret etmekte fayda görüyorum. Bu ba­kış açışım kısaca ‘klasik fukâha’nın bakış açısı’ olarak adlandırmak daha doğru gibi gözük­mektedir.</p>
<p>4.)İbnü&#8217;l-Kayyim el-Cevziyye’nin bu hususla ilgili Ahmed b. Hanbel’den yaptığı bir rivayet için bak: <em>Î&#8217;lâm II,</em> t. 257; Burada Ahmed b. Hanbel sünnete, Kuran’ın zâhirine mu’arız gözüktüğü durumlarda da, ittibâ etmek gerektiğini savunduktan sonra, Câbir’den şu sözü nakletmektedir: “O (Resûlullah) ne yaptıysa biz de onu yaptık.” (ve mâ ‘amile bihi min şey’in ‘amilnâ bibi]</p>
<p><strong>5.)</strong>İbn Haldun icmâ’yı bir yerde &#8216;sabit bir delile istinad etmeden gerçekleşemeyecek’ bir irtifa olarak zikrederken <em>(Mukaddime</em> (Vâfi neşril III, s. 1062), başka bir yerde ‘içtihâda dayanan ittifak <em>(Mukaddime</em> IH, s. 1049) olarak görmektedir ki, bu husus iki ayrı icmâ anlayışı değil, dönemlerde tahakkuk eden ve tevâtür ile eş anlamlı olan icmâ ile daha sonraki dönenden sırf müçtehidler anamda tahakkuk edeceği varsayılan anlamıyla geliştirilen bir kavramı ifade etmektedir.</p>
<p>6.)Serahsi tarafından bu mesele, Fıkıh Usûlü’nün en önemli ve esaslı meselesi olarak görülmek­tedir: <em>Usûl I,</em> Beyrut 1973, s. 11</p>
<p>7.)Burada istisnâ’î olarak kabul edilecek temel bir kategori vardır ki, bu &#8216;nehiy’ kategorisidir. Nehyedilen hususlar ile gidişat arasında bu anlamda bir ilişki tespit etmek mümkündür. Nehy terk ile rahakkıık ermekte olduğu için, sadece neyin nehyedildiğiııi bilmek, ittibâ ira­desine bağlı olarak yeterli olmaktadır. Emir söz konusu olduğunda durum epeyce farklılık arzeder.</p>
<p>8.)Molla Hüsrev’in ifadesiyle, Yüce Allah Kur’ân ile insanları kendi iradeleri ile kendinde ha­yırlara sevkeden dinin asıllarını ihkâm etmiş ve bunu insanların kendi gayretleriyle bulama­yacağı fürû’ ile kuvvetlendirmiş, bunun üzerine de Hz. Peygamber bir hayat tarzı olarak sün­netlerini ikâme etmiştir <em>(Mirâ’tu’LUsûl fi Şerhi Mirkâti’l-Vüsûl,</em> İstanbul, Fazilet Neşriyât, t.y., s. 8-9). Benzer bir açıklama için bak: <em>Şevkî</em>&#8216;<em>ale&#8217;l&#8217;Fenâri</em>, İstanbul 1302, s. 2;</p>
<p>9.)Burada altı çizilmesi gereken husus, Kur’ânın bir varlık kaynağı olmasıdır; ilimler, Kur’ân’a ittibâ ile ortaya çıkan bu mânevîdünyanın sistematik tasviri ve bu tasvir üzerinden reprodük­siyonuna hizmet eden bir süreçten ibarettir.</p>
<p>10.)Mesela Serahsî bu hususa şu şekilde ifade eder: feinne min efdali’l umûri ve eşrafihâ ‘inde’l cumhûr, ba’de ma’rifeti asli’d-ini el-iktida’u bi’l eimmeti’l-mütekaddimin fi bezli’l mechudi li ma’rifetil-ahkâmi’,<em>Usul,</em>1,s.9</p>
<p>11.) Molla Lütfinin şer-ı ilimleri, kânûnu t-temeddün olarak tavsif etmesi de buna işaret et­mektedir. Molla Lütfî, <em>Risâle fi ulûmi’’ş şer’iyye ve’l arabiyye</em>, s. 53-54; Bu husus Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle Cemiyeti tarafindan da, fıkıh ilmi tanımlanırken, benzer bir şekilde de dile getirilmışdir: Ali Himmet Berki, <em>Açıklamalı</em> Mecelle, İstanbul 1982 (üçüncü baskı),s.17-18</p>
<p>12.) İslâm toplumunun tabu gidişatı içinde gelişen klasik dönemdeki tavır, bu meseleyi, Hz. Peygamber’in tasarruflarını bir tasnife tabi tutarak, muhtelif unsurların muhtelif sınıflar (ümerâ, ulemâ, kudât vs.) tarafından yürütülmesi şeklinde halletmişti. Ancak bu durum bu­gün, ayniyle geçerli olamaz gibi gözüküyor; çünkü Islâm toplumu 19. asırdan itibaren tabii çığırından çıkmış, bunun neticesinde de tarihte benzeri olmayan küllî bir ‘toplumsal düzen krizi içine düşmüştür. Sünnet ile ilgili meselenin halli, aynı zamanda toplumsal düzen krizi­nin aşılması anlamına geleceği için, başında olduğu gibi bugün de yeniden tayin edici bir ko­numda gözükmektedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-ve-fikih/">Kur’an ve Fıkıh</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-ve-fikih/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Biz Hiçbir Zaman Kaybetmedik !</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/biz-hicbir-zaman-kaybetmedik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/biz-hicbir-zaman-kaybetmedik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Oct 2015 13:08:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî ilimler]]></category>
		<category><![CDATA[Biz Hiçbir Zaman Kaybetmedik]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9542</guid>

					<description><![CDATA[<p>Biz tarih de galibiyetler yaşadığımız gibi mağlubiyetler de yaşadık. Ama hiçbir zaman kaybetmedik. Kaybeden taraf olduğumuzu hissetmedik. Uhud savaşının sonunda Efendimiz(sav) askerleriyle birlikte dağın eteklerinden zirvesine doğru geri çekilirken Ebu Süfyan aşağıdan şöyle bağırıyordu: “İşte tarih döne dönedir. Siz bizi Bedir’de yendiniz, biz de sizi Uhud’da yendik.” Yukarıdan Hz.Ömer(ra) Ebu Süfyan’a öyle bir cevap veriyor [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/biz-hicbir-zaman-kaybetmedik/">Biz Hiçbir Zaman Kaybetmedik !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 0cm 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/hz-muhammedin-katildigi-savaslar.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9543" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/hz-muhammedin-katildigi-savaslar.jpg" alt="Biz Hiçbir Zaman Kaybetmedik" width="545" height="232" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/hz-muhammedin-katildigi-savaslar.jpg 545w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/hz-muhammedin-katildigi-savaslar-300x128.jpg 300w" sizes="(max-width: 545px) 100vw, 545px" /></a></span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 0cm 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Biz tarih de galibiyetler yaşadığımız gibi mağlubiyetler de yaşadık. Ama hiçbir zaman kaybetmedik. Kaybeden taraf olduğumuzu hissetmedik.</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Uhud savaşının sonunda Efendimiz(sav) askerleriyle birlikte dağın eteklerinden zirvesine doğru geri çekilirken Ebu Süfyan aşağıdan şöyle bağırıyordu:<br />
“İşte tarih döne dönedir. Siz bizi Bedir’de yendiniz, biz de sizi Uhud’da yendik.”<br />
Yukarıdan Hz.Ömer(ra) Ebu Süfyan’a öyle bir cevap veriyor ki; bunu bizim anlamamız söylememiz mümkün değil. Çünkü bilinçaltımıza hükmeden batılı zihin kodları bu cümleyi kurmamıza mani. Hz.Ömer(ra) diyor ki:<br />
“Sizin ölüleriniz cehennemde, bizim ölülerimiz cennetdedir. Siz bizi mağlub edemezsiniz!”<span class="apple-converted-space"> </span><br />
Biz hiçbir şekilde kaybetmeyiz, her halükarda kazanan biziz. Hayatta kalsak da kazanırız,ölsek de kazanırız. Ama biz böyle diyemedik. Modern zamanlarda batı karşısında aldığımız askeri,ekonomik, siyasi yenilgiler öyle bir ruhumuza sindi ki “Biz kaybettik” dedik. Bunu demekle kalmadık. Daha fena daha korkunç bir şey yaptık:<span class="apple-converted-space"> </span><br />
Döndük Aidiyetlerimizi sorguladık! Bu bir intihardır!</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Kuran-ı Kerim açıkça bizden öncekilerin başına gelenlerin bizim de başımıza geleceğini haber veriyor ve cennete ancak böyle gireceğimizi söylüyor. Ama biz diyoruz ki: “Bir elimiz yağda bir elimiz balda olsun, dünyaya hükmedelim, hiçbir fedakarlıkta bulunmayalım, hiç eziyet çekmeyelim, hiç horlanmayalım, cennete gidelim.” İşte bu çarpık zihin durumu bize Aidiyetlerimizi sorgulatmaya başladı. Bunun üzerine İslam Modernizmi dediğimiz ucube yapı ortaya çıktı. Biz o dönemle zihin kodlarımızı, bağlarımızı kestik kopardık. Onun için bizim Asr-ı Saadet’i anlamamız bana çok mümkün gelmiyor.</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">“İslam’da Kadın” diye bir şey tartışıyoruz bugün. Ümmetin uzun tarihi boyunca bu hiç tartışılmamış ama bugün tartışılıyor.</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">“İslam’da Kölelik ve Cariyelik” konusunu bugün tartışıyoruz. Niye tartışıyoruz bunları biz? Bunlardan utanıyoruz. Bunlar bizi ele güne karşı rezil ediyor. İzah edemiyoruz. Karnımıza ağrılar giriyor. Peki ne yapıyoruz? Reddediyoruz.</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Miras paylaşımı, Kadının şahitliği, Namaz kılmaya alıştırılması gereken çocuklar, Kılmadığında dövülen çocuklar, Karı-Koca arasındaki münasebetler, Kadının kocasına itaati… Bunlar bizim sancılı meselelerimiz. Bunların içinden çıkamıyoruz. Sebep? Çünkü artık Müslümanca düşünemiyoruz! Çünkü artık bilinçaltımızı batılı kodlar oluşturuyor. Bundan hiçbirimiz müstağni değiliz. Hepimiz bir şekilde Modernizm’in bilinçaltımıza zerkettiği düşünce kodlarıyla konuşuyor ve düşünüyoruz. Reflekslerimiz hep bu yönde.</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Şurada dışarı çıksak baksak ki; 4-5 adam bir kadını dövüyorlar. Görünce “Yahu bu zamanda böyle şey olur mu? Hangi zamanda yaşıyoruz?” diyeceğiz. Hangi zamanda yaşıyoruz? Ahir zamanda yaşıyoruz. Asıl bu zamanda olur böyle şeyler. Geçmişimizde olmadı böyle şeyler. Fakat bu cümleyi bize kurduran zihniyet nereden geldi? Batı’dan geldi.</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Darwin diye bir adam vardı değil mi? Bize “babanız maymundur” dedi. Biz de ona “maymun senin babandır” dedik. Ama bundan 15-20 sene evvel Amerika’da Fukuyama diye bir adam çıktı. ”Tarih bitti” dedi. Biz Darwin’e sövüp saydığımız kadar bu adama sövüp saymadık. Hatta bu adamın ne dediğiyle ilgilenmedik bile. Aslında bu adam, Darwin’in biyolojik kulvarda söylediğini sosyolojik kulvarda söyledi. İnsanoğlu ilkelden gelişmişe doğru gider, yükselir. Tıpkı Darwin’in evrimi gibi… Batı’ya göre bu gelişimi batı insanı artık tamamlamış. ”Artık katedilecek bir seviye kalmadı.Biz zirveye çıktık. Tarih bundan sonra yatay devam edecek.” dedi bu adam. Bu düşünce kodu bize nasıl yansıdı? “Bu zamanda böyle şey olurmu?” diye yansıdı. ”Eskiden olsa ilkel insanlarda bu olurdu ama bugün olmamalı.” Biz böyle bir cümle kuruyorsak bizim bu zihin yapısıyla Asr-ı Saadet’e ulaşmamız imkansız. Çünkü bizim zihin kodlarımıza göre aslında tarih tam tersi bir seyir izliyor, alçalıyoruz! Zirvemiz Asr-Saadet. O, bizim nirengi noktamız.</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Efendimiz(sav) ahir zamanda yaşanacak hadiseleri haber verirken buyuruyor ki:<br />
“Ümmetin üzerine her gelen yıl her geçen yılı aratacak.” (3)</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">O yüzden biz inkişaf etmiyoruz, tedenni ediyoruz. Yani alçalıyoruz. Bu zihin yapısıyla Asr-ı Saadet’e nasıl ulaşacağız? Yapılması gereken şey, Müslüman zihin kodlarını yeniden Müslüman’ın hayatına sokmak. Bunu nasıl yapacağız? Bu bir öğretmenin eline tebeşir alarak tahtaya bir formül yazmasıyla olacak bir şey değil. Bu tarihte nasıl olduysa bugün de aynı olacak. Nasıl oldu tarihte?<br />
Biz tarihi genellikle siyasi hadiselerin kronolojik silsilesi olarak algılıyoruz. Evet,tarihin içinde bu da var ama tarih bundan ibaret değil.</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Tarihin bir de ilimler tarihi olarak okunması lazım.Şimdi size basit bir örnek vereyim:<br />
İmam Şafii kendi mezhep usülünü anlattığı bir kitap yazmış adı da Er-Risale. Şafii usul-ü fıkıh ilkelerini anlatmış. İmam Şafii’den 250-300 yıl sonra bir İmam Gazali gelmiş. İmam Şafii’nin temellerini attığı usul-ü fıkıh sistemi üzerine o da bir usul-ü fıkıh kitabı yazmış; El-Müstesna… Şimdi bu iki metni koyuyorsunuz önünüze. Bir yerde mezhebin kurucusunun kaleminden çıktığı şüphesiz olarak bilinen bir metin var. Diğer bir yerde onun mezhebine müntesip olan bir alimin, onun mezhebini teyit ve teşhir için yazdığı metin var. İki metin arasında konuların dışında hiçbir ortak nokta yok. Dili farklı, üslubu farklı, kavramlar farklı… Aynı gayeyle yazılmış çok farklı iki metin var. Niye bu metin (el-müstesna) bu kadar teknik? Aşırı terim var içinde. Mantık terimleri var. Çok teknik bir metne dönüşmüş. İmam Şafii’nin elinden çıkan ise çok arı, çok duru bir metin. Sebep? Çünkü İmam Gazali’nin yaşadığı dönemde felsefi cereyanlar çok fazla. O dönemin şartlarına uygun bir kitap yazmak zorunda kalmış Gazali.</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Bu iki farklı metin veya yapı yer yer çatışarak farklı iki koldan devam etti. Ama günün birinde İslam Coğrafyası’nı ve Müslümanları bir araya toplamak ve dahi toparlamak için bu iki farklı yapı birleşmişlerdir.<br />
Moğol İstilası sonrası bu ümmet nasıl toparlandı? Bunun cevabını başka bir yerde bulamazsınız? Bakın! Moğollar gelmiş, devletin başkentini ele geçirmişler, 40 gün yağmalamışlar, halifeyi almış götürmüş öldürmüşler. İslam dünyası baştan başa yangın yerine dönmüş. Ordunuz yok, devletiniz yok, bütçeniz yok, müesseseniz yok, hiçbir şeyiniz yok, tarumar olmuşsunuz. Fakat İslam Dünyası’nı bu hale getiren Moğollar bir süre sonra Müslüman olmuşlar, gitmişler, Hindistan’da Babür devletini kurmuşlar. Nasıl olmuş bu? Cevap burada (elleriyle İmam Şafii ile İmam Gazali’nin metninin ve anlayışının birleştiğini gösteriyor ve kastediyor.)<br />
Ümmetin öyle bir zihni performansı var ki…</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Arkadaşlar, bu ümmetin ilim adamları ve gönül adamları sınıfı ayaktaysa, sapıtmamışsa ve izzetini muhafaza ediyorsa bu ümmete hiçbir şey olmaz. Korkmayın ! Bu iki sınıf kokmadığı sürece tuz sağlamdır, bir şey olmaz.</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Selman-ı Farisi Hz. diyor ki:<br />
“Bu ümmetin önce geçen kuşaklarıyla sonra gelen kuşakları arasındaki irtibat kopmadıysa, daim ve kaimse korkmayın. Bu ümmet hayr ve salah üzeredir. Ne zaman ki irtibat kopar, sonra gelen önce gelenle irtibatı kaybeder, işte büyük fitne ve bela oradadır.”<br />
İşte biz bu irtibatsızlığın belasını yaşıyoruz. Tarihi okurken de Müslümanca okumuyoruz. Bu yeteneğimiz ve imkanımızı kaybettik. Kendi tarihimizi, kendi aidiyetlerimizi batılıların bize hediye ettiği gözlüklerle ve zihin kodlarıyla görüyoruz. Bu yüzden tarihe bakıyoruz ve :</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">“Bizim tarihimiz saltanat tarihidir. İnsan hak ve hürriyetlerine riayet edilmez.<span class="apple-converted-space"> </span><br />
Tasavvuf dediğiniz şey insanı pasifleştiren, uydurma rivayetlerin kırk ambarı bir şeydir.<br />
Fıkıh dediğiniz şey bizi hayattan koparan, hayatı zorlaştıran gereksiz bir şeydir.<br />
Hadis ise bir sürü uydurmadan ibaret bir şeydir. “</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;"><span style="font-size: 10.5pt; font-family: 'Helvetica','sans-serif'; color: #141823;">Kendi tarihimizi böyle okumaya başladık! Bunu önümüze koyan nedir? Batılı zihin kodlarımızı elsiz ayaksız benimseyip teslim olmamızdan başka bir şey değildir. Nasıl kurtulacağız bu kodlardan? İslami ilimleri yeniden hayatımıza sahici bir biçimde sokarak. Ümmet böyle bir şeye hazır mı? Değil !…<span class="apple-converted-space"> </span><br />
Ümmet, İslami ilimlerin ehemmiyetini hatta hayatiyetini fark edebilmiş değil. Bu bize çok lüks geliyor. İslami ilimler ile iştigal eden bir müessese mi kurdunuz? Hapı yuttunuz. Gidin şurada bir Kuran kursu açın. Bir hafta içerisinde istemediğiniz kadar yardım gelir, para gelir, dua gelir, her şey gelir. Ama bir İslami ilim müessesesi mi kurdunuz? Vallahi hapı yuttunuz !</span></p>
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;">
<p style="line-height: 14.5pt; background: white; margin: 4.5pt 0cm 4.5pt 0cm;">Ebubekir Sifil-Sözü Müstakim Kılmak 2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/biz-hicbir-zaman-kaybetmedik/">Biz Hiçbir Zaman Kaybetmedik !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/biz-hicbir-zaman-kaybetmedik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslami İlimler ve Tasavvuf</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islami-ilimler-ve-tasavvuf/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islami-ilimler-ve-tasavvuf/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2015 15:13:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî ilimler]]></category>
		<category><![CDATA[İslami İlimler ve Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Bu dersin sırrına ‘kale yekûlu' terceman olmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7813</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her şeyden evvel İslâmî ilimler disiplinleri içerisinde &#8220;tasavvuf&#8221;un müstakil bir anabilim dalı olarak çok hassas bir yeri vardır. Bilineceği üzere Geleneğimizde, bütün bu disiplinler arasında kesişim noktasının hep tasavvuf üzerinden kurulduğu görülmüştür. Mutasavvıf bir fakih, mu­tasavvıf bir muhaddis, mutasavvıf bir müfessir, mutasavvıf bir şair, mutasavvıf bir vezir, mutasavvıf bir paşa, mutasavvıf bir hükümdar&#8230; Bunların hepsini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islami-ilimler-ve-tasavvuf/">İslami İlimler ve Tasavvuf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir8.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7814" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir8.jpg" alt="İslami İlimler ve Tasavvuf" width="257" height="299" /></a></p>
<p>Her şeyden evvel İslâmî ilimler disiplinleri içerisinde &#8220;tasavvuf&#8221;un müstakil bir anabilim dalı olarak çok hassas bir yeri vardır. Bilineceği üzere Geleneğimizde, bütün bu disiplinler arasında kesişim noktasının hep tasavvuf üzerinden kurulduğu görülmüştür. Mutasavvıf bir fakih, mu­tasavvıf bir muhaddis, mutasavvıf bir müfessir, mutasavvıf bir şair, mutasavvıf bir vezir, mutasavvıf bir paşa, mutasavvıf bir hükümdar&#8230; Bunların hepsini birbiriyle buluşturan sırf soyut bir İslâm anlayışı değildir. Yani işlenmemiş, yorumlanmamış, âfâkî bir İslâm değil bilakis ârifler tarafından yorumlanmak sûretiyle işlemden geçmiş bir İslâm&#8217;dır bunun adı. Bu söylediklerimin bir ütopya değil gerçekleşmiş tarihsel vakıalar olduklarını hatırlat­mayı dahi zaid bulduğum için örnekler vermeye girmeyeceğim. İslâmî ilimlerin birbirleri arasında bir köprü olarak tasavvufu seçmek Gazzâlî&#8217;nin İhyâu Ulûmiddîn projesinde gerçekleştirmeyi hedeflediği bir ülküdür ve bana göre her zaman buna ihtiyaç vardır.</p>
<p>Tasavvufun bu birleştirici bir üst şemsiye olma modeli, bugün için de aynı imkânlara sahiptir. Hatta mezhepler arasmında yakınlaşmalarda tasavvuf kilit rolü oynamaktadır. Önceleri Şia ve Sünni âlimleri daha çok fıkıh ağırlıklı bir &#8220;dârü&#8217;t-takrib&#8221; denemesi yaptılar. Yani mezhepleri şeklen yakınlaştırmayı he­deflediler ama bu proje iflas etti. Gerek ImâmîŞiâsını ve gerekse Alevîliği Sünnîlikle yakınlaştırabileceğiniz tek bir alan vardır ki bunun adı tasavvuftur. Zaten Alevîliğin -tarihî ve siyasî tesirler bir tarafa- tamamıyla bir tasavvuf problemi olduğunu söyleyen yaklaşımlar vardır ki bendeniz de bu kanaate iştirak etmekte­yim. Alevî vatandaşlarımızın alternatif ilahiyat fakültesi kurmak üzere teşebbüsleri olduğunda önerdikleri ismin &#8220;Tasavvufî İlahiyat Fakültesi&#8221; olması çok anlamlıdır. Tahran Üniversitesinde, tasavvuf tarihçisi profesör Annemarie Schimmel onuruna ger­çekleştirilen uluslararası konferansın üstbaşlığı &#8220;Kültürlerarası Bir Köprü Olarak İrfan&#8221; idi.</p>
<p>Mezhepler bir tarafa, dinlerarası diyalog projelerinde de, -her ne kadar başlarda proje mimarla­rının daha farklı düşüncelerle hareket ettikleri gözlemlendiyse de- son toplantılarda iş gelip yine tasavvufun kapısına dayandı. Çünkü birlik &#8220;öz&#8221;dedir, cevherdedir. Formda ise ayrılık vardır, siyaset vardır, hesap kitap vardır ki orası stratejistlerin sahasına girer. Mutasavvıfların maksadı ise bir başka reftâr&#8217;dır ve şairin dediği gibi:</p>
<p><strong>Bu dersin sırrına ‘kale yekûlu&#8217; terceman olmaz</strong></p>
<p>Hâsılı bütün bu çok boyutlu talepler doğrultusunda tasavvuf anabilim dalma çok önemli görevler düşmektedir. Her şeyden evvel özellikle yeni asistan arkadaşlarımızın bu branşın öne­mini hakkıyla kavrayabilmek için evrensel değerlerle, fikirlerle daha fazla ilgilenmelerini, tasavvuf ve hatta dinî ilimler dışı bazı önemli eserleri de okumalarını ve ayrıca ülke gençliğinin sorun­larıyla da yakından ilgilenmelerini hararetle tavsiye ediyorum. Yurt dışı seyahetlerinin çok büyük ufuk açıcı ve eğitici yönü olduğunu bizzat tecrübe eden bir kimse olarak bu arkadaşlar için muhakkak yurt dışı bursu imkanları bulmalıyız. Dar bakış açısı, hoşgörüsüzlük, sadece kendini üstün görme, dünyadan bî-haber olma gibi birçok nâkısanın tedavisi değişik kültürlere yapılan seyahatlerle olmaktadır. Husûsen tasavvuf branşı da bir tür &#8220;yolculuk felsefesi&#8221; olduğu için arzî/yatay olanının da buna büyük katkısı olacağını düşünüyorum.</p>
<p>Bir dinî ilimler metodolojisi olarak tasavvufun, dinî ilimler dışı bilim dallarıyla da çok manidar kesişimler ağı içerisinde bu­lunduğunu belirtmek isterim. Biz tasavvuf akademisyenlerinin ilahiyat fakültesi dışına da çıkmamız gerektiği kanaatini taşı­maktayım. Hatta dostlar darılmasın ama ilahiyat fakültesindeki dostlarımızla olan diyalogumuzdan çok daha samimisini diğer branşlarla kurabilmekteyiz. Müthiş bir alaka ve ilgi var tasavvuf karşı. Ben şahsen bu mesleklerden arkadaşlardan gelen davetlere yetişemez oldum.</p>
<p>Fizikçi arkadaşlarla, maddenin aslının enerji olduğu ve enerjinin aslının da ışık olduğu görüşünü, sûfî muhak­kiklerin &#8220;Allâhunûru&#8217;s-semâvâtive&#8217;l-ard&#8221;a. getirdikleri yorumlar muvâcehesinde nûrun letâfetten kesâfete geçerek maddî âlemi nasıl oluşturduğu görüşleriyle yan yana koyarak anlamaya ça­lışmak, bana şahsen bir ilahiyatçı hocamın &#8220;tasavvuf haramdır&#8221; sözüne cevap vermekten çok daha heyecan vermektedir. Veya psikolog arkadaşlarla, insan bilincinin derinlikleri üzerinde fi­kir alışverişinde bulunurken mutasavvıfların insanın yedi katlı (septenairy) yapısı üzerinden açılımlar getirmek onlara da bana da çok keyifli anlar yaşatıyor.</p>
<p>Mamafih her branştan yeni nesil ilahiyatçı arkadaşların çok daha seviyeli ve çok daha kuşatıcı yaklaşımlara sahip olduğunu görmek beni şahsen umutlandı­rıyor. Mevlânâ&#8217;nın o meşhur, &#8220;Biz birleştirmeye geldik, ayırmaya değil.&#8221; sözleri artık sadece tasavvufçularm odalarını süsleyen bir levha olmaktan çıkmaya başlamıştır. Binaenaleyh tasavvufun bu kapsayıcı (inclusive) ve çok-disiplinli (multi-disiplinary) yapısını fen fakültesinden fizikçi arkadaşlarla, edebiyat fakültesinden dilci (Doğu dilleri olsun Batı dilleri olsun) arkadaşlarla, sanat tarihçisi, felsefeci, psikolog, tarihçi arkadaşlarla, tıp fakültesinden psikiyatrisi arkadaşlarla, konservatuardan müzikolog vb. gibi ar­kadaşlarla İlmî platformlarda sık sık bir araya gelip paylaşmamız branşımız açısından çok önemlidir.</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islami-ilimler-ve-tasavvuf/">İslami İlimler ve Tasavvuf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islami-ilimler-ve-tasavvuf/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
