<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ehl-i Sünnet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ehl-i-sunnet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 11 Nov 2019 07:47:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ehl-i Sünnet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Önkabuller: Ehl-i sünnet, mutezile, şia, modernizm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/onkabuller-ehl-i-sunnet-mutezile-sia-modernizm/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/onkabuller-ehl-i-sunnet-mutezile-sia-modernizm/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Nov 2019 07:47:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ön­yargı]]></category>
		<category><![CDATA[Önkabuller değiştirilebilir mi?]]></category>
		<category><![CDATA[önkabuller]]></category>
		<category><![CDATA[“Kur'an apaçıktır herkes onu anlar” söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet’i diğer fır­kalardan ayıran temel unsurlar nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’ân’ı anlama]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mu'tezile]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23450</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hemen hatırlatmam gerekir: Önkabuller derken kastımız ehl-i sünnet, mutezile veya şianın kendisi değildir. Bunlar tüzel kişilik veya devlet gibidir. Devlet soyut bir kavramdır. Ancak devleti temsil edenlerin görüşleri vardır. Devleti tem­sil edenlerin yaklaşım ve bakışları devleti yönlendirir. Yer yer yeni konseptler de ortaya çıkabilir. Ama devletin en temel bakış açısı bellidir. O devleti devlet yapan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/onkabuller-ehl-i-sunnet-mutezile-sia-modernizm/">Önkabuller: Ehl-i sünnet, mutezile, şia, modernizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ehlisunnet-mezhepleri.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-19989 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ehlisunnet-mezhepleri.jpg" alt="" width="361" height="282" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ehlisunnet-mezhepleri.jpg 361w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/ehlisunnet-mezhepleri-300x234.jpg 300w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a></p>
<p>Hemen hatırlatmam gerekir: Önkabuller derken kastımız ehl-i sünnet, mutezile veya şianın kendisi değildir. Bunlar tüzel kişilik veya devlet gibidir. Devlet soyut bir kavramdır. Ancak devleti temsil edenlerin görüşleri vardır. Devleti tem­sil edenlerin yaklaşım ve bakışları devleti yönlendirir. Yer yer yeni konseptler de ortaya çıkabilir. Ama devletin en temel bakış açısı bellidir. O devleti devlet yapan da o milleti millet ya­pan da o en temel değerlerdir. İşte mezhepler de böyle bir şey­dir. Ehl-i sünnet bu manada devlet gibidir. Ehl-i sünnet, ona mensup olan alimlerin yaklaşımıyla temsil edilir. Bu alimler zaman zaman veya dönem dönem kendi rengini ehl-i sünnete verebilir veya ehl-i sünneti yönlendirebilir. Ama ehl-i sünneti ehl-i sünnet yapan ana bakışaçısı/paradigma değişmez.</p>
<p>De­mek ki, kısaca mümessil alimlerin ortak bakış ve yaklaşımına ehl-i sünnet veya şia diyoruz. O zaman önkabul bu alimlerin metne/olguya yaklaşırken esas aldığı metod, ilke ve kaideler­dir. Bunların temel olanları da fiıru kabilinden olanları da söz konusudur. Diğer bir ifadeyle külli kaideler de cüz’î kaideler de önkabulleri oluşturabilir. Bu durumda bir kişi “kendisinin ehl-i sünnet veya şiaya göre metne yaklaştığını” söylese bun­dan “ehl-i sünnetin veya şianın önkabullerine, ilke ve kaidele­rine göre metne yaklaştığını kastettiği anlaşılmalıdır. Bu önka­bul, ilke ve kaidelerin toplamına “usul” demek de mümkündür.</p>
<p>Bu akaid alanında olunca “usulu’d-din”; fıkıh alanında olunca &#8220;usulu&#8217;l fıkh” adını alır.</p>
<p>Burada bir başka hususa daha dikkat çekmem gerekir: Ehl-i sünnet veya şianın önkabullerinden bahsetmek bunların yek­nesak olduğu anlamına gelmez. Kendi içlerinde farklı önkabul ve ilkelerin olması, tabiri caizse alt başlık olarak başka önkabullerin benimsenmesi mümkündür. Yani üst ve alt önkabuller vardır. Hatta şöyle de diyebiliriz: Bir hristiyan veya ateiste karşı müslümanın önkabulleri vardır, olmalıdır. Bu, en üst te­mel önkabulleri oluşturur. Ehl-i sünnet ve diğer fırkalar ara­sında ayrışma olduğu bir gerçektir. Müslüman burada İslam’ı en iyi temsil ettiğine inandığı önkabulleri benimser ve haya­tını ona göre şekillendirir. Burada mesela ehl-i sünnet üst ön- kabuldur. Her fırkanın kendi içinde farklı bakışaçıları olabi­lir. Ve bu bakış, farklı ekolleri kendi içinden doğurur. Ehl-i sünnet içinde Hanefîlik veya Şafiilik bu tür bir ekolleşmedir. Her ekolun içinde o ekole zenginlik katan veya açılım sağla­yan <u>alim</u>ler de olabilir. Hanefilikte Ebu Yusuf ve Muhammed böyledir. Eşarilikte Bakıllanî, Gazzalî, Razî de böyledir. Gö­rüldüğü gibi Hanefilerin ve Şafiilerin farklı önkabulleri ola­bilir.</p>
<p>Dahası Hanefiler veya Şafiiler içinde nüans farkı dahi olsa yine farklı bir takım önkabullerin olması mümkündür. Ancak bu önkabullerin varlığı onları Hanefî ve Şafii olmak­tan çıkarmamaktadır. Aynı şekilde Hanefî veya Şafii’nin alt başlık anlamında farklı önkabulleri olması onları ehl-i sün­net olmaktan da çıkarmamaktadır. Demek ki, ehl-i sünnet olmanın vazgeçilmez önkabulleri vardır. Nasıl ki, müslüman olmanın vazgeçilmez önkabulleri vardır; şia, rafızî, mutezile, hariciler, mürcie, ismailî, kadiyanî vs. söz konusu olduğunda bunlara karşı ehl-i sünnetin de vazgeçilmez önkabulleri var­dır. Tabii diğerlerinin de kendilerine mahsus önkabulleri bu­lunmaktadır. Zaten bütün mesele de budur. Biz onların ön- kabullerinin meşruiyetini sorguluyoruz. Varsın onlar da bizi sorgulasın! Biz onlara bidat diyoruz. Varsın onlar da bizim düşüncemize bid’at desin! Ki, denilebilmelidir. Maşerî vicdan kimin bid’at olduğuna karar verecektir. İşte ehl-i sünnetin te­mel önkabullerine bağlı olduktan sonra zannî konularda farklı önkabul, ilke ve kaideleri benimsemek mümkündür. Maturidî ve Eş’ari yi; onlara bağlı olan alimleri de böyle düşünmek mümkündür. Bu alimler yer yer ihtilaf etmiştir, hatta kendi imamlarından bazı konularda farklı düşünmüşlerdir. Ama bu farklılık zaten ihtilafın carî olduğu konularda söz konusudur.</p>
<p>Bununla beraber önkabulleri değiştirmek mümkün değil midir? Elbette mümkündür. Bunlar sonuçta vahyin kendisi de­ğildir. Nitekim tarihte bir vakıadır ki, alimlerden Hanefî iken Şafii; Şafii iken Hanefiliğe dönenler vardır. Bunlar metni an­larken ortak kabullere sahiptir. Onları ehl-i sünnet yapan da bu ortak bakıştır. Şunu ifade edelim ki, bu tür önkabul değiş­tirmeleri sık rastlanan bir olay değildir. Hele üst önkabullerin değiştirilmesi, yani ehl-i sünnetin şia, şianın ehl-i sünnet olması nerdeyse görülmeyen bir hadisedir. Zira bunun değiş­mesi hem itikadî hem de sosyolojik açıdan oldukça zordur. Bu dediklerimiz her türlü önkabulun meşru olduğu anlamına gel­mez, aşağıda buna temas edeceğiz. Demek ki, önkabullerin değiştirilmesi mümkündür. Artık alim önceki önkabulunu de­ğiştirmiş, yeni bir önkabul benimsemiştir. Hatta şunu da diye­biliriz: Üst akımları zikretmeksizin her bir alimin tek başına kendi önkabul, ilke ve kaidelerini benimsemesi de mümkün­dür, Önemli olan metne yaklaşırken bunları belirleyebilmek ve ona göre düşünebilmektir.</p>
<p>Evet, bu dediğimiz teorik ola­rak mümkündür. Ama vakıaya bakıldığında alim sayısınca ön- kabullerin olmadığı görülür, önkabuller beş on taneyi hadi yirmi taneyi geçmez. Alimler ise bu önkabuller etrafında kü­meleşir ve metne öyle bakarlar. Fizik bilimlerinde de böyledir. işte Newton veya Eınştain’ı vs. düşünelim. Bunların kuramları çerçevesinde oluşan önkabuller vardır. Fizik alimleri sayısınca önkabuller (paradigma) olmaz. Burada önkabuller daha azdır muhtemelen. Belki üç veya beş tane önkabul etrafında bilim adamları kümeleşir ve faaliyette bulunur.</p>
<p>Bu meselenin biraz daha üzerinde durmamız gerekir: Biz Kur&#8217;an&#8217;ı anlamaya çalışırken ona yalın bir şekilde yaklaşabili­yor muyuz? Yani “Allah şöyle buyurdu” dediğimiz zaman biz gerçekten Allah’ın muradını mı tespit etmiş oluyoruz yoksa bizim o buyruktan anladığımızı mı belirtmiş oluyoruz? Tüm dış ve iç şartlardan soyutlanmış olarak Kur&#8217;an&#8217;ı anlamak müm­kün müdür? Mesela zihnimizde herhangi bir önkabul olmadan Kur&#8217;an&#8217;ı anlamak mümkün müdür? Önkabulun bir metod, bir sistem, bir kaideler bütünü olduğunu yukarıda ifade etmiştik. Bir metod ve sistem olmaksızın Kur ’an’ı anlarım diyebilir mi­yiz? “Kur&#8217;an apaçıktır” mealindeki ayetler hiçbir metod ve tef­sire ihtiyaç bırakmaksızın Kur&#8217;an&#8217;ın anlaşılabileceğini gösterir mi?</p>
<p>Hemen bu noktada üç hususa dikkat çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>1.</strong>“Kur&#8217;an apaçıktır, herkes onu anlar” söylemi ucuz bir söylemdir. Bir kere Kur’an’ın apaçıklığına dair ayetlerin hepsi Arap diline vurgu bağlamında gelmektedir. Demek ki, Arapça bilmeden Kur’an’ı anlamak mümkün değildir. Arap diline vur­gunun sebebi, ilk muhatapların “bu Kur&#8217;an&#8217;ı anlamıyoruz şek­lindeki bahanelerinin önüne geçmektir. Bu anlamda Kur&#8217;anın apaçıklığı ilk muhataplarla ilgilidir. Kafır-müslüman ilk muha­tapların Kur’an’ı anlamaması diye bir şey düşünülemez. Hepsi Allah’ın ne dedediğini, ne demek istediğini pekala anlıyorlardı. İman eden neye iman ettiğini, inkar eden neyi inkar ettiğini gayet iyi biliyordu. İlk muhataplar hem Araptı hem de nuzule şahit oluyorlardı. Yani ayetlerin nazil olduğu bağlamın bizzat içindeydiler.</p>
<p>Bu durumda onlar için ayetler apaçıktır ve onla­rın Kur’an’ı anlayamaması diye bir durum söz konusu değildir. Ama zamanla vahyin nuzul dönemi ile sonraki nesiller arasındaki makas veya mesafe giderek açılmıştır. Arap dilinden ve vahyin nazil olduğu bağlamdan uzaklaşmıştır. Bu arada müslümanlar yeni kültürlerle tanışmış, siyasî tartışmalar ya­şanmıştır. Yeni ihtiyaçlar ortaya çıkmış, bu çerçevede fıkhî ve kelamı tartışmalar zuhur etmiştir. Bunları dikkate alan alim­ler garibu’l-Kur’an’lar, müşkilu&#8217;l Kur&#8217;anlar ve tefsirler yazmaya başlamıştır, İlk muhataplar için garibu’l-Kur’an veya tefsirlere ihtiyaç yoktu, ama dolaylı muhataplar İçin bu ihtiyaç zorunlu olarak ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkan literatüre bakmadan Kur’an’ı anlamak zor hale gelmiştir.</p>
<p><strong>2.</strong>Önkabul ile önyargıyı ayırtetmek gerekir. Dinî veya her­hangi bir metni anlamak için önkabuller gereklidir. Her bir mesele ele alınırken fakih, filozof, kelamcı veya bilim adamı­nın muhakkak önkabulleri vardır ve olmalıdır. Önkabul, ya­dsınacak bir şey değildir, olması gerekendir. Zira insan ön­kabuller olmadan anlama faaliyetinde bulunamaz. Onun için Kur’an’ı anlamak bir tefsir, yani yorum işidir. Tefsir olmadan Kur&#8217;an hakkında konuşamayız. Önkabuller olmadan da tef­sir yapamayız. Mesela en basit ifadesiyle rivayet yoluyla veya dirayet yoluyla tefsir etmek birer önkabuldur. Bu bilim ala­nında da böyledir. Bilim adamları bir önkabulle faaliyetlerini yaparlar. Burada önkabul yerine “paradigma” kavramını kul­lanmak da mümkündür. Bir bilim topluluğunun olaylara ba­kışında muhakkak bir paradigması vardır. Bilim adamları bu paradigmalar etrafında kümelenir ve o paradigmayla mesele­lere bakar. Bu paradigmalar bilim adamı sayısınca olmaz. Bir dönemde en fazla üç beş paradigma olur ve düşüncelerini o paradigma çerçevesinde ortaya koyarlar. Yeni bilimsel keşifler sonucu paradigma değişebilir ya da çökebilir, artık yeni para­digmalar eşliğinde bilimsel faaliyetler yapılır.</p>
<p>Yukarıda ifade ettiğimiz gibi önkabul metoddur, sistemdir. Bu anlamıyla önkabulsuz bir metni yorumlama mümkün değil­dir. Anlaşılmak istenen metinle aynı çağda yaşamıyorsak önka­bulsuz bir metni anlamaya çalışmak beyhudedir. Zira herkesin bir önkabulu olmak zorundan Hiçbir şeye ihtiyaç duymayan <em>ve</em> ayetlerin apaçık olduğuna dayanan Kur&#8217;ancının bile bir ön- kabulu vardır. Ancak bu önkabulun akıldan ve Kur&#8217;an&#8217;ın zahi­rini almaktan başka dayanağı yoktur. Bir anlamda Kur’ancılar zahircidir. Ibn Hazm, onların yanında pir u paktır. Öyleyse gerçekte Kur’ancının önkabulle hareket ettiğini söylemek ne­redeyse imkansızdır. Zira onun bilimsel hiçbir temeli yoktur. Bilimsel hiçbir temeli olmayan düşünce önkabulle değil, ön­yargı (ideoloji) ile hareket ediyordur. O halde önkabulsuz ol­maz. Onkabullerin dahi hesabının verilmesi gerekir. Hesabı verilemeyen önkabul de olmaz. Önkabul, önyargı değildir.</p>
<p>Ön­yargı gerçek ortada olduğu halde onu tersyüz etmek veya çar­pıtmaktır. Bir anlamda delil varken gereğini yapmayıp başka yollara sapmaktır. Tabii şunu ifade edelim ki, önkabul ile ön­yargıyı ayırtetmek bazen zordur. Bunu ayırtetmenin en güzel yolu, onkabullerin sistemli ve tutarlı bir metoda dayanması gerektiği, önyargıların ise bunu gerekli görmemesidir. Delil karşısında hele bu delil kat’î olduğunda ısrarla inat etmek ön­yargılı olunduğunun önemli bir göstergesidir. Bu durum ki­şilerin ya duygularının ya da yaşadığı kültürel dünyanın et­kisi altında olduğu izlenimini uyandırır.</p>
<p>Burada en önemli soru şudur: İnsanlar önyargılı olduğu­nun farkında olmayıp önkabule göre hareket ettiklerini söy­lerlerse ne olacaktır? Zira hiçkimse “ben önyargılı biriyim” demez. Bir önkabule, yani bir metoda göre hareket ettiğini söyler. Ya da şöyle diyelim: Benim önkabulle, başkasının ön­yargıyla hareket ettiğinin ölçüsü nedir? Benim bakışımın ön­kabule dayanıp isabetli olduğunu, başkasının bakışının önka­bule dayanmayıp isabetsiz olduğunu söyleyebilmenin garantisi nedir? Benim önkabulumun doğru olduğunun göstergesi ne­dir? Benimki kadar başkasının önkabulleri de doğru olamaz mı? Şunu da sorabiliriz: Bilim adamları topluluğunun para­digmaları var dedik. Bir paradigmanın doğru diğerinin yanlış olduğunun göstergesi nedir? Buna aşağıda değineceğiz.</p>
<p><strong>3.</strong>Kur&#8217;an&#8217;ı anlamada dolaylı muhataplar ortaya çıkınca çe­şitli görüşler de zuhur etmiştir. Hem fıkhı hem de kelamı sa­hada farklı düşünenler ortaya çıkmıştır. Bunların hepsinin Kur&#8217;an&#8217;a bir bakışı vardır. Mesela hariciler, mutezile, şia vs. böyledir. Ehl-i sünnet de aynen bunlar gibi sonradan ortaya çıktı denemez. Tarih olarak sistemleşmesi sonra olsa bile ehl-i sünnet Hz. Peygamber ile başlayan, sahabe ile aktarılan, ta- biun ile sürdürülen bir ana akımı, ana gövdeyi temsil etmek­tedir. Diğer fırkalar bu ana gövdeden ayrılmış, kopup başka yollara sapmıştır. Mesela müslümanlar arasında yaşanan savaş­larda kan dökülmüş, bu da büyük günah meselesini gündeme getirmiştir. İlk defa hariciler büyük günah işleyenin kafir ol­duğunu söyleyerek hatta bununla kalmayıp Hz. Ali gibi birini tekfir ederek, İslam toplumunda büyük tartışmalara sebep ol­muştur.</p>
<p>Bunların zıddına mürcie gibi başka görüşler ve böyle olan ne kafir ne de mü’mindir diyen mutezile baş göstermiş­tir. Bunlar karşısında ehl-i sünnet eli kolu bağlı durmamış, konuşmak, meseleyi halletmek istemiştir. Ehl-i sünnete göre sahabeden devralınan anlayışta günah işleyen kişilere müslüman muamelesi yapıldığı gözlemlenmiştir. Toplumda hakim olan düşünce bu idi, ama ne zaman ki, hariciler ortalığı ka­rıştırdı, ehl-i sünnet, toplumda hakim olan düşünceyi delil- lendirmek istemiş ve ayet ve hadislere müracaat etmiştir. Bu­nun bir örneği de kader meselesidir. Emeviler dönemine kadar kader müslümanlar tarafından kabul ediliyordu. Kısmen tar­tışmalar olsa bile kader hakkında fazla konuşulması istenmi­yordu. Allah ve resulunun kaderle ilgili açıklamaları yeterli görülüyordu. Ne zaman ki, emeviler yaptıkları zulümleri meşrulaştımak için kadere sığındılar, işte o zaman tartışmalar da başlamış oldu. Mutezile emevilere karşı İsyanı meşrulaştır­mak için kaderin insanın kendi elinde olduğunu, yani kulun fiillerini kendisinin yarattığını ileri sürdü. Öbür tarafta ceb­riye (emevı zulmune karşı çıksa bile) insanın rüzgarın önünde yaprak gibi olduğunu iddia etti.</p>
<p>Bu düşünceler sonradan ortaya çıktı. Bu zamanlara kadar toplum kadere inanıyor, fakat ka­deri fazla tartışmak istemiyordu. Bu tabloyu gören ehl-i sün­net alimleri hem emevi zulmunu eleştirebilmek hem de ka­der inancını koruyabilmek için tedbirler almaya başlamıştır. Onun için de şu formülü geliştirmiştir: İnsan niyet ve irade­siyle fiili tercih eder, bu açıdan fiilinden sorumludur, ama fi­ili kendisi yaratamaz, çünkü herşeyi yaratan Allah’tır. Tabii bu çerçevede ayet ve hadislere yönelmiş, onları mezkur anla­yış çerçevesinde yorumlamışlardır.</p>
<p>Bu noktada asıl sorumuza dönelim, ama iki soru sorarak:</p>
<p><strong>1.</strong>O ki, önkabul veya paradigma gereklidir, bu durumda her bilim topluluğu önkabul veya paradigmaya sahip olduğunu iddia ederse birinin isabetli, diğerinin isabetsiz olduğunu neye göre söyleyeceğiz? En yalın anlatımıyla ehl-i sünnetin isabetli; mutezile veya şianın isabetsiz önkabul veya paradigmaya sa­hip olduğunu nerden bileceğiz?</p>
<p>Bu sorunun cevabı hesabı verilebilir önkabullere sahip ol­maya ve bir de Kur’an-Peygamber-sahabe arasında kurduğu­muz ilişkiye bağlıdır. Din bir aktarım işidir. Tebliğ bunu ifade etmektedir. Önce peygamber dini öğrenmiş, sahabeye aktar­mış, sonra sahabe peygamberden öğrendiği dini müteakip ku­şaklara nakletmiştir. Bu üç unsurun dindeki yerini Kur&#8217;an ta­yin etmiştir. Sahabenin dahi dindeki yeri önemlidir. “Sahabe kişilerden oluşuyor, bunlar melek değil, dinle ne ilgileri var!” denemez. İşte zaten bu da önkabullere dayanır. Sahabeyi Allah Övmüştür. Burada üzerinde duramayacağımız kadar çok ayet ve hadis vardır.</p>
<p>Sahabenin dinî hassasiyeti de tarihsel bir va­kıa olarak bilinmektedir. Allah onları en hayırlı ümmet olarak tavsif etmiş, onlardan razı olduğunu beyan etmiştir. Sahabe bize dini öğreten, nakleden ilk nesildir. Onu dinden çekip al- dığınızda ortada din diye bir şey kalmaz. Bu, bir önkabuldur. Bu önkabulun doğruluğu neye dayanmaktadır? Delile. Ondan da önemlisi, kat’î delile, icmaya, tevatüre. Yoksa zannî delile dayalı önkabullerin ömrü çok fazla değildir. Eğer onlar biraz ömürlü oluyorlarsa sebebi ilıuî delil değil, sosyolojik ve psiko­lojik, tarihsel bir takım sebeplerdir. İşte bunlar da bize önka­bullerin aslında önyargılara dönüşebileceğinin kanıtıdır. O za­man demek ki, bu üç unsur arasında kurulacak sağlıklı ilişki, kabul edilecek önkabullerin de isabetli olup olmadığını gös­terecektir. Bu ilişki hem nakle dayanmak hem de aklen inşa edilmek zorundadır. Şimdi örnekler üzerinden meseleyi gö­relim. Mesela şu önkabuller;</p>
<p>Kur’an eksiktir.</p>
<p>Kur&#8217;an evrensel değildir.</p>
<p>Peygamber vahyi mefhum olarak almış, tarihsel duruma kendi formüle ederek uygulamıştır.</p>
<p>Yeniden dirilip azap görmek yoktur.</p>
<p>Peygamber sadece Kur&#8217;an&#8217;ı tebliğ etmekle yükümlüdür, başka bir görevi yoktur.</p>
<p>Dinî metinleri anlamada mutlak doğrudan bahsedilemez. Hakikat izafidir.</p>
<p>Sahabe Kur&#8217;an&#8217;ı anlamamıştır.</p>
<p>Sahabe, yalancı sahtekâr olup adil değildir.</p>
<p>Ümmet, yanlış üzerinde birleşebilir.</p>
<p>Büyük günah işleyen ebedî cehennemde kalacaktır. Cennet ve cehennem ebedî değildir.</p>
<p>Deliller Kur’an ve akıldır.</p>
<p>Kur’an’ı anlamada zannî de olsa akıl esastır.</p>
<p>Mütevatir hadis yoktur, olsa bile delil değildir. Haber-i vahid ile hiçbir şekilde amel edilemez.</p>
<p>Şimdi bu önkabulleri uzun uzadıya anlatacak değiliz. Bu önkabulleri isabetli kabul edebilir miyiz? Ya da diğer önka­buller gibi bunları da nötr sayabilir miyiz? Hem isabetli hem de nötr sayamayız. Neden? Çünkü bunların kabul edilmesi halinde din, din olmaktan çıkar. Bunu niçin söylüyoruz? Bütün bunların hepsi naklen aktarılarak ve aklen tartışılarak ke­sinlikleri ortaya konulmuştur. Dikkat edilirse sayılanların hepsi kat’î bilgiyle alakalıdır. Yani önkabullerimiz kat’î bilgiye kar­şıt olarak benimsenmiştir. Şayet yukarıda sayılan önkabuller zannî bilgi üzerinden inşa edilseydi, kabul edilmeleri müm­kün olurdu. Ama ne var ki, hepsi kat’î bilgi hasıl etmektedir. O halde önkabullerimiz ile kat’î bilginin çatışması halinde ön- kabullerin çökmesi veya değiştirilmesi gerekmektedir. Burada en fazla şu söylenebilir: “Ben bunların kat’î bilgi hasıl ettiğini sanmıyorum!” Bunu nerden çıkarıyorsunuz? Oysa bunlar nak­lin gereği kat’î bilgidirler. Akıl bazı bilgileri mümkün göre­bilir. Ama nakil ona sağlam veriyi verdikten sonra onun da nakle tabi olması gerekmektedir.</p>
<p>Bu bilgiler hem tevatürdür hem de haklarında icma vardır. Şimdi Kur&#8217;an&#8217;ın eksik olduğu iddiası vardır. Tevatür ve icma karşısında bu bilginin ne de­ğeri olabilir? Kur&#8217;an&#8217;ın evrensel olmadığını söylemek, naslara aykırı olduğu gibi Kur&#8217;an&#8217;ın son kitap oluşuyla da bağdaşma­maktadır. Yeniden dirilmeyi inkar etmek kat’î naslara aykırı­dır. Peygamberi sadece Kur&#8217;an&#8217;ı tebliğ etmekle görevli kılmak ümmetin icmaına aykırıdır. Dinî metinleri anlamada mutlak doğrunun olmadığı iddiasının sağlam temelleri yoktur. Ne­den? Eğer bu önerme, nutlak olarak söylenirse kendisiyle çe­lişir. Yok, eğer zannî olarak söylenirse zaten bir değeri yok de­mektir. Yani söyleyeni bağlar, İlim olmak bakımından değeri yoktur. Sahabenin Kur&#8217;an&#8217;ı anlamadığını söylemek kendi var­lığını, bir müslüman olarak varlığını inkar veya ayağına kur­şun sıkmak anlamına gelir.</p>
<p>Sahabenin yalancı olduğunu söy­lemek, Kur&#8217;an&#8217;a halel getirir ki, böyle bir şey olamaz. Ve liste böyle sürüp gider. Şimdi soralım: Bu önkabullerle bunların karşısında olan önkabuller bir tutulabilir mi? Bu önkabuller de diğerleri kadar isabetlidir denilebilir mi? Önkabul önkabuldür, bunun isabetlisi isabetsizi olmaz, hepsi birdir diye iddiada bulunulabilir mi? Elbette bulunulamaz. Böyle bir şeyi kabul etmek, kat’î bilgi karşısında zannî bilgiye de imkan tanımak­tır. Bu ise mümkün değildir. Güneşin doğudan doğmasına karşın, muhtemel batıdan da doğabilir denilebilir mi? Bütün parçasından büyük iken arada sırada parçanın bütünden bü­yük olabileceği söylenebilir mi? Yaratıcının tek olması karşı­sında, kainatı idare etmek kolay değil, bir kaç ilah da olabilir, denilebilir mi? Elbette denilemez. Zira kat’î bilgi karşısında zannî bilginin değeri yoktur. Mesele sırf önkabul belirlemek değil, bunu tutarlı ve sistemli hale getirmektir. Bu da sırf akılla değil ancak delillere itibar etmekle olur.</p>
<p>Delili dikkate alma­yan, yanlışta ısrar eden önkabuller önyargıya dönüşür. Delilsiz önkabuller, hele kat’îyyat karşısında zanna dayanan önkabul­ler çökmeye mahkumdur. Önkabuller de değişebilir, çökebi­lir. Paradigmalar da iflas edebilir, zamanları biter, yenileriyle yer değiştirir. Bunun nedeni nedir? Çünkü eski önkabul veya paradigmalar yeni kat’î bilgi karşısında zannî bilgi konumuna düşerler. Yani bir zamanlar onlar da kat’îydi veya öyle sanılı­yordu. Ama yeni gelişmeler onları değişime zorladı ve eskisi İflas etti. Kısaca kat’î delil karşısında zannî bilgi tutunamadı.</p>
<p>Şimdi bu son noktayı da ilgilendiren bir soru soralım:</p>
<p><strong>2.</strong>Önkabuller değiştirilebilir mi? Eski bir önkabulu bı­rakıp yeni şartlara uygun yeni önkabuller geliştirilebilir mi? Fakihin veya kelamcının önkabullerle hareket ettiğine yaptı­ğımız bu vurgu esasen hermenötik teoriyle ilgilidir. Bazılan buna dayanarak şöyle bir çıkarımda bulunabilir: “Fakih bir önkabule göre hareket ediyorsa şüphesiz bu önkabul beşerî ve zihnîdir. O halde günümüzün fakihleri de şartları dikkate alarak yeni önkabuller geliştirmek durumundadır.” Böyle bir zorunluluk var mıdır?</p>
<p>Hermenötik teoriler dikkate alınırsa veya paradigmatik dü­şüncenin doğasına bakılırsa sanki önkabullerin zamanla değiş­tirilmesi gerektiği gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Çünkü hem fizik alanda hem de sosyal alanda yeni gelişmeler olmakta, bu da paradigmayı değişime zorlamaktadır. Peki dinî alan söz konusu olduğunda değişim zorunlu mudur? Bur<u>ada </u> zorunluluktan değil, imkandan bahsetmek gerekir, imkanı be-lirleyen de ihtiyaçlardır. Mümkün diyoruz, ancak dinî metin­ler söz konusu olduğunda bunların doğasına uygun olarak önkabulleri değerlendirmeliyiz. Mesela burada iki alan ayırımı yapabiliriz. Naslarda doğrudan veya dolaylı vaki olan mese­leler var; bir de yeni meseleler vardır. Bizim bunlara dair be­lirlenmiş önkabullerimiz vardır. Bu önkabullere uygun olarak eski veya yeni meselelerimizi anlıyoruz, çözüyoruz. Meseleleri­mizi çözemediğimiz zaman ne yaparız? Gerçekten yeni ortaya çıkmış bir mesele söz konusu olduğunda eski önkabullerimiz bunu çözmeye yeterli değilse yeni önkabuller belirleyebiliriz. Yeni önkabuller yeni bakış açıları demektir. Bu da mümkün­dür. Örnek vermek gerekirse;</p>
<p>Dinde anayasa hazırlamak, kanun çıkarmak mümkündür. Bunlarla devleti yönetmek caizdir veya değildir.</p>
<p>Dinde ulus devlet mümkündür veya değildir. İslam Devleti söylemi dinen doğrudur veya değildir. Organ nakli caizdir veya değildir. Kağıt para, faiz-enflasyon, borsa&#8230;</p>
<p>Kasgo caizdir veya değildir.</p>
<p>İnternetle ilgili sorunlar&#8230;</p>
<p>Genetik bilimindeki gelişmelerin ahlakla ilişkisi, yapay zeka ve diğerleri&#8230;</p>
<p>Bunlara dikkatle bakıldığında yeni meseleler olduğu görülür. Bu konular tartışmaya açıktır, Hemen baştan bunlara “olmaz, caiz değil” demek mümkün değildir. Bunlar “Allahın alemi yoktan yaratması veya “namaz kılmanın farz olması” gibi me­seleler değildir. Yeni meselelerin çözümünde klasik önkabuller yeterliyse sorun yoktur. Ama yeterli değilse yeni önkabuller belirlemek mümkündür. Bu yeni önkabuller sorunların doğası gereği sosyoloji, psikoloji, siyaset ve tıp biliminden yardım almayı gerektirebilir. Bu durumdu her ilim adamı kabul ettiği önkabuller çerçevesinden “evet veya hayır” deme hakkına sahiptir. Zaten bu tür konularda önkabuller üç veya dördü geçmez. Alim sayısınca önkabul olmaz. Bu önkabuller çerçeve­sinde mesele tartışılır ve belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra uygulamaya geçilir. Uygulama söz konusu olduğunda çoğun­luğun görüşü dikkate alınır. Bu da aslında bir önkabuldur, Ama istikrarı bozmamak için böyle yapılır. Tabii çoğunluğun oyuna sunulacak konular zannî konulardır. Dinin içtihada ce­vaz verdiği alanlarla ilgilidir. Böyle meselelerde üç dört görüş ortaya çıktığında hangisinin uygulanacağına çoğunluk, yani meclisler karar verebilir.</p>
<p>Görüldüğü gibi konunun doğasına göre yeni önkabuller belirleyebiliyoruz. Ancak bu yeni önkabuller eski önkabul- lerin hepsini silip süpürecek konumda olmamalıdır. Neden? Çünkü biz dinî alanda konuşuyoruz ve bu alanda kat’î delil ve hükümlerimiz vardır. Yeni önkabuller kat’î hükümlerin teme­lini sarsıyorsa elbette onların meşruiyeti sorgulanacaktır. Onun için kat’î-zannî ayrımı burada da karşımıza çıkmaktadır ve ol­dukça önemlidir. Kat’î hükümler söz konusu olduğunda eski önkabullerimize göre hareket etmek; zannî hükümler söz ko­nusu olduğunda -gerekiyorsa- yeni önkabuller belirlemek zo­runludur. Zannî hükümler alanı esnektir. Fakat bu alan dahi şerbetçe hükümlerin değiştirileceği bir alan değildir. Bütün bunlar dinî hayatın istikrarı için elzemdir. Aksi takdirde yo­rum anarşisi ortaya çıkar. Burada şunu hatırlatmalıyım ki, yeni önkabuller belirleyen bazı müslümanlar eski önkabullerin ye­terli olmadığını ikna edici bir şekilde ortaya koyamamışlar­dır, Bu durumda klasik önkabullerimizin işlevselliği devam ediyor demektir. Yine örnekler verelim. Mesela şu önkabuller;</p>
<p>Laiklik gereklidir. Din, devlet işlerini belirleyici olmamalıdır.</p>
<p>Tarihselci yaklaşım İslam’ın sürdürülebilir oluşunun en sağlam metodudur.</p>
<p>Yeni meseleleri değerlendirmede insan hakları kuramı esas olmalıdır.</p>
<p>Metinleri anlamada özne özerk olmalıdır.</p>
<p>Düşüncenin önünü açmak için küfür, bidat ve dalalet gibi nitelemeler kullanılmamalıdır.</p>
<p>Dikkat edilirse bu önkabuller konuşulmaya başlanırsa bir çok tartışma kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Neden? Çünkü bunların hepsinin zannî hatta vehmî konulardan olması muh­temeldir. Evet, bunlar bir vakıa olarak toplumsal sorunlardır. Ama bunların çözümü ne kadar kendimiz kalacağız, ne ka­dar başka bir şeye dönüşeceğimiz ile ilgilidir. Bunların kabul edilmesi halinde kat’î ilkelerimizin ne kadar muhafaza edile­bileceği kaygısı ortaya çıkmaktadır. Onun için çok çeşitli açı­lardan bunlar tartışma konusu olabilmektedir. Bu da bu ön- kabulleri tartışılır hale getirmektedir. Örneğin insan hakları söylemini ele aldığımızda şunu demek mümkündür: Batı, bu söylemi kendi içinde tutarlı hale getirmiş ve tartışmıştır. Aynı şeyi biz yapabilecek miyiz? Eşcinselliğe özgürlük tanıyabilecek miyiz? Kürtaja her şartta evet diyebilecek miyiz? Batı, bunlara zamanında hayır demiştir, ancak kendi söylemleriyle baskı al­tına alınınca tutarlı olmak adına bunlara ruhsat vermiştir. Bir İslam toplumunda biz insan hakları diyerek bunu yapabilecek miyiz?</p>
<p>Demokrasiyi düşünelim. Babadan oğula şeklinde de­ğil de seçimle devlet başkanı seçmek klasik önkabullerimizle çatışmaz. Zira bu maslahata, reye dayalı zannî bir konudur. Ama bir İslam toplumunda pornografiye cevaz vermek, bir ateistin dinsizliği propaganda yapması için dernek kurmasına ruhsat vermek, ya da eşcinsellerin haklarını arama adına pro­paganda yapmasına özgürlük istemek, aynı şekilde içki sat­mak için ruhsat vermek, kamu alanında cinselliğin teşhirine izin vermek, Allah’a ve peygamberine karikatür veya fikir adı altında hakaret etmeye cevaz vermek düşünebilecek bir şey mi­dir? Ya da şöyle diyelim: Elbette düşünülebilir de uygulanma­sına izin verilebilecek midir? Elbette birileri bunu demokrasi adına kabul edebilecektir. Zira demokrasiyi önkabulu haline getirmiştir. Ancak bir çok açıdan bunların meşruiyetinin sor­gulanması onları tartışılır hale getirmektedir. Tartışılır olan şeyler zannî konulardır. Zannî olan konular ise topluma mal edilemez. Kişinin kendisinde bir düşünce olarak kalır.</p>
<p>Konuyu biraz uzattığımın farkındayım. Burada bir üst ön- kabuller manzumesi olarak ehl-i sünnetin yaklaşımını örnek olsun diye takdim etmek istiyorum. Ehl-i Sünnet’i diğer fır­kalardan ayıran temel unsurlar nedir, diye sorulduğunda şu cevabı vermek mümkündür:</p>
<p><strong>a</strong>.Meseleleri Kur’an, sünnet, icma ve kıyas delilleri çerçe­vesinde çözümlemeleri. Kıyasın çözemediği sorunları istihsan, maslahat, örf gibi tali delillerle halletmeleri. Tabii bu konu­larda, özellikle detaylarda bazen ihtilafın olması kaçınılmazdır.</p>
<p><strong>b.</strong>Kur’an’ı anlamada sünnete başvurmaları. Haber-i vahidleri kabul etmeleri. Tabii neyin sünnet olacağı konusunda haber-i vahidden kaynaklanan ihtilafların da olduğu belir tümelidir. Ancak bu durum büyütülecek ve sistemi etkileye­cek cinsten değildir. Dikkat edilirse temel noktalarda birleşilmekte, ayrıntıya inildikçe ihtialaflar başgöstermek, önkabuller çeşitlenmektedir. Bu da doğaldır, zira ortada zannî durumlar var demektir.</p>
<p><strong>c.</strong>Kur’an ve sünneti anlamada sahabeye başvurmaları. Biri ötekinden daha fazla başvursa bile sahabenin dini anlama ve aktarmadaki rolü tartışmasızdır. Burada en önemli husus sa­habenin icmaldir. Burada tartışma yoktur. Ama sahabenin ih­tilafında veya bir kaç sahabinin merfu bir hadise aykırı dav­ranışlarında nasıl bir yol izleneceği İhtilaflıdır.</p>
<p><strong>d</strong>.Sahabenin adaletinin kabulü. Bu çerçevede sahabeye hürmet etmek ve onları yalancılık veya sahtekarlıla itham etmemek. Bu temel bir önkabuldur. Sahabenin hata yapabile­ceğini kabul ile sahabenin adaleti farklı konulardır.</p>
<p><strong>e.</strong>Nakil-akıl meselesinde dengeli yaklaşım. Nakil lehine aklı; akıl lehine nakli cerhetmemek. Her ikisine hakkını ver­mek. Burada günümüzdeki yanıltıcı bir söyleme dikkat çek­mek isterim. Buna göre denilir ki, kelamcılarımız akıl-makil çeliştiğinde aldı takdim ediyorlar. O halde biz de olgu ile va­hiy çeliştiğinde olguyu esas almalıyız. Bu eksik bir anlatım­dır, ama sonuçları vahim olabilmektedir. Oysa maksat kat’î aklî delil ile zannî naklî delil çeliştiğinde kat’î aklî delili tak­dim etmektir.</p>
<p><strong>f.</strong> Kader meselesinde orta yol. Kul, kasib; Allah haliktır. Türkçe ifade edersek kul yapan; Allah yaratandır.</p>
<p><strong>g</strong>.Allah her şeyi yoktan yaratandır. Ezelî ve ebedî olan Al­lah’tır. Allah’ın dışında herşey hadistir. Allah ile birlikte olan bir alemden/alemin kıdeminden bahsedemeyiz.</p>
<p><strong>h</strong>.Hadis-re’y meselesinde dengeli yaklaşım. Bazen birbirini anlayamamaktan kaynaklanan sert tartışmalar yaşanmış olsa da süreç içerisinde orta yol bulunmuştur. Hadissiz re&#8217;y, re&#8217;ysiz hadis istikamet bulamaz, anlayışı hakim olmuştur.</p>
<p><strong>i.</strong>Zorunlu olmadıkça te’vile gitmemek. Lafzın zahirini terketmeyi gerektirecek bir karineyi gözetmek. Tabii bu ko­nularda ihtilaf kaçınılmazdır. Zira nasların delaleti zannî ise içtihad söz konusu olacaktır.</p>
<p><strong>k</strong>.İtikadî meselelerde Kur’an’ın zahirini fazla zorlamamak. Allah’ın dediğiyle yetinmek. Aklı aşan, gaybî konularda fazla yorum yapmamak. Halef kelamcıları Allah’ın sıfatları konu­sunda tevil yapmak durumunda kalmışlardır. Kendi önkabulleri açısından bu ayetlerin delaletini zannî kabul etmişlerdir. Gaybî meselelerde ise tevilden olabildiğince kaçınmışlardır.</p>
<p><strong>l.</strong>İtikadî meselelerde Kur&#8217;an ile sünneti birlikte göz önünde bulundurmak. İtikadî meselelerin zan üzere bina edilemeyeceği konusunda bid’at fırkalarla ittifak sağlanmış olsa da inancın tali meselelerinde hadislerden yararlanılmıştır, özellikle Kur&#8217;an’ın zahiriyle hadisler arasında uyum olduğunda hadisleri kabul et­miş, gereksiz yere Kur&#8217;an&#8217;ı tevil yoluna gitmemişlerdir.</p>
<p><strong>m.</strong>Tekfiri bir silah olarak kullanmamak. Bir insan kıble ehli ise onu tekfirden uzak durmak. Bu, Ehl-i Sünnet’in kuşa- tıcılığının da bir gereğidir. Tabii taassuptan kaynaklanan bazı ithamların varlığı beşerî zaaflarımızın bir sonucu olsa gerektir.</p>
<p><strong>n.</strong>Yanılmaz alim, şeyh, masum imam anlayışını reddet­mek. Allah ve peygamber dışında tartışılmaz hiçbir otorite ka­bul etmemek. Buna sahabe de dahildir. Ancak sahabenin icmaı farklıdır. Sahabenin icmaını dahi ikiye ayırmak gerekir: Da­yanağı nas ve dayanağı maslahat olan icma. Tartışılmaz olan dayanağı nas olan icmadır. Hal böyle olunca bu ilke, herşeyin İlmî ölçüler içerisinde tartışılmasını gerekli kılmaktadır. Tabii pratikte halk arasında yanlış telakkilerin ortaya çıkması Ehl-i Sünnet’in suçu değildir.</p>
<p><strong>o.</strong>Bilgi kaynaklarını sağlıklı ve dengeli olarak belirlemek. Bunlar, akıl, duyu ve haberdir. Hiçbiri diğeri lehine terkedi- lemez. Ancak aralarındaki ilişki de İlmî ölçüler içerisinde ku­rulmalıdır. İlham konusu bazen tartışma konusu olduysa da objektif bilgi kaynağı olmadığı konusunda ittifak sağlanmış­tır. Bu, bir açıdan tamamen reddedenler ile bilgi kaynağı ka­bul edenler arasında bir orta yoldur.</p>
<p><strong>p.</strong>Dinî meseleleri çözmenin yöntemi içtihaddır. İçtihad kapısı her zaman açıktır. Kapandığına dair söylemler sosyo­lojik gerekçelidir. îçtihad zannî delillerle ilgilidir. Nassa da­yalı kat’ı deliller ve hükümler içtihadın konusu olmaz. Muhte­melen içtihadın bu yapsısından dolayı, bugün içtihadın çağdaş meseleleri çözmede yeterli olmadığını dillendirenler olmuştur. Zira içtihada dayanıyorsak çağdaş herşeyi meşru hale getire­miyoruz! içtihad ehil alimlerin işidir. îçtihad, Önemlidir, fa­kat içtihad yabancı kültürleri meşrulaştırma aracı olarak da kullanılamaz.</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Akıl ve Nakil,syf:210-227</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/onkabuller-ehl-i-sunnet-mutezile-sia-modernizm/">Önkabuller: Ehl-i sünnet, mutezile, şia, modernizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/onkabuller-ehl-i-sunnet-mutezile-sia-modernizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehl-i Sünnetin İtikadi Alandaki Mutedil Yaklaşımı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-itikadi-alandaki-mutedil-yaklasimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-itikadi-alandaki-mutedil-yaklasimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Nov 2019 07:17:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akâid ve Kelâm Bahisleri]]></category>
		<category><![CDATA[1. Ehl-i Sünnetin Ulûhiyyet (Tanrı) Tasavvuru]]></category>
		<category><![CDATA[İman ve amel ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnetin Âhiret tasavvuru]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnetin İtikadi Alandaki Mutedil Yaklaşımı]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnetin Kur’an Tasavvuru]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnetin Nübüvvet Tasavvuru]]></category>
		<category><![CDATA[Kader ve sorumluluk ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23448</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dün paylaştığım yazıda ehl-i sünnetin tarih boyunca mutedil bir yaklaşımı benimseyen, bünyesinde farklı grupları barındıran bir şemsiye kavram olduğundan söz etmiştim. Bu söylemin kuru bir slogan olmadığını ortaya koyma sadedinde bu yazıda ehl-i sünnetin mutedil yaklaşımının itikat (usulüddin) alanındaki tezahürlerinden söz edeceğim. (Kısmetse bir başka yazıda ehl-i sünnetin usul-i fıkıh alanındaki ortayolcu yaklaşımının temel özelliklerini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-itikadi-alandaki-mutedil-yaklasimi/">Ehl-i Sünnetin İtikadi Alandaki Mutedil Yaklaşımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/mezhepler-ehli-sunnet.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22294 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/mezhepler-ehli-sunnet.jpg" alt="" width="414" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/mezhepler-ehli-sunnet.jpg 625w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/mezhepler-ehli-sunnet-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/mezhepler-ehli-sunnet-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 414px) 100vw, 414px" /></a></p>
<p>Dün paylaştığım yazıda ehl-i sünnetin tarih boyunca mutedil bir yaklaşımı benimseyen, bünyesinde farklı grupları barındıran bir şemsiye kavram olduğundan söz etmiştim. Bu söylemin kuru bir slogan olmadığını ortaya koyma sadedinde bu yazıda ehl-i sünnetin mutedil yaklaşımının itikat (usulüddin) alanındaki tezahürlerinden söz edeceğim. (Kısmetse bir başka yazıda ehl-i sünnetin usul-i fıkıh alanındaki ortayolcu yaklaşımının temel özelliklerini ele alacağım.)</p>
<p><strong>1. Ulûhiyyet (Tanrı) Tasavvuru</strong></p>
<p>“Allah’ın sıfatları, zatının ne aynısı ne de gayrısıdır.”</p>
<p>Allah’ın sıfatları konusunda tarih boyunca iki uç yaklaşımın bulunduğu görülür. Bir tarafta “aşırı tenzihçi” bir yaklaşımla Allah’ı sıfatlarından soyutlayarak bir tür “zihinsel ide” haline dönüştüren yaklaşımlar, diğer tarafta ise “teşbihçi” bir yaklaşımla Allah’ın sıfatlarını Allah’tan bağımsız / otonom varlıklar gibi yahut insanlarda bulunan sıfatlar gibi tasavvur eden yaklaşımlar…</p>
<p>Ehl-i sünnete göre Allah bir takım özellik ve vasıflara sahiptir. Allah’ı nitelemek üzere kullandığımız vasıfların kimileri insanları nitelemede de kullanılan vasıflardır. Mesela “gören”, “duyan”, “bilen”, “güç yetiren”, “dileyen” vb. Tevhidi zedelediği düşüncesiyle bu sıfatları Allah’tan soyutlayıp Allah’ın fiilleri olarak nitelemek tenzihte aşırıya kaçıp Allah’ı kavramsal bir varlık gibi tasavvur etmeye yol açar. Tarihte “İslam filozofları” adı verilen grubun önemli bir bölümü ile Mutezile bu görüşü benimsemiştir. Buna karşılık Allah’ın sıfatlarını sanki Allah’tan bağımsız varlıklarmış yahut da insanlardaki ile birebir aynı özellikteymiş gibi tasavvur etmek ise “insan biçimci [antropomorfist] tanrı” söylemine yol açacaktır. Birisi soyutlamada, diğeri ise somutlaştırmada aşırıya kaçmaktır.</p>
<p>Ehl-i sünnete göre Allah (c.c.) bir takım vasıflara sahip olmakla birlikte bu vasıflar Allah’tan bağımsız varlığa sahip olmadığı gibi insanlarınkinden de tamamen farklıdır. Allah&#8217;ın sıfatları kabul edilir, ama teşbihe kaçılmaz. (İsbat bilâ teşbih, tenzih bilâ ta&#8217;tîl)</p>
<p><strong>2. Nübüvvet Tasavvuru</strong></p>
<p>“Peygamberler masumdur. Peygamberler dışındaki insanlarda ismet vasfı yoktur.”</p>
<p>Peygamberler konusunda iki aşırı yaklaşımdan söz edilebilir. Bunlardan birisi peygamberlerin vahiy alma ve bunu topluma duyurma dışında diğer insanlardan hiçbir farkının olmadığını kabul eder. Buna göre peygamberler de tıpkı diğer insanlar gibi günahlar işleyebilirler, onların bu konuda herhangi bir ayrıcalığı yoktur. Bunun tam karşısında yer alan tasavvura göre ise peygamberler dışında başka masum şahısların varlığı kabul edilir. İsnaaşeriyye Şia’sında 12 imamın masum kabul edilmesi, kimi aşırıya kaçan Sufi çevrelerde şeyhlerinin masum gibi kabul edilmesi buna örnek olarak verilebilir.</p>
<p>Ehl-i sünnete göre ise peygamberler masum olup bunlar dışında masum olan kimse yoktur. Peygamberlerin ismet vasfının boyut ve sınırları konusunda ehl-i sünnetin kendi içinde farklı görüşler bulunmaktadır. Bunun boyutunu büyük, küçük bütün günahları ve peygamberlik öncesi ve sonrası ile peygamberin bütün hayatını kuşatacak şekilde geniş tutanlar olduğu gibi sadece peygamberlik dönemi ve tebliğ vazifesi ile sınırlandıranlar da bulunmaktadır.</p>
<p><strong>3. Âhiret tasavvuru</strong></p>
<p>“Âhirette nimet ve azap hem ruh hem de bedene yöneliktir. Âhirete ilişkin anlatılarda teşbih ve mecazlar da söz konusudur.”</p>
<p>Âhirete ilişkin dinî bildirimlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda iki uç yaklaşım bulunmaktadır. Bir yanda bu anlatıların tümünün mecaz olduğunu, âhirette cismanî dirilişin gerçekleşmeyeceğini, nimet ve azabın yalnızca ruha yönelik olduğunu savunan filozoflar, yine âhirete ilişkin bildirimlerin önemli bir kısmını (sırat, mizan, amellerin tartılması, Allah’ın görülmesi vb.) mecaza yoran Mutezile, diğer taraftan âhirete ilişkin bildirimleri tıpkı bu dünya gibi tasavvur eden yaklaşımlar yer alır.</p>
<p>Ehl-i sünnete göre âhirette cismânî diriliş haktır. Nimet ve azap hem beden hem de ruha yönelik olacaktır. Bununla birlikte âhirete yönelik olarak nasslarda yer alan bildirimlerin gerçekte ne ifade ettiğini yalnızca Allah bilir. Zira bu nasslarda müteşâbih anlatımlar bulunmaktadır. Orada Allah’ı görmek vardır ama bu görme dünyadaki görme olayından tamamen farklıdır. Mahşer meydanında mizan vardır ama bu mizan dünyada bildiğimiz terazi gibi değildir. Cennette meyveler vardır ama bu meyveler sıfat, nitelik vb. bakımından dünyada bildiğimiz gibi değildir.</p>
<p><strong>4. Kur’an Tasavvuru</strong></p>
<p>“Kelâm-ı nefsî kadimdir, kelâm-ı lafzî ise hâdistir.”</p>
<p>Bazılarına göre Allah’ın kelamı olan Kur’an hem manası, hem de lafzıyla ezelîdir. Bunun tam karşısında yer alan bir gruba göre ise Kur’an hem manası hem de sözcükleriyle birlikte sonradan yaratılmış ve meydana getirilmiştir. Bazı Haşevîler ilk görüşü savunurken Mutezile ikinci görüşü savunmuştur.</p>
<p>Ehl-i sünnetin konuya ilişkin görüşü ise sonraları kelam-ı nefsî ve kelâm-ı lafzî ayrımı esas alınarak ortayolcu bir şekilde ortaya konulmuştur. Buna göre Kur’an, Allah’ın kelam sıfatının bir tezahürüdür. Allah’ın kelam sıfatı ezelî bir sıfattır. Bu sıfattan zuhur eden Kur’an’ın anlamları da ezelîdir. Buna karşılık Kur’an’ın insanlık âleminde tezâhür ettiği şekliyle Arapça kelime ve cümleler, ifade kalıpları ezelî değil sonradan meydana gelmiş varlıklardır. Arap dili tarihin belirli bir döneminde oluşmuş, Kur’an’da tarihin belirli bir döneminde bu dil ile muhataplarına hitap etmiştir.</p>
<p>Ehl-i sünnetin bu orta yolcu yaklaşımı, Allah’ın kelam sıfatını bir fiil olarak görüp sonradan meydana gelmiş gibi kabul eden Mutezile’den ayrıldığı gibi Arap dilini ezelî bir dil olarak gören, o dilde ifade edilmiş kelime ve kalıplara da ezelîlik atfeden yaklaşımdan da ayrılmaktadır.</p>
<p><strong>5. İman ve amel ilişkisi</strong></p>
<p>“Amel imanın bir cüzü / parçası değildir ama imanın güçlenmesi ve zayıflanmasında etkilidir.”</p>
<p>Hâricîler ve Mutezile ameli imanın bir parçası olarak görmüşler, bunun sonucunda amelde kusuru bulunan (büyük günah işleyen) kimseyi ya kâfir veya fâsık olarak tanımlamışlardır. Buna karşılık Mürcie iman ettikten sonra amelin öneminin olmadığını söyleyerek iman ile amel arasındaki bütün bağı koparmışlardır.</p>
<p>Ehl-i sünnet ameli imanın bir parçası görmemekle birlikte imana uygun amel (salih amel) yapmanın imanı güçlendirdiğini, buna karşılık imana aykırı ameller (büyük günahlar) işlemenin ise imanı zayıflattığını kabul ederek orta yolu bulmuşlardır. Ehl-i sünnete göre inkâr söz konusu olmadıkça büyük günah işleyen kâfir değildir. Ama büyük günahları işlemek imanı zayıflatır.</p>
<p>Ehl-i sünnet, inkâr söz konusu olmadığı sürece büyük günah işleyenleri tekfir etmemek suretiyle kucaklayıcı bir tavır sergilemiş, diğer yandan ameli imanın güç ve zaafına etki eder bir yapıda görmek suretiyle de ahlaklı ve erdemli bir hayatın önemine vurgu yapmış, iman ile ahlakın birbirinden ayrılmasına izin vermemiştir.</p>
<p><strong>6. Kader ve sorumluluk ilişkisi</strong></p>
<p>&#8220;Allah yaratır, kul tercih eder.&#8221;</p>
<p>Kâinatta meydana gelen her şeyi Allah ezelî ilmiyle bilmekte, iradesi ile dilemekte, kudretiyle yaratmaktadır. Bu yönüyle kulların fiillerini de Allah bilmekte, dilemekte ve kudretiyle yaratmaktadır. Bununla birlikte kullar, sorumluluğun söz konusu olduğu fiilleri kendi iradeleriyle tercih etmekte, bu konuda herhangi bir baskı altında bulunmamaktadırlar. Allah kulların fiillerini bilmekte ama bu fiilleri kendisi belirlememekte, belirlemeyi kula bırakmaktadır. Kul da bu tercihi (kesb) sebebiyle sorumlu olmaktadır.</p>
<p>Kaderiyye denilen mezhebe göre kulların fiilleri Allah tarafından değil bizzat kulların ilim, irade ve kudretiyle meydana getirilmektedir. Kul, kendi fiillerini hem tercih etmekte hem de meydana getirmekte (yaratmakta)dır. Kulun sorumlu olması da bu yönüyledir. Bunun tam karşısında yer alan Cebriyye’ye göre ise kulun ne irade etme ne de meydana getirme gücü bulunmayıp her şey Allah tarafından meydana getirilmekte, kulun kesbi (tercihi) de halkı (yaratması) da bulunmamaktadır.</p>
<p>Ehl-i sünnet kesbi kula, halkı Allah’a ait kabul etmek suretiyle hem Allah’ın yaratıcılıktaki tekliğini ve eşsizliğini kabul etmiş hem de kulun sorumluluğunu kabul etmiştir.</p>
<p><strong>7. Siyaset Anlayışı</strong></p>
<p>“Halife ümmeti temsil eder. Gerektiğinde azledilir.”</p>
<p>Şiaya göre halife / imam Allah tarafından tayin edilmiştir. Ona isyan Allah’a isyandır. Dolayısıyla halifenin azli diye bir şey söz konusu olamaz. Buna karşılık Hâricîlere göre ümmetin bir halifesinin olması zorunlu olmadığı gibi şayet bir halife mevcut ise büyük günah işlediğinde ona karşı isyan edip onu görevden almak vacip olur.</p>
<p>Ehl-i sünnete göre hilafet dinî değil siyasî bir kurumdur. Yani halifeyi Allah değil ümmet belirler. Halife dinin değil ümmetin temsilcisidir. Yaptıkları dini bağlamaz. Halife masum olmadığından yanlış da yapabilir. Halifenin büyük günah işlemesi otomatik olarak onu kâfir kılmaz, azledilmesini gerektirmez. Halifenin fıska düştüğü her durumda ona isyan etmek ümmetin birlik ve dirliğini zedeler, düşman karşısında onu zaafa uğratır. Bu konuda maslahata riayet edilir. Vallahu a&#8217;lem.</p>
<p>(Soner Duman/9.Ramazan.1439/25.Mayıs.2018/Cuma)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-itikadi-alandaki-mutedil-yaklasimi/">Ehl-i Sünnetin İtikadi Alandaki Mutedil Yaklaşımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-itikadi-alandaki-mutedil-yaklasimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehl-i Sünnet&#8217;in Ortaya Çıkışı ve Karakter Özellikleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-ortaya-cikisi-ve-karakter-ozellikleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-ortaya-cikisi-ve-karakter-ozellikleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Jun 2019 13:43:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in Karakter Özellikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in Ortaya Çıkışı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22593</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Fırkalar içinde bir fırka&#8221;dan mı, yoksa müsemmanın isimden önce var olması durumundan mı bahsetmemiz gerektiği sorusunu cevaplamadan Ehl-i Sünnet üzerine yapılacak tahlil ve değerlendirmeler hep önemli bir eksiklik ile malul bulunacaktır. Ehl-i Sünnet&#8217;in &#8220;fırkalar içinde bir fırka&#8221; olduğunu söylemek, ancak tarihî durumu önyargılı okumakla mümkündür. Söz gelimi şu doğrultudaki tesbitler böyle bir okumanın ürünüdür: Önce [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-ortaya-cikisi-ve-karakter-ozellikleri/">Ehl-i Sünnet’in Ortaya Çıkışı ve Karakter Özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/ebubekir-sifil_1.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22594 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/ebubekir-sifil_1.jpg" alt="" width="519" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/ebubekir-sifil_1.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/ebubekir-sifil_1-600x340.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/ebubekir-sifil_1-300x170.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/ebubekir-sifil_1-768x435.jpg 768w" sizes="(max-width: 519px) 100vw, 519px" /></a></p>
<p>&#8220;Fırkalar içinde bir fırka&#8221;dan mı, yoksa müsemmanın isimden önce var olması durumundan mı bahsetmemiz gerektiği sorusunu cevaplamadan Ehl-i Sünnet üzerine yapılacak tahlil ve değerlendirmeler hep önemli bir eksiklik ile malul bulunacaktır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet&#8217;in &#8220;fırkalar içinde bir fırka&#8221; olduğunu söylemek, ancak tarihî durumu önyargılı okumakla mümkündür. Söz gelimi şu doğrultudaki tesbitler böyle bir okumanın ürünüdür: Önce Şia ve Haricîlik tarih sahnesine çıktı; bunları Cebriye, Mu&#8217;tezile… izledi. Bunların sebebiyet verdiği kargaşa ortamı içinde toplumun birlik-bütünlüğünü sağlama temel gayesiyle hareket eden bir başka akım daha zuhur etti ki, kendisine Ehl-i Sünnet diyen bu grubun temel karakteri &#8220;mevcudu meşrulaştırma&#8221; anlayışıydı…</p>
<p>Bu tür bir okuma biçiminin &#8220;önyargılı&#8221; olarak tavsifi şuraya dayanmaktadır: Eğer bu fırkaların oluşum ve gelişim dönemlerinde Ümmet bu fırkalardan ibaret idiyse –ki Ehl-i Sünnet&#8217;in sonradan ortaya çıkmış &#8220;tepkisel&#8221; bir fırka olduğu tezi bu tesbite dayanmaktadır–, bu fırkalardan hangisinin söylemleri Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sahabe&#8217;ye aktardığı İslam olarak değerlendirilmelidir? sorusunun ikna edici ve sahici bir cevabı yoktur!</p>
<p>Şu bir gerçek ki, bu fırkaların &#8220;kurgulayıp&#8221; savunduğu modellerin her biri aslında birer &#8220;din anlayışı&#8221;dır ve bunların birbiriyle bağdaşması mümkün değildir.</p>
<p>Daha önce de değişik vesilelerle vurgulamaya çalışmıştım: Bütün bu fırkaların, söylemlerini Kur&#8217;an ayetleri üzerine inşa etmiş olması son derece önemli bir noktadır. Sünnet&#8217;ten tecrit edilmiş bir Kur&#8217;an anlayışının toplumu nerelere götüreceği ve ortaya kaç türlü farklı &#8220;İslam&#8221;ın çıkmasına müncer olacağı bu noktaya dikkat edilerek görülebilir.</p>
<p>Acaba Sahabe ve onların yetiştirdiği Tabiun bütün bu değişik &#8220;İslam&#8221; telakkileri karşısında nasıl bir pozisyon almıştı? Tefsir&#8217;in, Hadis&#8217;in Fıkh&#8217;ın, kısacası İslamî ilimlerin Sahabe&#8217;den Tabiun&#8217;a, onlardan Etbau&#8217;t-Tabiîn&#8217;e hoca-talebe ilişkisi içinde aktarıldığını biliyoruz. Bu meyanda &#8220;itikad&#8221;ın ihmal edilmiş olduğu söylenemeyeceğine göre, Sahabe ve Tabiun&#8217;un bu sahada da belirgin bir tavrının, çizgisinin, etkisinin var olduğunu kabul etmek durumundayız.</p>
<p>Mekke ve Medine&#8217;yi merkez kabul edip parantez içine alacak olursak, el-Kevserî&#8217;nin tesbitine göre Irak –bilhassa Kûfe– bölgesinde tavattun etmiş olan 1500&#8217;ü aşkın, es-Süyûtî&#8217;nin tesbitine göre Mısır&#8217;da tavattun etmiş bulunan 300&#8217;ü aşkın sahabenin ve onların yetiştirdiği binlerce alim tabiinin işbu fırkaların görüş ve iddiaları karşısında &#8220;derin bir sessizliğe&#8221; gömüldüğünü söylemeyeceksek, ne demeliyiz?</p>
<p>Şu halde manzarayı doğru okumak adına şunu söylemeliyiz: Hz. Peygamber (s.a.v), peygamberlik görevini şüphesiz hakkıyla yerine getirmiş ve İslam&#8217;ı itikat, amel, ahlak cihetleriyle, zahir ve batınıyla bir bütün olarak Sahabe&#8217;de tecessüm ettirmişti. Sahabe de –bilhassa alim sahabîler vasıtasıyla– bu Din&#8217;in bir &#8220;varlık şuuru&#8221; olarak kendisinden sonraki nesle eksiksiz bir şekilde intikal ettirmiştir.</p>
<p>Bu bağlamda, Ehl-i Sünnet&#8217;in &#8220;sonradan/tepkisel olarak ortaya çıkmış bir fırka&#8221; olmadığını söylemek zorundayız. İlk oluşum kıvılcımları Cemel ve Sıffin vakalarında çakan, muhtelif iç ve dış gelişmelerin etkisiyle zaman içinde kitleselleşen birçok dinî/siyasî akım Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;den ve Sahabe&#8217;den intikal eden dinî duruştan şu veya bu ölçüde/şekilde ayrılmıştır. Başta Hz. Ali ve Abdullah b. Abbas olmak üzere birçok sahabînin (Allah hepsinden razı olsun) Havariç, Kaderiye, Şia… gibi fırkalarla mücadelelerini ilgili kaynaklarda müşahede edebiliyoruz. Bu durum açıkça göstermektedir ki, zaman içinde vücut bulan oluşumlar ana gövdeden kopmakta ve toplumu pek çok açıdan tehdit eder hale dönüşmektedir. Yani ortada çok yönlü bir &#8220;ayrılma/sapma&#8221; vardır ve ana gövdenin, bu &#8220;sonradan ortaya çıkan/bid&#8217;at&#8221; din telakkileri karşısında sessiz kalmaması son derece tabiidir.</p>
<p>Ana istikameti muhafaza eden çoğunluğun bu oluşumlar karşısında ilk anda ortaya koyduğu refleksif tepki, zaman içinde sistemli bir &#8220;direnme ve savunma&#8221; faaliyetine dönüşmüştür. İşte &#8220;Akide&#8221;nin &#8220;Kelam&#8221; formatında yeniden ifadesinin anlamı budur. Yoksa Müsteşrikler&#8217;in kurgusunu –çaktırmadan– yeniden ifade ederek &#8220;Ehl-i Sünnet&#8221; ana başlığı altında ortaya konan hususların başlangıçta var olmadığını, diğer fırkaların ortaya çıkmasıyla birlikte &#8220;toplumu bir arada tutmak, orta yolu tutturmak&#8221;… gibi saiklerle sonradan ortaya atıldığını ileri sürmek, Kelam Tarihi&#8217;ni şaşı okumanın ürünü olmaktan öte bir anlam ifade etmez.</p>
<p>Esasen Ehl-i Sünnet&#8217;in itikadî kabullerine diğer fırkalarla karşılaştırmalı olarak baktığımızda bu iki temel tesbitin (&#8220;toplumu bir arada tutmak ve orta yolu tutturmak&#8221;) çok da &#8220;işe yarar/anlamlı&#8221; şeyler olmadığını görürüz. (Detay için bkz. Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi, III, 17 vd.)</p>
<p>Çağdaş bir çok çalışmada, mezkûr &#8220;ana gövde&#8221;yi ifade için kullanılan &#8220;Ehlu&#8217;s-Sünne&#8221;, &#8220;Ehlu&#8217;s-Sünne ve&#8217;l-Cemâ&#8217;a&#8221;, &#8220;Ehlu&#8217;s-Sünne ve&#8217;l-Hadîs/Eser&#8221;… gibi nitelemelerin, aynı şemsiye altında bulunan fakat birbirinden farklı tutum ve kabulleri olan birçok –tabir yerinde ise– &#8220;fraksiyon&#8221;u anlattığı vurgulanmaktadır ki, malumdur ve doğrudur. Başkaları bu doğrudan farklı sonuçlara varmak istese de, burada bizim için bu doğrunun ortaya koyduğu bir başka doğru söz konusudur:</p>
<p>Bu tabirler, ortaya çıkan bid&#8217;at akımların görüşleri karşısında ana gövdenin Selef&#8217;ten tevarüs ettiği duruşu ifade için kullanılmıştır ve tamamen spontane (kendiliğinden) bir durumu ifade eder. Bu bakımdan, &#8220;Ehl-i Sünnet&#8217;in kendisi gibi ismi de bir &#8220;alternatif arayışı&#8221;nın ürünüdür&#8221; tarzındaki uçuk tesbitlerin itibar edilecek yanı yoktur. Kelamî meseleler üzerine yazan-konuşan her alim, sapmanın ortaya çıktığı alanlarda ana gövdenin tutumunu belirtmek üzere kendisine uygun gelen tabiri kullanmıştır ve elbette bunda, meşrep ve ekol farklılığının bir rolü bulunduğunu söylemek de mümkündür.</p>
<p>Ancak bütün bu meşrep farklılıklarını ortak bir noktada buluşturan ve ortak bir potada eriten bir husus vardır ki, onun üzerinde müstakil olarak durmadan geçmek olmaz. O husus, bütün nitelemelerin &#8220;Sünnet&#8221; merkezli olmasıdır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet&#8217;e Niçin &#8220;Ehl-i Sünnet&#8221; Deniliyor…</p>
<p>&#8220;Bid&#8217;at/sonradan ortaya çıkan&#8221; fırkaların –ki bu oldukça isabetli bir nitelemedir– temel karakterlerine baktığımızda, Sünnet konusunda her birinde farklı şekilde tezahür eden bir &#8220;arıza&#8221; bulunduğunu tesbit etmek zor değildir. Kısaca detaylandıralım:</p>
<p>Havariç: &#8220;Hüküm ancak Allah&#8217;ındır&#8221; sloganıyla ortaya çıkan bu kitlenin önemlice bir kısmı, 6/el-En&#8217;âm, 57; 12/Yûsuf, 4, 67 ayetlerinde geçen bu cümleden hareketle &#8220;Hakem olayı&#8221;na karışan herkesi tekfir ederken, herhangi bir meselede birisinin hakem kılınmasının meşruiyetine delalet eden Sünnet&#8217;i göz ardı etmişti. Hatta aynı noktaya delalet eden Kur&#8217;an ayetlerini de öyle. Bu sebeple Hz. Ali (r.a) tarafından kendilerine &#8220;tahkim&#8221;in (hakem tayin etmenin) meşruiyetini gösteren Sünnet delili (Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Bunû Kureyza Yahudileri&#8217;ne nasıl muamele edileceği konusunda –Yahudiler&#8217;in tahkim talebi üzerine– Sa&#8217;d b. Mu&#8217;âz (r.a)&#8217;ı tayin etmesi) gösterilince pek çoğu tevbe edip Hz. Ali (r.a)&#8217;in saflarına intikal etmiştir. (Burada Hz. Ali (r.a)&#8217;nin, İbn Abbas (r.a)&#8217;ı Haricîler&#8217;le münazaraya gönderirken onlara Sünnet&#8217;ten delil getirmesi tavsiyesini bir kere daha hatırlamanın tam sırasıdır.)</p>
<p>Öte yandan &#8220;tahkim&#8221;i küfür ve bu olaya karışan herkesi kâfir olarak gören Haricîler, onlar kanalıyla gelen haberlere (hadislere) de itimat edilemeyeceği zorunlu sonucuna vardılar. Dolayısıyla baştan düştükleri Sünnet&#8217;i göz ardı etme hatası, işin sonunda daha da katmerli bir hale dönüşmüş oldu.</p>
<p>Mu&#8217;tezile: Haber-i vahidlere (ravi adedi bakımından mütevatir seviyesine ulaşamamış olan hadislere) güvenilemeyeceği ve bunların Din&#8217;de kaynak/delil olamayacağı kanaatiyle Sünnet&#8217;in önemli bir yekûnunu iskat ve en az bunun kadar önemlisi, senedi ne kadar sağlam, ravi adedi ne kadar fazla olursa olsun, akla aykırı buldukları pek çok rivayeti reddetmiş olan Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu tutumunun da Sünnet nokta-i nazarından &#8220;problemli&#8221; olduğu açıktır.</p>
<p>Şia: İtimada ve kabule şayan olan rivayetleri, sadece kendilerince makbul olan raviler silsilesine inhisar ettiren Şia&#8217;nın durumu da son tahlilde diğerleriyle aynı kapıya çıkmaktadır.</p>
<p>Benzer arızalar diğer fırkalar için de söz konusudur.</p>
<p>Bu kısa izahat ortaya koymaktadır ki, bid&#8217;at fırkaların tamamının ortak yanı Sünnet&#8217;i şu veya bu şekilde/oranda göz ardı etmeleridir. Ya da bir başka şekilde söylersek, bid&#8217;at fırkalara vücut veren en temel olgulardan birisi, Sünnet konusunda problemli bir tutuma sahip olmalarıdır.</p>
<p>Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;den ve Sahabe&#8217;den tevarüs edilen duruşa aykırılık arz eden çizgileri bakımından onları &#8220;bid&#8217;at fırka&#8221; diye nitelendirmenin anlaşılmaz bir yanı olmadığı gibi, onların tutumu karşısında Sünnet&#8217;e bağlılığın gereğini ortaya koyan çizgiye &#8220;Ehl-i Sünnet&#8221; denmesinde de yadırganacak bir taraf yoktur.</p>
<p>Dikkat edilecek olursa Kur&#8217;an&#8217;ı referans alma noktasında fırkalar arasında herhangi bir ihtilaf mevcut değildir.</p>
<p>Her ne hal ise, Ehl-i Sünnet&#8217;i &#8220;fırkalardan bir fırka&#8221; olarak görenler, Son Din&#8217;in, yüzyıllar boyunca sübjektif, tartışmalı, hatta &#8220;hatalı&#8221; bir yorumunun Ümmet&#8217;in kahir ekseriyetinin din anlayışını belirleyen biricik unsur olarak yaşadığını, yani İslam&#8217;ın &#8220;doğru yorumunun&#8221; (o her ne ise?!) aslında hiçbir zaman var olmadığını söylediklerinin ve dahi bunu söylemekle kendilerinin de bid&#8217;at bir yönelişe yelken açtığının farkında olmuyorlar. Bunun kişiyi götüreceği yer neresi olabilir sizce?</p>
<p>Ebubekir Sifil Hoca</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-ortaya-cikisi-ve-karakter-ozellikleri/">Ehl-i Sünnet’in Ortaya Çıkışı ve Karakter Özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-ortaya-cikisi-ve-karakter-ozellikleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Günümüzde Vehhâbîlik ve İslâm Âlemine Zararları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Nov 2017 12:16:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbni Abdülvehhab’ın Fetvalarından Misaller]]></category>
		<category><![CDATA[Cihadi Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüzde Vehhâbîlik ve İslâm Âlemine Zararları]]></category>
		<category><![CDATA[Selefi-Vehhâbi]]></category>
		<category><![CDATA[Suudi Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19353</guid>

					<description><![CDATA[<p>  GİRİŞ İslam tarihinde –ilk siyasi hareket olan– haricilikten sonra en etkili ikinci din kaynaklı siyasi hareket şüphesiz Vehhâbilik olmuştur. Kendilerini muvahhidun veya ehli tevhid olarak isimlendirmeleri, hem imanda hem de amelde gerçek tevhidin sadece kendileri tarafından temsil edildiğine inanmalarından dolayıdır. Ayrıca Vehhâbilik isminin günümüzde bütün şekilleriyle Selefi akımlara atfen kullanılmaktadır. Herhangi bir mezhep veya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/">Günümüzde Vehhâbîlik ve İslâm Âlemine Zararları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<aside id="slide-out"></aside>
<div id="wrapper">
<div>
<div id="main-content">
<div>
<article id="the-post">
<div>
<div>
<header data-stellar-background-ratio="0.6">
<div>
<div> <a href="http://ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/vehhabilik-abdulvehhab/" rel="attachment wp-att-19356"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/vehhabilik-abdülvehhab.jpg" alt="" width="413" height="207" /></a></div>
</div>
</header>
<div id="gp-content">
<article>
<div>
<div>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p>İslam tarihinde –ilk siyasi hareket olan– haricilikten sonra en etkili ikinci din kaynaklı siyasi hareket şüphesiz Vehhâbilik olmuştur. Kendilerini muvahhidun veya ehli tevhid olarak isimlendirmeleri, hem imanda hem de amelde gerçek tevhidin sadece kendileri tarafından temsil edildiğine inanmalarından dolayıdır. Ayrıca Vehhâbilik isminin günümüzde bütün şekilleriyle Selefi akımlara atfen kullanılmaktadır.</p>
<p>Herhangi bir mezhep veya düşünce sisteminin doğru olarak anlaşılması ve tanımlanabilmesi, mensuplarının sosyal ve kültürel seviyelerinin tespitine bağlıdır. Hiçbir dini-siyasi hareket, tek bir sebebin sonucunda oluşmamış ve birdenbire ortaya çıkmamıştır. Bu nevi sosyal vakalar, bir dizi hadisenin akabinde ve pek çok sebebin etkisiyle uzun bir süreçte oluşumunu tamamlarlar.</p>
<p>Bu hareket ve etkileri son dönemde çeşitli problemlere sebebiyet verdiği gibi aydınlanma ile birlikte oryantalistlerin de kışkırtmasıyla Osmanlı’nın ve İttihadı İslam’ın dağılmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Bu çalışmanın amacı, hareketin tarihi ve sosyolojik arka planını nazara alarak hareketi anlamaya çalışmak, son dönem Osmanlı ulemasının meseleye yaklaşımını ve tenkitlerini zikretmekle birlikte İslam âlemine verdiği zararları tespit edebilmektir.</p>
<p><strong>GÜNÜMÜZDE VEHHÂBİLİK</strong></p>
<p>Günümüzde Selefilik-Vehhâbilik iki alt başlık altında incelenmektedir: Suudi Selefilik ve Cihadî Selefilik. Suudi Selefilik (Vehhâbilik), 1744 yılında İbn Abdülvehhab ile İbn Suud’un ittifakından günümüze kadar devam eden koldur. Cihadî Selefilik ise ihvan teşkilatının kaldırılmasıyla 1930’lu yıllardan sonra Vehhâbilik militer yapısını kaybedince 20. yüzyılın son çeyreğinde cihadı savunan Vehhâbi âlimler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Son dönemlerde Suudi Arabistan yönetimi ve Vehhâbilik arasında önemli gerginlikler yaşanmaktadır. “Cihadî Selefilik”, Suudi hükümetini eleştirerek cihadı ön plana çıkarırken, “Suudi Selefilik” hükümete bağlılığını sürdürmektedir.</p>
<p>Türkiye’de kendilerini İslam Davetçisi ya da Selefi olarak tanıtan Selefi-Vehhâbi davetçiler genellikle gerçek isimlerinin dışında müstear isim kullanmaktadırlar. Bu davetçiler Türkiye vatandaşı olmalarına rağmen kullandıkları bu müstear isimler genellikle Ebu Enes, Ebu Zerka, Ebu Muaz gibi Arapça tabirler içermektedir. Vehhâbilerin, mezhepleri ve tasavvufu bid’at olarak görmeleri, Türkiye’de de mezheplerin, tasavvufî cemaat ve tarikatların çok olması ve insanların birçoğunun buralara mensup ya da yakın olması, Vehhâbiliğin ülkemizde taraftar edinmesini güçleştirmiştir.</p>
<p>Son zamanlarda teknolojik gelişmeler insanları sanal ortama sürüklemiş ve insanlar arasında sanal bir sosyalleşme meydana gelmiştir. Sanal âlemdeki sosyalleşme, insanlar arasında “dini bireysel olarak yaşama” eğilimini ön plana çıkarmış ve dini altyapısı eksik olan birçok kişi dinî bilgilerini cemaat ve tarikatlar vasıtasıyla değil internetten öğrenerek elde etmeye başlamışlardır. Bu durumu iyi kullanan Vehhâbiler, davetçilerin ve kurmuş oldukları yayınevi, dernek, Kur’an kursu ve medreselerin internet siteleri aracılığıyla taraftar edinmede belirli bir ivme kazanmışlardır. Ayrıca Türkiye’de yoğun bir tercüme faaliyeti içinde bulunan Vehhâbiler, klasik Selefi-Vehhâbi eserlerinin yanı sıra günümüz Selefi-Vehhâbi âlim ve davetçilerin eserlerini de tercüme etmektedirler.</p>
<p>İbn Abdülvehhab’ın isminin Türkiye’de kötü bir etkiye sahip olması, Türkiye’deki Vehhâbileri onun eserlerini tercüme ederken birtakım uygulamalara sevk etmiştir. Muhammed b. Abdülvehhab’ın eserlerinin bir kısmında, tercüme edilirken yazar adında “Muhammed b. Abdülvehhab” yerine, “Muhammed et-Temîmî” ismi tercih edilmiştir. Son zamanlarda mezhep mensupları Selef-i Salihin olarak tesmiye edilen ilk üç neslin (sahabe, tabiun, tebe-i tabiun) dini tasavvurlarına ve yaşam biçimlerine dönme iddiaları sebebiyle “selefiye” adını tercih etmeye başlamışlardır. Bunun sebebi geçmişte yaptıkları yağmacılık, Müslüman kanı dökme, İslami birikim ve kültürü yok etmeye çalışma gibi akıllara ziyan zulümlerle ümmetin vicdanını derinden yaralamaları neticesi olarak “Vehhâbi” kelimesinin menfi hisleri çağrıştırmış olmasıdır.</p>
<p><strong>Ehl-i Sünnet istikbalde bu fitneden kurtulacak mı?</strong></p>
<p>Bu hususta Bediüzzaman Hazretleri; “Hem Vehhâbilik az bir fırkadır. Koca Âlem-i İslâm’ın havz-ı kebîri içinde ya erir, ya itidâle gelir. Çünki menba’ı hâriçte değil ki, Alem-i İslâm’ı bulandırsın. Menba’ı hâriçte olsaydı, çok düşündürecekti.” diyerek istikbale dair ümidli olduğunu beyan eder. İtidale gelmediği takdirde, âdetullah kanunlarını nazara vererek “سَيْفُ اللّٰه يَنْتَقِمُ به ثم ينتقم منه اَلظَّالِمُ”[1] kaidesi muktezasınca eninde sonunda Vehhâbilerin mutlaka cezalarını bulacaklarını söyler. Barla Lahikası’nda, Yemen İmamı olan Zeydîler seyyidi hakkındaki suale verdiği cevapta bu cezanın nereden geleceğini söylemiş gibidir:</p>
<p>“Meşhur “İmam-ı Zeyd” sâdât-ı azîmeden ve eimme-i Âl-i Beyt’tendir. Ve müfrit Şîaları reddeden ve (اذهبوا انتم روافض) deyip Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’den teberriyi kabul etmeyen ve o iki halife-i zîşanı hürmet edip kabul eden bir zâttır. Onun etba’ları, Şîaların en mu’tedili ve en sünnîsidir. Bunlar hem ehl-i insaf ve hem çabuk hakkı kabul eder bir taifedir. İnşâallah Vehhâbilerin tahribatını tamire sebeb oldukları gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten Zeydîlerin inhirafları dahi istikamet kesbedip, Ehl-i Sünnet’e iltihak edip imtizac edecekler. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor, bu fitne-i âhirzaman acib şeyler doğuracağını ihsas ediyor.”</p>
<p><strong>HAREKETE YÖNELTİLEN TENKİDLER</strong></p>
<p><strong>Bid’at Hareketi Olduğu</strong></p>
<p>İslam âlimleri bid’ati esas itibariyle “Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan her şey” diye tarif etmişlerdir. İslam tarihi boyunca hem inanç, ibadet ve hukukla ilgili temel hükümlerinde, hem de ana ahlak kurallarında büyük bir çoğunlukla İslam dininin ana sınırlarının dışına çıkılmamış ve İslam’ın “ana rengi”nin değiştirilmemiş olduğunu söylemek mümkündür. İslam’a bağlılık iddiasında oldukları halde fikri sapıklıkları sebebiyle dinin sınırları dışında kaldıkları kabul edilen grupların tarih boyunca sadece yüzde bir civarında kalması da bu hususu desteklemektedir. Böyle aykırı davrananlar İslam cemaatinden ayrılmışlardır.</p>
<p>Ahmed Cevdet Paşa, “İşbu M. b. Abdülvehhab şeyh-i Necdi dedikleri melundur ki ibda’ ettiği mu’tekadatı batılaya ibtida edenlere…”diyerek hareketin bid’at olduğunu söylemiştir. Ayrıca “Ulema-yı Hanabileden M. b. Abdülvehhab nam kimse hududu şer’i tecavüz ile dalâl ve bid’at yoluna saparak başına biriktirmekte olduğu bir takım eşkıya ile Harameyn-i Muhteremeyn üzerine hücum edeceğini” ifade etmiştir. Bediüzzaman da; “Haremeyn-i Şerîfeyn’e Vehhâbîlerin tasallutuna dairdir” başlığından sonra “Hem öyle bir fitneden sakının ki, (geldiği zaman) içinizden sâdece zulmedenlere dokunmaz (umûmî olur)! (Enfal 25)” ayeti ile Vehhâbilik risalesine başlaması bu fitneye işarettir.</p>
<p>Camilere kubbe ve minare yapılmasını ve içlerinin süslenmesini de bid’at saymışlardır. Farz namazları ferdi olarak eda etmek bidattir. Dolayısıyla cemaatle namaz zorunludur. Hz. Peygamberin doğumunu ve diğer kandil gecelerini kutlamak, Kur’an’ı makam ve nağme ile okumak, Kur’an ve hadislerde bulunmayan dua ve zikirleri tekrarlamak, mevlid okutmak, selaten tüncina gibi çeşitli tesbihatları yapmak, delail-i hayrat gibi kitapları okumak, tesbih kullanmak yine bid’at kapsamında değerlendirilerek menedilmiştir. Tütün ve kahve haram sayılır. Ve kullananlar had cezasıyla cezalandırılır.</p>
<p>İbn Abdülvehhab’ın yasakladığı uygulamalardan biri de ezanlardan sonra minarelerden ve Cuma günü minberlerden cehren Hz. Peygambere Salatü Selam getirilmesidir. İbn Abdülvehhab’ın bu yasağa uymayanları çok şiddetli olarak cezalandırdığı ve hatta ezandan sonra Hz. Peygambere salât okuyan salih, güzel sesli, kör bir müezzini katlettiği kaydedilmektedir.</p>
<p>Onlara göre tasavvuf ve tarikatler sonradan ortaya çıkmaları sebebiyle zaten bidat müesseselerdir. Yine İbn Teymiye ve Vehhâbilere göre kelâm ve felsefe metotlarıyla dinî konuların ele alınması da bid’at özelliği taşıyan bir yöntemdir. Ona göre kelamcıların tevhidi, tevhid-i ilmidir ki insan bu kadarla mümin olamaz, bu sebeple, İmam Eş’ari, İmam Maturidi ve hatta İmam Tahavi gibi Müslümanların %90’ının kabul edip arkasından gittiği itikad imamlarının tevhid anlayışını yetersiz bularak, “hakiki tevhid bu değildir” diyerek doğrudan onları itham ve dolaylı olarak Müslümanların imanlarının eksik olduğunu iddia etmiştir. Hâlbuki Kelam ilmi, Asr-ı Saadet’ten sonra iç ve dış amillerle İslam dünyasında ortaya çıkan itikadi meseleleri nasların ışığında çözmek amacıyla teşekkül eden ve Müslümanların itikadını bozulmalardan kurtarmaya hizmet eden bir ilimdir.</p>
<p>Bundan dolayı mezkur şahısların kelamcıları bid’at ehli arasında göstermeleri oldukça yanlış bir tutumdur. Ehl-i Sünnet kelamcıları ise bu hususta Ebu Hanife’ye nisbet edilen “ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceği” şeklindeki hoşgörülü tavrı benimsemişlerdir. Sünni kelam akımları Müslümanların en az % 90’ı tarafından kabul görmüştür. Şu halde kelamcıların büyük ekseriyeti ehl-i kıbleden olan Müslümanların, küfre nisbet edilmemesi kanaatini taşımaktadır. Azınlığa mensup bulunmanın psikolojik bir sonucu olarak hemen her bid’at fırkası kendi dışında kalanları maalesef küfürle itham etmiştir.</p>
<p>Ehl-i bid’atın tekfir edilmesi konusunda ise cumhur zarurat-ı diniyeden herhangi birini inkâr edenlerin, tekfir edilmesi gerektiği hususunda birleşmiştir. Zarurât-ı diniyeyi kabul etmekle birlikte, bunların herhangi birini ortadan kaldırma sonucunu doğurmayan yorumları benimseyenleri ise tekfir etmemişler, onları sadece İslam’ın dosdoğru yolundan sapmış gruplar (fırâk-ı dâlle) olarak görmüşlerdir. Sünnet ehli olan kelamcı­lar “ehl-i bid’at” tabiriyle, Resûlullah ile ashab cemaatinin akaid alanında takip ettiği yolun (Ehl-i Sünnet) dışında kalan Mu’tezile, Şia, Hariciler, Kaderiye, Cebriyye gibi mezhep sahiplerini kastederler.</p>
<p>Netice itibariyle Vehhâbiler -bid’at olan bu anlayışlarından nâşi- işlerine gelmeyen hemen her şeyi bid’at yaftasıyla reddetmişlerdir. Kılıcı çok istimal edenin kılıçtan zarar görmesi gibi bunlar da bid’at ithamını çok kullanarak yaygınlaştırmış ve ironik bir şekilde kendileri de ehli bid’at olmuşlardır. Buradaki ironi, bid’ati ortadan kaldırmak maksadıyla hareket geçip işin dozunu tutturamayarak ifrat derecesine ulaşıp bizzat kendilerinin ehli bid’at olmalarında yatmaktadır.</p>
<p><strong>Beşinci Mezheb Meselesi</strong></p>
<p>Vehhâbilik üzerine yapılan her çalışmada “Vehhâbi” nitelemesinin hareketin mensupları tarafından kabul görmediği ifade edilir. Ayrıca Vehhâbiler 5. Mezhep olmadıklarını ve Hanbeli mezhebine bağlılıklarını özellikle vurgulama ihtiyacını hissetmektedirler.</p>
<p>İzmirli İsmail Hakkı Yeni İlmi Kelam’ında; İbn Abdülvehhab’ın, “İbni Teymiye ile İbn Kayyım el-Cevziyenin eserlerine ittiba’ eylemiş ise de ğulûv ve ifrat ederek kendisine mensub olan mezhebi ihdas eylediğini” ve fıkhi olarak da “Hanbeliye mezhebinin de ğulûvvü” olduğunu ifade etmektedir. Taklidi reddeden İbn Abdülvehhab, şeriatın Kur’an ve Sünnet kaynaklı İlahî yapısına vurgu yaparak onu kul yapısı gördüğü fıkıhtan ayırır. Fıkıh mezheplerine bağlı olan ictihadı ve bunun taklidini onaylamaz. Bu durumda akla şu soru gelmektedir: Ehli Sünnetin kabul ettiği dört mezhebi reddeden Vehhâbilik 5. yeni bir mezheb midir? Yoksa mezhebsizlik midir?</p>
<p>Bu meselede iki zıd durum vardır. Birincisi; İbn Teymiye’ye uyarak selef söylemiyle (ki bu söylem kendilerinin ortaya attığı aslı olmayan bir iddiadan ibarettir) dinin aslına yani ilk döneme dönüp, bütün mezheplere karşı bayrak açmalarıdır. İkincisi; Yeni bir bidat mezhep olduklarını gizlemek amacıyla kendilerinin Hanbeli mezhebine tâbi olduklarını söylemeleridir. Bu konuda tamamen duruma göre pozisyon alarak ikiyüzlü bir tavır takınmışlardır.</p>
<p>Bediüzzaman da; “Hem Vehhâbiler kendilerini Ahmed İbn Hanbel mezhebinde saydıkları için, onun bir derece zâhirî ve mutaassıbâne mezhebinden din nâmına istifâde edip, bir kısım evliyânın türbelerini tahrîb ediyorlar. Ve kendilerini haklı zannediyorlar. Hâlbuki bir dirhem hakları varsa, bazen on dirhem ilâve ediyorlar.” bu samimi olmayan tavra işaret etmiştir. Oysa 1805’te Medine’yi ele geçiren Suud b. Abdülaziz’in Medinelilere gönderdiği mektuptaki teslim şartlarından “Hz. Peygamberin nübüvvetini kabul etmek, türbeleri yıkmak, eski inanışlardan ayrılarak Vehhâbi itikadına inanmak, Muhammed b. Abdülvehhab’ı müceddid-i din ve mezhep olarak tanımak” vardı.</p>
<p>Muhammed Baha’ya göre ilk döneme dönüş iddialarının amacı mezheplere olan bağlılığın önüne geçmektir. Bu nedenle herhangi bir fıkıh usulleri olmayıp bütün mezheplerden kendilerine göre doğru buldukları şeyleri almak; gerisini ilga etmek istemeleridir. Günümüz ilahiyat akademi dünyasının bu çerçevede fikir beyan etmeleri düşündürücüdür. Zira bu durum yani herkese ictihad kapısını açmak sistemsiz, sınırsız ve sorumsuz davranışlara yol açmaktadır.</p>
<p>Konuya bir nebze olsun açıklık kazandırabilmek amacıyla Vehhâbiliğin fıkhi durumunu ve İbn Abdülvehhab’ın bazı fetvalarını ele alacağız. Bu meselede Türkiye’de İlahiyat akademiyasında cesurca kaleme alınan “Vehhâbi Hareketinin Ortaya Çıkışı ve Fıkıh Düşüncesinin Oluşumu “ adlı doktora tezinin ilgili kısımlarını istifadeye medar olması niyetiyle burada zikredeceğiz:</p>
<p>İbni Abdülvehhab’ın ilmi şahsiyeti, eserlerinin içeriği ve yazım yöntemi açısından hareketin niteliksiz bir kişi tarafından başlatılan niteliksiz bir oluşum olduğunu iddia edenler, özellikle İbn Teymiye, İbn Kayyım el-Cevziye ve Ebu’l-Ferec İbn Kudame’nin eserlerinden yaptığı ihtisarları delil olarak göstermektedirler. Vehhâbiliğin ilmi niteliğini eleştirenlerin temel dayanak noktalarından biri de hareketin müntesiplerinin sistemli bir literatüre sahip olmamalarıdır. Vehhabilerin sıklıkla Hanbelilik vurgusu yapmalarının başka bir boyutu bulunmaktadır ki o da 5. Mezhep eleştirilerini bertaraf etmek ve ehl-i sünnet tarafından kabul edilmiş bir zeminde hareket kolaylığı sağlamaktır.</p>
<p>Eserlerine baktığımızda usûli ve ilmi tartışmalar yapmaktan ziyade ayet ve hadislerden direkt olarak pratik cevap verdiği görülür ve ayrıca Fıkıh Usulü ile ilgili herhangi bir eseri de yoktur. Bu da Vehhâbilik zihniyetinin ne kadar sistemsiz ve asılsız olduğunu göstermesi açısından manidardır. Başka bir çelişki de İbn Abdülvehhab, Resûlullah’tan başkasının her emrine uymanın ve yasağından kaçınmanın zorunlu olmadığını söylediği halde müntesiplerine İmam’ın bütün emirlerine mutlak uymayı şart koşmuş olmasıdır. Fıkıh sahasına gelince naslarda bulunmadığı halde “kıyas” yoluyla emir ve yasaklamalar getirilmesine karşı çıkmıştır.</p>
<p>Allah adına bunun yapılması caiz değildir. Zira Allah’ın hakkında sükût ettiği her şey affedilmiştir. Saygıdan dolayı el öpmek, şirk kastı olmasa bile hastanın iyileşmesi için kurban kesmek, kabirlerin yanında namaz kılmak, dua etmek, şirke götürme ihtimalinden dolayı yasaklanmıştır. Günümüz Suudi düşünürleri İbn Abdülvehhab’ın müctehid olarak görülmediğini, onun fakih, hareketin de fıkıh hareketi olmadığını, hareketin bir dini yenileşme hareketi olduğunu söylemektedirler.</p>
<p><strong>İbni Abdülvehhab’ın Fetvalarından Misaller</strong></p>
<p>İbni Abdülvehhab, Fetava ve Mesail’inde; “Tevhidin Allah’ın dini olduğunu insanlara anlattığımız şekliyle öğrendikten sonra taşlara, ağaçlara vb. şeylere itikadını ikrar eden kimse küfürle itham edilir ve onunla savaşılır… Tevhidi bilip doğruluğunu teslim etmekle birlikte tevhide düşmanlığı açık olan ve şirke tabi olanlara karşı savaşmayan, savaşta onları terk edemeyen tevhid ehline malıyla ve canıyla karşı savaşan kişi de kâfirdir” demektedir.</p>
<p>İbni Abdülvehhab, yine Fetava ve Mesail’inde; “Cahil oldukları ve onları uyaran olmadığı için Abdülkadir’in (Geylani), Ahmed Bedevi’nin mezarı üstündeki puta (kabri kastederek) ibadet edenler”den bahsetmektedir.</p>
<p>İbni Abdülvehhab, hiçbir dini disiplini ve kişiyi otorite olarak kabul etmemiş ve “Ben sizleri bir kelamcının, bir mutasavvıfın, bir fakihin veya İbn Kayyım, Zehebi, İbn Kesir gibi büyük imamların yoluna çağırmıyorum” demek suretiyle sadece kendini dinin mutlak otoritesi olarak görmüştür. Buradaki esas çelişki kendisinin de adı geçen zatlar gibi bir beşer olduğunu unutmasında ve manayı muhalifiyle kendisini Kur’an ve Sünneti doğru yorumlayan tek kişi olarak lanse etmesindedir. Fetvalarından hareketle psikolojik açıdan şöyle bir tespit yapmamız mümkündür: Bu durum Necid çöllerinde nisyana mahkûm olan ihtiraslı bir ruhun kendini gösterebilmek için her türlü isyana sarılması olarak özetlenebilir. Konuyla ilgili olarak İmam Gazali, yönetimde ve toplumda görülen bozuklukları ulemaya, ulemanın bozulmasını da servet ve makam tutkusuna bağlamaktadır.</p>
<p><strong>Köksüz Bir Hareket Olduğu İddiası</strong></p>
<p>Vehhâbiliğin diğer dini ihya, ıslah, tecdid hareketleriyle olan ilişkisini iyi bir şekilde anlayabilmek için öncelikle bu hareketin geçmişle olan irtibat cihetlerini göz önüne almak gerekir. Zira bu hareket itikadi, siyasi, ictimai ve iktisadi olarak geçmişteki tecrübelerle ve diğer ihya hareketleriyle belli başlı noktalarda benzerlik arz etmektedir.</p>
<p>Aslında İbn Abdülvehhab’ın fikirleri İslam dünyasında yeni değildi. Zaten o da, 13. Asrın sonlarında yaşayan İbn Teymiye’nin fikirlerine dayandığını itiraf ediyordu. Fransız devrimiyle başlayan milliyetçilik tipinden farklı olan Vehhâbilik, kökleri gerilere giden ve eski Arap milliyetçiliğinin (unsuriyet, asabiyet, kavmiyet gibi) izlerini taşıyan bir teşebbüs olarak da değerlendirilmiştir. Kurulan bu irtibatlara rağmen Vehhâbiliğin “esasen köksüz bir hareket” olduğunu iddia edenler de vardır. Hâlbuki bir ağaç bodur da olsa -eğer kökleri varsa- meyve verir. Ama köksüz bir ağaç asla meyve veremez. İşte bu misalde olduğu gibi Vehhâbi şeceresinin şeker görünümünde acı meyveler vermesi, köklerinin olduğunu ispat eder.[2]</p>
<p>Meseleyi daha detaylı olarak ele alan Bediüzzaman, telif ettiği Vehhâbilik risalesinde; Vehhâbî meselesinin kökünün derin olduğunu, an’anesinin zaman-ı sahâbeden başlayarak geldiğini farklı vecheleriyle gayet mukni’ bir şekilde izah etmektedir.</p>
<p><strong>Bunlar: </strong></p>
<p><strong>Siyaseten; </strong>Hz. Ali hilafetinde Vehhâbilerin ecdadı olan Haricilerin Nehrevan’da kılıçtan geçirilmesinin -Şia gibi ama aksi istikamette- onları Ehl-i sünnetten ayırdığı,</p>
<p><strong>Psikolojik perspektifle;</strong>Hz. Ebubekir döneminde -yalancı peygamberlerin zuhuruyla-özellikle Necid bölgesinde irtidata yüz tutanların Halid bin Velid’in kılıcıyla imha edilmesinin onlarda intikam hislerini derinleştirdiği,</p>
<p><strong>İtikaden;</strong> İbn Teymiye ve İbn Kayyım’ı imam kabul etmeleriyle evliyaya saldırmaları,</p>
<p><strong>Fıkhi açıdan;</strong> kendilerini Hanbeli mezhebinde göstererek Naslara zahiri mana vermeleri,</p>
<p><strong>Sosyolojik saiklerle;</strong> dünya tarihinde toplumsal sınıf çatışmaları ikliminde zuhur ettikleri, Beşeri cihetle; menfi milliyetçilikten beslendiği,</p>
<p><strong>Kader-i ilahi zaviyesinden;</strong> kabir ziyaretlerindeki yanlış muamelelerin bu tepkiyi doğurması,</p>
<p><strong>Tevhid-i İlahi noktasında;</strong> insanların zahiri sebepleri hakiki telakki etmelerinin ve bu “enaniyet asrı”nda insanların aşırı takdis edilmesinin kadere fetva verdirerek Vehhâbileri İslam âlemine musallat ettiği şeklinde özetlenebilir.</p>
<p>Tedkik edilen onlarca kitap, tez ve makalelerin neticesinde Vehhâbilik meselesini en iyi tahlil edenin şümullü olarak ve orijinal bakış açılarıyla Bediüzzaman Said Nursi olduğunu kabul etmeliyiz.</p>
<p>Bu harekete zımnen destek veren bazı sathi nazarlar bu hareketin geçmiş tecrübelerden bağımsız bir şekilde ortaya çıkmış yeni ve köksüz bir hareket olduğu görüşünü ileri sürerek oryantalistlerin ekmeğine şuursuzca yağ sürmektedirler.</p>
<p><strong>Vehhâbi Hareketinin Protestanlıktan Etkilendiği İddiası</strong></p>
<p>Batılı mihraklar Vehhâbiliği -Roma kilisesinin otoritesini reddeden Protestanlık kavramı gibi- İslam âleminde de ihya hareketlerini barındıran ortak bir kavram haline dönüştürmek için çaba sarf etmektedirler. Bu meseleyi daha iyi tahlil edebilmek için öncelikle Protestanlık hakkında bir nebze bilgi vermemiz icab eder.</p>
<p>Protestanlık, 16. yüzyılda Martin Luther öncülüğündeki reform hareketiyle başlayıp, Hıristiyanlığın dini ve ahlaki bir yorumunu ve buna bağlı olarak ortaya çıkan kiliseler ve cemaatler topluluğunu ifade eder. Protestan oluşumu için geçerli olan bazı dini ve ahlaki unsurları şu şekilde sıralamak mümkündür:</p>
<p><strong>1.</strong> Otoriter düzene ve hiyerarşik kilise yapısına başkaldırı</p>
<p><strong>2.</strong> Kutsal ruh ile gelenek, resmi öğreti ile Roma Katolik kilisesi otoritesi arasındaki bağın reddi;</p>
<p><strong>3.</strong> Aktif müdahalede bulunan Tanrı fikri;</p>
<p><strong>4.</strong> Putperestliği reddeden radikal monoteizm (tek Tanrı) fikri;</p>
<p><strong>6.</strong> Kitab-ı Mukaddes’in imani hakikatin tek kaynağı olarak kabulü;</p>
<p><strong>8.</strong> Bütün güç oluşumlarına yönelik eleştirel tavır (kilise dahil olmak üzere mevcut bütün oluşum ve müesseselerin sorgulanması);</p>
<p><strong>9.</strong> Yerel cemaatlerin daha da bağımsız kılınmasını öngören eğilim; 10. Bireysel vicdanın ve bireysel özgürlüğün yüceltilmesi.</p>
<p>Yukarıdaki maddeleri incelediğimizde Protestanlık ile Vehhâbilik arasında ciddi benzerlikler dikkat çekmektedir. Bunları; Düzene başkaldırı (İslam halifesine isyan), dini gelenekleri red (mezhepleri kabul etmeme), Tek Tanrı inancı ile putperestliğin reddi (tevhidi uluhiyet ile kabir ziyaretinin şirk kabul edilmesi), Kitab-ı Mukaddes’in tek kaynak olması (sadece Kur’an’ı ve nassın zahirini ön plana çıkarmaları), her tür otoriteye yönelik eleştirel tavır (İslam âlimlerini ve evliyayı tenkid etmeleri) şeklinde sıralayabiliriz. Fakat bunlarla birlikte; Yerel cemaatlere serbestlik tanınması ile ferdi hürriyete önem verilmesi gibi hususlarda Vehhâbiliğin tam tersi istikamette yaklaşımlarıyla farklılıklar görülmektedir.</p>
<p>Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi (1865-1914), Tarih-i İslam isimli eserinde Protestanlık ve Vehhâbilik arasında bir bağ olduğu iddiasını “Vehhâbi mezhebiyle Protestanlık arasında hiçbir münasebet yoktur. Vakıa bazı hususlarda varsa da sathi ve sunidir” diyerek reddetmektedir. Ona göre böyle bir bağ söz konusu değildir ve hatta Avrupalılar her iki hareket arasında bir ilişki olmadıklarını bildikleri halde, siyasi gayelerle bunun tam tersini iddia etmektedirler. Ayrıca konuyla ilgili olarak Yeşilzâde Mehmed Sâlih Efendi (1872-1954) ”Vehhâbi Mezhebi ve Protestanlığın Eşkâliyle Mukayesesi” isimli bir eser telif etmiştir.</p>
<p>Bu iddia ve karşı görüşleriyle ilgili olarak mezkûr eser gibi yapılan çalışmaların, Osmanlı münevverlerinde bile ciddi bir kafa karışıklığına sebebiyet verdiği anlaşılmaktadır. Esasen mevzuyu çözülmesi zor bir problem haline getiren husus da şudur: İddiaya göre Protestanlık bir nevi illiyet bağı ile Vehhâbiliğe ve bir ölçüde İslami ihya hareketlerine tesir etmiştir. Karşı görüş, arada böyle bir sebep-sonuç ilişkisinin olmadığı yönündedir. Fakat iki hareket arasındaki ciddi benzerliklerin olması da meselenin tahlil edilmesini bir hayli müşkilleştirmiştir.</p>
<p>İşte içinden çıkamadığımız bu müşkil meselenin halli için Bediüzzaman’a kulak verelim: “Şu Vehhâbî mes’elesinin âlem-i insaniyet i’tibâriyle dahi “Üç Esası” vardır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Ehl-i dünyânın ve maddî târihin nazarıyla, nev’-i beşerin hayat-ı ictimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki, hayat-ı ictimâiye-i siyâsiye i’tibâriyle beşer birkaç devri geçirmiş. Birinci devri, vahşet ve bedevîlik devri.</p>
<p><strong>İkinci devri,</strong> memlûkiyet devri. Üçüncü devri, esîr devri. Dördüncüsü, ecîr devri. Beşincisi, mâlikiyet ve serbestiyet devridir. Vahşet devri dinlerle, hükûmetlerle tebdîl edilmiş, nîm-medeniyet (yarı medenilik) devri açılmış. Fakat nev’-i beşerin zekileri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk (köle) ittihâz edip hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûkler dahi bir intibaha (uyanışa) düşüp gayrete gelerek, o devri esîr devrine çevirmişler. Yani memlûkiyetten kurtulup, fakat اَلْحُكْمُ لِلْغَالِبِ (hüküm galib olanındır) olan zalim düsturuyla, yine insanların kavîleri zaîflerine esîr muâmelesi yapmışlar.</p>
<p><strong>Sonra ihtilâl-i kebîr</strong> (Fransız İhtilali) gibi çok inkılâblarla, o devir de ecîr devrine inkılâb etmiş. Yani zenginler olan havâs tabakası, avâmı ve fukarâyı ücret mukabilinde hizmetkâr ittihâz etmesi, yani sermaye sâhibleri ehl-i sa’y ve ameli (işçi ve emekçiler) küçük bir ücrete mukabil istihdâm etmeleridir. Bu devirde sû’-i isti’mâlât o dereceye vardı ki, bir sermayedâr kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde, bir bîçâre amele sabahtan akşama kadar tahtelarz (yer altında) madenlerde çalışıp, kūt-u lâyemût (ölmeyecek) derecesinde on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hâl, müdhiş bir kin, bir iğbirâr verdi ki, avâm tabakası havâssa i’lân-ı isyân etti. Şu asrın ta’bîriyle sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya’yı zîr-u zeber (alt-üst) edip, geçen Harb-i Umumi’den (1. Dünya savaşı) istifâde ederek her yerde kök saldılar. Şu bolşevizmin perdesi altındaki Kıyâm-ı avâm, havâssa karşı bir kin ve bir tezyif fikrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı şeref her şeyi kırmak için bir cesaret vermiş.”</p>
<p>Hatta konuyla ilgili olarak başka bir yerde “Beşer esirliği parçaladığı gibi, ecirliği de parçalayacaktır” başlığıyla; “Bir rüyada demiştim: “Devletler, milletlerin hafif muharebesi, tabakat-ı beşerin şedîd olan harbine terk-i mevki ediyor.”  Zîrâ beşer edvârda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecir olmuştur, onun yükünü çeker. Onu da parçalıyor. Beşerin başı ihtiyâr, edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esâret şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor.”</p>
<p>Burada Üstad Bediüzzaman, şimdiki zalim ve vahşi uluslararası sermaye odaklarının (multinational companies) çıkacağını söylüyor. Nitekim aynen söylediği gibi dünyayı ekonomik olarak yöneten belli güç odakları çıkmıştır ve hatta yakınlarda onlardan biri cehennemin dibini boyladı.</p>
<p>Bu iki metni daha iyi değerlendirebilmek için bazı izahlar yapmakta fayda mülâhaza ediyoruz. Bediüzzaman burada öncelikli olarak tarih boyunca insanlığın veya toplumların geçirdiği değişim ve dönüşüm evreleri üzerinden meseleye yaklaşıyor. Bunu yaparken de zaten “maddi tarihin nazarıyla” kaydını getirdiğini görüyoruz. Burada ki “maddi tarih” tabiri batılı kaynaklarda “historical materializm” olarak geçmektedir ki bu kavramı “tarihi maddecilik” veya “tarihsel materyalizm” diye çevirebiliriz. Bu “tarihi maddecilik” yaklaşımını ilk olarak Lewis H. Morgan “bütün toplumların aynı aşamadan geçtiğini” ileri sürerek ortaya atmıştır.</p>
<p>Daha sonra bu yaklaşım ekonomik cihetlerle desteklenerek “devrim teorisi”ni netice vermiştir. Bu teoriye göre, tarihsel süreçte yaşanan bu diyalektik çelişki (karşıtlıkların çatışması) ve bunun sonucunda oluşan toplumsal dönüşüm (yani devrim), siyasal olarak tesadüfü bir durum olmaktan ziyade, tarihi bir zorunluluğun dışa vurmasıdır. Onlara göre “Çatışma olmadan ilerleme olmaz” ve “Uygarlığın bugüne değin izlediği yasa budur.” Toplumların gelişim evrelerinde de “sınıf çatışması” değişimi tetikleyen temel bir etken olarak yer almaktadır.</p>
<p>Bu anlayış insanlığın ilk dönemini İlkel (bedevi) toplumla başlatır. İnsanlar doğaya bağımlı olarak yaşamışlardır. Bu toplumda özel mülkiyet ve toplumsal sınıf tabakası yoktur (yani daha teşekkül etmemiştir). Köleci (memlûkiyet) toplum Batı dışı uygarlıkların yaşadığı ve işçilerin devlete bağımlı olarak yaşadığı toplum modelidir. Özel mülkiyetten sonra ortaya çıkan ilk toplumlar, Antik (esir)[3] toplumlardır. Bu toplumlar efendiler ve köleler olmak üzere iki sınıftan oluşmaktadır. Feodal (esir ile ecir arası) toplum ortaçağ Avrupa’sındaki kölelik biçimi olup bu da esir ile ecir arası bir geçiş devrine tekabül etmektedir. Artık efendilerin yerini toprak sahipleri, kölelerin yerini ise toprak sahiplerine bağlı ve onların topraklarında çalışmak zorunda olan (esir ile ecir arasındaki) köylüler almıştır.</p>
<p>Bunlar köle gibi alınıp satılamaz, toprağın sahibine bağlı çalışan ve bu çalışma sayesinde kalacak yer ve yiyecek sahibi olmuş kişilerdir. Feodal toplum sonrasına denk düşen Kapitalist (ecir) toplum üretim araçlarına sahip burjuvazi (sermaye sahibi patronlar) ve ücretli işçi sınıfından (emek gücünü ücret karşılığı satmak zorunda kalanlardan) oluşmaktadır. Kapitalist toplumda yer alan bu iki temel sınıf arasındaki çatışmanın sonucunda “sınıfsız bir toplum”un (yani sosyalizmin) oluşacağı iddia edilmiştir. Bu tarihsel maddeci toplum analizi, aslında ekonomik temelde yapılmıştır. Zamanla bazı yorumcular, bu analizin tarihsel olarak toplumların oluşum ve değişim süreçlerinin anlaşılmasında da kullanılabileceğini savunmaktadırlar.</p>
<p>Bu teoriyi yaratılma ve fıtrata dair âdetullah kanunları çerçevesinde nazara alırsak gayet makul olduğunu anlarız. Zira toplumu oluşturan bireylerdir. O zaman bir insanın gelişim evrelerini nazara aldığımızda biyolojik olarak 5 ayrı evreden bahsedilmektedir. Bunlar; 1) Bebeklik (0-3 yaş), 2) Çocukluk (3-12 yaş), 3) Ergenlik (12-21 yaş), 4) Yetişkinlik (21-65 yaş) 5)Yaşlılık (65 yaş ve üzeri) olarak kabul edilmektedir. Cenab-ı Hakk’ın yaratmasındaki fıtrat kanunlarından hareketle bir insanın ferdi gelişim evreleri ile insan nev’inin (toplumun) gelişim evreleri arasında bir çeşit mümaselet (benzerlik) olduğunu tespit edebiliriz. Bu bakış açısı, benzer kevni hadiseleri yorumlamakta farklı bir tefekkür penceresi açacaktır.</p>
<p>Bu teknik bilgilerden sonra Bediüzzaman’ın yukarıdaki izahlarını yeniden yorumladığımızda şu anlaşılacaktır: Dünya tarihinde toplumların değişimi ictimai bir kanuna tabidir. Bu ictimai sünnetullah kanununa binaen beşerin avam tabakası, havassa karşı kıyam ve isyan dönemine girdiğinden, dünyanın birçok bölgesinde birbirine benzer şekilde avamdan havassa (yani kültürüne göre; fakirden zengine, işçiden patrona, bedeviden medeniye, anarşist halklardan devlete, cahilden âlime, kalbi intibaha gelmeyen zahidden evliyaya kadar) hürmetsizce kıyam ve isyan hareketleri başladı.</p>
<p>Bu izahı farklı ve orijinal yapan en mühim husus; bu kıyam hareketleri arasında bir etkilenme, illiyet veya sebep-sonuç ilişkisi olmadan, dünyanın girdiği isyan ikliminin tesiriyle Vehhâbilerin de İslam âlemindeki otoritelere başkaldırmış olmalarıdır. Yani hem halifeye, hem Osmanlı devletine, hem kültür ve medeniyete, hem İslam âlimlerine, hem halkın manevi mürşidleri olan evliyalara yani kısacası Müslümanların nezdinde büyük kabul edilen ve kendisine hürmet edilen her şeye karşı gelerek Ehl-i Sünnet’in başına bir büyük fitne (imtihan) oldular. Zaten Vehhâbilik Risalesinin başına “Hem öyle bir fitneden sakının ki, (geldiği zaman) içinizden sâdece zulmedenlere dokunmaz (umûmî olur)! (Enfal 25)” ayetinin alınması bu fitneye işarettir.</p>
<p>Bu mükemmel ve orijinal izahtan sonra “Bediüzzaman Said Nursi’nin Vehhâbilik üzerine yürütülen fikirleri derinleştirecek herhangi bir açılım getirmediğini” iddia ederek hakikatleri göstermemeye çalışan, sathi nazarlı veya tarafgir ilahiyatçılara ne demek lazım? Rabbim böylelerine insaf ve iz’an versin. Âmin.</p>
<p>Bu konuyu özetlersek; 18. Yüzyılda meydana gelen devletler düzeyindeki çözülmelerin etkisi bir bütün olarak dikkate alındığında, Vehhâbi hareketinin de diğer hareketlere benzer bir sürecin sonunda başlamış olduğu anlaşılmaktadır. Batılı mihrakların İslami ihya hareketlerini Protestanlığa bağlama çabasının altında yatan nedeni izah etmenin lüzumu bile yok. Zaten tarihi verilere göre; Protestanlık 19. yüzyıla kadar Kuzeybatı Avrupa ve Kuzey Amerika bölgeleriyle sınırlı kalmış ve bu süre zarfında İslam’la kayda değer bir temas geliştirmemiştir. Özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren genelde Hıristiyanlığın güney yarım küreye yayılması ile birlikte Protestanlığın İslam’la münasebeti çok daha sonra artmıştır.</p>
<p><strong>Ameli İmandan Bir Cüz Kabul Etmeleri</strong></p>
<p>Vehhâbilere göre iman ile amel bir bütündür. Ameli imandan bir cüz sayıp, ameli tevhidi yerine getirmeyenlere kâfir diyerek bu gibilerin mallarını ve canlarını helal saymak Haricilerin esasıdır. İbn Abdülvehhab’a Harici denilmesinin sebeplerinden biri de işte bu fasid akidedir. Ameli tevhid meselesinin dayanağı esasen İbn Teymiye olmakla birlikte, O Müslümanların canlarını ve mallarını helal saymamıştır. Cevdet Paşa: “… Vehhâbiler amel imandan cüzdür deyip mesela bir vakit namazı ve bir sene zekâtı tekâsülen (tembellikle) terk eden kimesne (kimse) kâfir olarak demi (kanı) heder ve malı helaldir diye itikâd ederler.” Ayrıca Ehli Sünnet’ten olan Müslümanlara kâfir ve müşrik nazarıyla bakarak kanlarını ve mallarını helal addetmelerinin asıl sebebini “Yağmakâranı urbanın meşrebine dahi bu akaidi batıla tamam-ı mülayim ve muvafık gelmekle mezheb-i mezkür ceziret’ül arap’ta kemal-i sür’atle münteşir olmuştur.” ifadeleriyle beyan etmiştir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de “iman edenler ve salih amel işleyenler” diye sıkça tekrarlanan ayetler, imanla amel arasında sıkı bir ilişkinin mevcudiyetini göstermektedir. Bununla birlikte bu ilişkinin atıf edatıyla kurulması ve gramer açısından atıf terkibinde yer alan iki tarafın, birbirinden ayrı şeyler olması kuralı çerçevesinde, amel olmaksızın da imanın teşekkül etmesi mümkündür. Bu hususta İmam Gazali: “İman edip salih amel işleyenler…” (Kehf 107) ayetiyle amelin, imandan sonra geldiğini ve imanın aynısı olmadığını söyler. Aksi halde “iman edip” dedikten sonra “salih amel işleyenler” tabirini kullanmak fazla olurdu.</p>
<p>Ayrıca “Kişi ikrar ettiği hakikati inkâr etmedikçe küfre girmez.” (Taberani) hadisini de bu meseleye delil olarak getirir. Ehl-i Sünnet âlimlerin fikirlerini, ameli gereksiz bulan ve sadece tasdikten ibaret sayan bir iman anlayışı olarak görmek te isabetli olmaz. Aslında bu anlayış, amel eksikliğinden dolayı kişinin mümin vasfını kaybedeceğini ileri süren Harici ve Mu’tezili görüşe karşı, -kalbi tasdikten ibaret- bir imanın varlığı devam ettiği sürece ferdin mümin kaldığını kabul eden, kucaklayıcı bir tavır, insaflı ve mu’tedil bir hüküm olarak değerlendirmek gerekir.</p>
<p><strong>Tekfirci Bir Hareket Oldukları ve Şirkin Kapsamını Çok Geniş Tutmaları</strong></p>
<p>Vehhâbi itikâdının temel esasını tevhid teşkil eder. İbn Abdülvehhab tevhid inancını “tevhid-i ulûhiyet” ve “tevhid-i rubûbiyet” esasları üzerine bina eder ve bunlara “tevhid-i (zat) esma ve sıfat” olmak üzere üçüncü bir tevhid anlayışını da ilave eder. Hâlbuki bu tevhid anlayışı İslam âleminde yeni bir fikir veya orijinal bir tespit değildir. İslam tarihinde bu “ikili tevhid anlayışı”nı ilk defa İbn Teymiye ortaya atmıştır. Taklidi reddettiklerini iddia ederek ortaya atılan Vehhâbiler ironik bir şekilde bir taklid hareketi olmaktan öteye gidememişlerdir.</p>
<p>Zira İbn Teymiye’nin görüşlerinin Vehhâbi Hareketine temel ve dayanak teşkil ettiği açıktır. İbn Teymiye tevhidi, “rubûbiyet” ve “uluhiyet” olmak üzere ilk defa ikiye ayırmıştır. Kısaca, Rububiyet Tevhidini; Allah’ı fiillerinde birlemek, yani kâinattaki her şeyin yaratıcısının sadece Allah olduğuna ve fiil cihetiyle ortağı olmadığına inanmak, Uluhiyet Tevhidini de; ibadetin sadece Allah’a mahsus kılınması ve ibadete müteallik hususlarda O’na ortak koşulmaması şeklinde ifade edebiliriz.</p>
<p>Onlara göre; müşrikler aslında bu Uluhiyet Tevhidi’ni inkâr etmişlerdir. Yani müşrikler de kâinatı Allah’ın yarattığına inanıyorlardı. Bununla birlikte ibadetleri sadece Allah’a has kılmayarak, yani putlara da ibadet etmek suretiyle uluhiyet tevhidini yerine getirmedikleri için İslam’a girmeyerek Müslüman sayılmamışlardır. Yine onlara göre; selef-i salihinden sonraki Müslümanlar da zamanla tevhidi müşrikler gibi sadece rububiyetten ibaret zannetmişler ve uluhiyet tevhidine aykırı hareket ederek hakiki tevhidden çıkmışlar ve hatta şirke girmişlerdir. Kabir başında dua etmek, namaz kılmak, kabre bir takım eşyalar bırakmayı da şirk davranışı olarak kabul etmektedirler. Bir mürşide bağlanmak da insanı şirke götürür.</p>
<p>Eyüp Sabri Paşa, Vehhâbilerin kendilerinden önceki İslam büyüklerine karşı tavırlarıyla ile ilgili olarak “Beş yüz seneden beri vefat eden mü’minin ve mü’minatın şirk üzere vefat etmiş olduklarını” iddia ettiklerini söyler. Buna benzer bir rivayeti de Zeyni Dahlan nakletmektedir; Bir defasında bir adam İbn Abdülvehhab’a sordu: “Bu din sana muttasıl olarak mı yoksa munfasıl olarak mı geldi?” Adama; “Benim şeyhlerim ve onların şeyhleri dahi 600 seneye kadar hepsi müşriktir.” dedi. Hatta İbn Abdülvehhab daha da ileriye giderek cahiliye dönemi şirkiyle kendi dönemindeki şirki mukayese eder ve cahiliye dönemi şirkinin daha hafif olduğunu iddia eder.</p>
<p>Buraya kadar İbn Abdülvehhab, İbn Teymiye ile aynı fikirdedir. Fakat O, bu şirk meselesini daha ileri bir noktaya taşımış, kendilerine tabi olmayan Müslümanları şirkle itham ederek, canlarının ve mallarının muvahhidlere (Vehhâbilere) helal olduğunu iddia etmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Mekke Müftüsü Ahmed b. Zeyni Dahlan’ın (ö. 1886) kaleme aldığı “dürerü’s-seniyye fi reddi ale’l-vehhabiye” adlı eserde yazdığına göre; İbn Abdülvehhab’ın kardeşi Şeyh Süleyman ilim ehli birisiydi ve onun yaptığı ve emrettiği her bid’at fikrine şiddetle karşı çıkıyor ve ona tabii olmuyordu. Bir gün Süleyman kardeşine sordu: -İslam’ın erkânı kaçtır? – O da “Beştir.” dedi. – Süleyman; “Sen bunlara altıncıyı da ekliyorsun. 6. şart olarak “Sana tabi olmayanlar Müslüman değildir.” diyerek kendince bunu da İslam’ın erkânından sayıyorsun.” dedi. Sonra Süleyman kardeşinin kendisinin öldürülmesini emretmesinden korktuğu için Medine’ye göç etti. Orada bu fikirleri red sadedinde bir risale telif ederek kendisine gönderdi.</p>
<p>Tevhid akidesi, İslam tarihi boyunca bu şekilde ele alınmış değildir. Ehli Sünnet Âlimleri, Allah’ın sıfatları vardır ve sıfatların bulunması hakiki tevhide münafi değildir, diyerek tevhidin “Allah’ın birliğine imandan ibaret” olduğu esasında birleşmişler. Esasen İslam’ın tevhid akidesinin ehemmiyet ve kıymeti; Hıristiyanların üç uknum, Mecusilerin iki mebde ve Yahudilerin kendilerine has bir ilah kabul etmeleri karşısında anlamlı olduğuna göre, tevhidin hakiki manasının kelime-i şehadet ve Allah’ın birliğine imandan ibaret olan vahdaniyet akidesi olduğunda ittifak vardır. Bu izaha göre tevhidi, ikiye ayırarak izah etmeye kalkmak cumhura muhalefettir.</p>
<p>İslam âlimlerinin cumhuru bu yanlış tevhid inancını red sadedinde; Tevhidi, rubûbiyet ve ulûhiyet şeklinde ayırmanın Kur’an ve Sünnette olmadığını ifade ederler. Çünkü “Lâ ilâhe illâllah”taki “ilah” kelimesi hem ulûhiyet hem de rubûbiyet manalarını içerir. Diğer taraftan “Rab” kelimesi de aynı şekilde “ilah” manasına da gelmektedir. Eğer bu iki kelime arasında itikâdi manada bir ayırımı zaruri olsaydı, Hz. Peygamber bunu Müslümanlara mutlaka açıklardı.</p>
<p>Nitekim Hayber’de yeni Müslüman olan bir çoban Hz. Peygambere; “Bu Müslümanlığın hakkı nedir?” dediği zaman, Hz. Peygamber; “Şu kılıcı alıp harp etmektir.” cevabını vermiş ve bu çoban hiçbir ibadeti yerine getirmediği halde harpte vefat edince ashabın en kıymetlilerinden şehid olan Mahmud İbn Mesleme ile birlikte defnedilerek şehid bir Müslüman muamelesi görmüştür. Yani uluhiyet tevhidi anlayışı eğer doğru olsaydı, Hz. Peygamberin bu çobana öncelikle Allah’a ibadet etmesi gerektiğini şart koşması gerekirdi. Ama bunu talep etmemesi, İbn Teymiye ve takipçisi İbn Abdülvehhab’ın ikili tevhid görüşlerinin Hz. Peygamber zamanında olmayan ve uygulanmayan bir bid’at olduğunu ispat eder.</p>
<p>İzmirli tekfir meselesi ile ilgili olarak; “İbn Teymiye ile İbn Kayyımın memnu’ addettikleri bir şeyi İbn Abdülvehhab küfrü mucib ef’al addetmiş, muhaliflerini de şiddetle reddederek asr-ı saadetten sonra zuhura gelen bid’atleri ref’ etmek da’iyesine düşmüştür.” Cevdet Paşa da şer’an yasak ve mekruh olan birçok şeyi açık şirk olarak kabul ettiklerini ve buna istinaden “…bütün İslam olanlara kâfir ve müşrik nazarıyla bakarak bunca Müsliminin demleri (kanlarını) heder ve malları kendilerine helal olmak itikadında…” olduklarını söyler.</p>
<p>Vehhâbi ulemasından Uleyyan’ın Şam valisi Genç Yusuf Paşa’ya yazdığı mektupta müteferrik fikirlerini sıraladıktan sonra “eslem teslem” (müslüman ol ve selamete er) demektedir. Bu mektuba yazılan cevapta Vehhâbilerin savundukları bütün fikirler ehl-i sünnete göre ayet ve hadislerle çürütüldükten sonra itikadlarının bid’at olup cehaletlerinden kaynaklandığı ve şayet iddia ettikleri gibi, dini bir gayret ve hedefleri varsa bunu İslam düşmanlarına karşı gelerek göstermeleri ve muhataplarının Müslümanlar olmaması gerektiği beyan edilmektedir.</p>
<p>Suud b. Abdülaziz’in Medine halkına verdiği hitabeden bir kısmı “Ey Medine halkı, … Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler. Şayet içinizden biri muhalefet gösterir ve itiraz eder ise cümlenizin malları, eşya ve hayatı askerim için mubahtır… Hz. Peygamberin mezarı karşısında önceleri olduğu gibi durup ta’zim için salât-ü selam getirmek mezhebimizce gayrı meşru ve yasaktır. Geçenler durmadan geçip gitmeli ve durma sırasında Hz. Peygambere sadece selam vermelidir.”</p>
<p>Kendilerinden olmayanları müşrik kabul ettiklerine dair yaşanmış bir vakada; Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın huzuruna gelen bir bedevi M. Ali Paşa’nın sakalını öptükten sonra, birdenbire bağırarak, gerçek Müslümanların (yani Vehhâbilerin) dinini tamamen terk edip müşriklerin yani M. Ali Paşa’nın dinini kabul ettiğini ifade etmiştir.</p>
<p>Vehhâbi imamlarının mektuplarında; Sadece kendilerine tabi olanların İslam olacağı yazılmaktaydı. Fakat İslam’ın hâkim olduğu şehirlerde bu iddialar bir mana ifade etmiyordu. Hatta şehir uleması bu teklif ve düşünceleri komik buluyordu. Çünkü onlar zaten Vehhâbilerin iddia ettikleri ve uyulmasını istedikleri İslam’ın emirleri doğrultusunda yaşadıklarına inanmaktaydılar ve dolayısıyla bu fikirlerin muhatabı değillerdi.</p>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, Fıkhu’l-Ebsat isimli eserinde günah işleyen bir Müslümanı tekfir edenleri reddeder ve buna bazı ayetleri delil getirir: “Zünnûn’u da (Yûnus’u da an)! Hani (kavmine) kızan biri olarak, (bizden izinsiz) gitmişti de kendisini (bu yüzden) aslâ sıkıştırmayacağımızı sanmıştı; derken (balığın karnında) karanlıklar içinde (kalıp): “Senden başka ilâh yoktur; seni tenzîh ederim! Gerçekten ben zalimlerden oldum!” diye nidâ etmişti.” (Enbiya 87) ayetinden sonra “Hz. Yunus’un (günah işlediği için) zalim olduğunu, buna rağmen Mü’min olduğunu ve münafık olmadığını söyler.</p>
<p>Aynı bölümde, “Böylece Allah, senin günâhından geçmiş ve gelecek olanı, senin için bağışlasın.” (Fetih 2) ayetinde; “Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (sav) için “günahını bağışlar” buyurmuştur, “küfrünü bağışlar” dememiştir.” diyerek günah işleyenlerin kâfir olmadığını ve tekfir edilemeyeceğini ispat etmiştir. Bu tevhid anlayışı itikâdi olarak Kur’an’a tamamen aykırıdır.</p>
<p>Selef-i Salihin devrinde de bu şekilde bir anlayış ve uygulama görülmemiştir. Ancak kendilerini Selefi Salihin’e nisbet ederek, ne fikirde ve ne de yaşayışta kesinlikle selef gibi davranmadıkları halde kendilerine –sözde- Selefiye ismini takanların samimiyetten ve ihlastan ne kadar uzak oldukları aşikârdır.</p>
<p><strong>Nasların Sadece Zahiri Manalarını Almaları</strong></p>
<p>Taberi’nin tedkikine göre, Ahmed bin Hanbel’in hadisçi yönünün fakihlik yönüne nisbetle ağır basması sebebiyle bu mezhep mensupları, muteber gördükleri naslar üzerinde fazla akıl yürütmemeyi ve nasları olduğu gibi kabul etmeyi şiar edinmişlerdir. Zira Vehhâbi imamlarının mektupları incelendiğinde genellikle bütün Müslümanların kabul ettikleri Ayet ve Hadislerin belli bir tertip içinde sunulmasından ibaret olduğu görülür. “Vehhâbîler ve Hâricîler ise, nusûs-u şerîata ve sarîh-i âyâta ve zevâhir-i ehâdîse istinâd ederek, hâlis tevhîde münâfî ve sanemperestliği îmâ edecek her şeyi reddetmekliği kaide tutmuşlar. Fakat… menfî garazlar, onları haktan çevirip dalâlete saptırmış ki, ifrât derecesinde tahrîbât yapıyorlar… hangi fırka olursa olsun, böyle bir hakîkati mesleğinde görüp, onunla aldanıp, sonra dalâlete saplanır.”</p>
<p>Ehl-i Sünnet ve’l- Cemaat’dan, ister sair İslâm fırkalarından olsun kendilerine muhalif olanları nassların zahirine hamlederek küfür ile itham etmişler. Evet, İbn Teymiyye ve İbn Kayyım da İbn Abdülvehhab’ın tekfir saydığı fiilleri şirk çeşidinden saymışlarsa da onların şirkten maksatları (şirk-i sağir) demek olup yoksa “Allah kendisine şirk koşulmasınıasla bağışlamaz; bundan başkasını, dilediği kimse için bağışlar” (Nisa, 4/48;116) âyet-i kerimesinde zikredilen “şirk-i ekber” değildir. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın bağışlamayacağı şirkin en büyüğü İslâm dininden çıkmak demektir ki putlar yahud ateş, su gibi şeylere ibadet ile mahluklardan birine hususi rububiyet verip Cenab-ı Hakk Teâlâ’ya şerik, ortak ve benzetme kabul etmekten ibarettir. Buna “Şirk-i Celi” de denir. “Şirk-i Hafi” ki Cenab-ı Hak’dan başkasına iltifat etmek demektir.</p>
<p>Beşer nevi bir an bile bundan uzak olamaz. Rasuller ve büyük Enbiyalar hazretleri Şirk-i Celi’den müberra, uzak oldukları halde Şirk-i Hafi’den kurtulmak için Cenab-ı Hakk’a duâ etmişlerdir. İbrahim ve İsmail aleyhisselamların: “Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl! Neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar. Bize ibadet usullerimizi göster. Tevbelerimizi kabul et” (Bakara, 2/128) Ve Hz. Yusuf’un; “Beni müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına kat” (Yusuf, 12/101) diye dua etmeleri bu manayı açıklamaktadır. Elhasıl Şirk-i Hafi’nin çeşitleri olup “kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? Sen (Rasülüm) ona koruyucu olabilir misin?” (Furkan, 25/43) âyeti kerimesi gereğince nefs ve şehvetlere uymak bir nevi Şirk-i Hafi olduğu gibi riyâ da şirk-i hafidir, ameli iptal eder, derler. Ancak “riyâ yapanlar hep kâfirdir” diye “kanları ve malları helâldir” sözünü hiç kimse söyleyemez.</p>
<p><strong>Kabir Ziyareti ve Birçok Şeyi Bid’at Kapsamında Değerlendirmeleri</strong></p>
<p>Vehhâbilerin bid’at olarak en çok önem verdikleri husus kabir ziyareti meselesidir. İbn Teymiye’ye göre dua etmek, selam vermek amacıyla yapılan kabir ziyareti caizdir. Fakat Peygamber dahi olsa şefaat dilemek arzusuyla yapılan kabir ziyareti ile orada namaz kılmak (sadece Allah’a ibadet etme niyetinde olsa bile) bid’at ve şirktir. İbn Teymiye’nin bid’atle ilgili fikirleri İbn Abdülvehhab’ın zuhuruna kadar nazariye olarak kalmıştı. Vehhâbiler siyasi iktidarı ve gücü ele geçirince onun bid’atle ilgili fikirlerini uygulama imkânına kavuşmuşlardır.</p>
<p>Bid’atlere karşı çok şiddetli ve toptancı bir tavır takınarak “hasene-seyyie” tarzında bir ayrımı kabul etmemişlerdir. Cevdet Paşa’ya göre “bid’at-i seyyie ile haseneyi fark-u temyiz etmek lazımdır, sonradan zuhur etme nice şeyler vardır ki hasenattan ma’duddur ve insan medeniyyi’t-tab’ olduğu cihetle bir raddede durmayıp fünunu sanayi’ muhteri’a hasebiyle âlem-i terakkide kat’i mesafe edegeldiğinden…” bu tavır tabiata karşıdır. (Bu hususu daha da irdeleyecek olursak kâinatta cari olan tekâmül ve terakki gibi âdetullah kanunlarına da tamamen aykırı hareket ettikleri anlaşılacaktır.)</p>
<p>Kutsal yerleri ziyaret etmenin, ibadeti Allah’a değil de böyle yerlere yönelteceğini, dolayısıyla inanç noktasında insanları şirke düşüreceği fikriyle pek çok İslam büyüklerinin kabirlerini yerle bir edip yıkmışlardır. Bu yüzden tarihte mabed yıkıcıları olarak tavsif edilmişlerdir. Sadece İslam büyüklerinin değil görünürde olan mezarlara dahi el atarak yıkmışlardır. Öyle ki, Hicaz bölgesinde iktidarı ele geçirdiklerinde, tüm sahabi mezarlarını yıkarak yerle bir etmişlerdir. Şu anda buraların kabir yeri olduğunu gösteren bazı işaretlerden başka bir şey kalmamış durumdadır.</p>
<p>Hâlbuki Resûlullah (sav) kabristanı ziyaret etmiş, ashabına Kabristana vardıklarında şöyle demelerini öğretmiştir: “Selâm size ey gerçek dünyanın mü’min ve müslüman sakinleri. İnşaallah biz de yakında size katılacağız. Allah’tan size ve bize âfiyetler vermesini dilerim. Siz önümüzden gidenler, biz de arkanızdan gelecek olanlarız.” (Müslim, Cenâiz 35; İbn Mâce, Cenâiz 36,103)</p>
<p>Bediüzzaman, Hadîs-i sahîh ile sâbit olan ziyâret-i kubûr ve makberistana hürmet-i şer’iye sû’-i isti’mâl edildiğini ve bunu bahane yapan Vehhâbilerin kendilerini Ahmed İbn Hanbel mezhebinde göstererek, onun bir derece zâhirî ve mutaassıbâne mezhebinden din nâmına istifâde edip, bir kısım evliyânın türbelerini tahrîb ettiklerini ve kendilerini haklı zannettiklerini ve bir dirhem hakları varsa da, buna on dirhem ilâve ederek yanlış yaptıklarını söyler. Ayrıca Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ın Şafii vs. mensup âlimleri kabir ziyaretlerinin caiz olduğu görüşündedirler. İmam Nevevi “ziyareti çok yapmak faziletli, Allah dostu kişilerin kabirlerini ziyaret ederek, dua edip durmak müstehaptır” diyor. İmam Subki (v.771/1370) de bu görüşünden dolayı İbn Teymiyye’nin hataya düştüğünü söylüyor. Hz. Peygamber Mekke seferi sırasında annesi Amine’nin kabrini ziyaret ederek ağlamış, etrafındakileri de ağlatmış ve Müslümanların kabirleri ziyaretine de izin verilmişti.</p>
<p><strong>Mecaz-ı Aklî Delili</strong></p>
<p>Bazı cahil insanların evliya kabirlerini ziyaret ederlerken bir takım merasimlerle o mezar hakkında beslemekte oldukları itikad uygun değilse de bununla beraber bu kabilden olanların çoğunda Cenab-ı Hak’tan başka bir kimsede güç ve kudret olacağını inanmadıkları bilinmektedir. Şu halde bu yüzden bir müslümanın tekfir etmek tehlikeli bir meseledir. Yani kabir ziyaretine giden Müslümanların hiçbiri orada medfun olan zata tapma niyet ve itikadında değildir. Onlar ibadet cihetiyle sadece Allah’ı hak ma’bud ittihaz ederler. Aksini iddia etmek Müslümanlara suizanda bulunmak ve iftira etmek demektir. Müslümanlara suizan etmek de Kur’an’da yasaklanmıştır. [4] Bu meselede İslam âlimlerinin kullandıkları çok mühim bir delil de “Mecaz-ı Akli”dir. (Bazı kaynaklarda Mecaz-ı Hükmi olarak ta geçer.)</p>
<p>Mecaz-ı Akli’yi, bazen “bir fiil veya manası failine nisbet edilmeden” veya “başka bir faile nisbet edilerek” ifade edilir. Bu durumda lafız olarak hakiki fail zikredilmemiş olur. Fakat biz o fiili lafızda zikredilen faile nisbet etmeye mani olan bir karinenin olduğunu bilmemiz sebebiyle, mezkûr fiilin hakiki failinin başkası olduğuna hükmederiz. Konunun daha iyi anlaşılması için Mecaz-ı Akli’ye bazı misaller verelim;</p>
<p>“Zahidin gündüzü oruç, gecesi namazdır.” ifadesinde oruç ve namaz zamana (gece ve gündüze) nisbet edilmiştir. Halbuki bu sözü işiten herkes kesinlikle bilir ki orucu tutan “gündüz” ve namazı kılan “gece” değildir bilakis insan olan zahiddir. Burada hakiki fail zikredilmekle beraber fiil failine değil zamana nisbet edilmiştir.</p>
<p>“Hac zamanı Mekke’nin caddeleri sıkıştı.” denildiğinde hakikatte sıkışanın caddeler değil caddedeki insanlar olduğunu herkes anlar. Burada da fiil mekâna nisbet edilmiştir. Aynen bu misallerde olduğu gibi Kur’an’ı Kerimde de birçok ayette fiil hakiki failine nisbet edilmeden kullanılmıştır. Bunlar mecaz-ı akli’nin Kur’an’da da olduğunu göstermektedir. Zilzal suresinde kıyamet hengâmesindeki hadiseler anlatılırken “Yer ağırlıklarını çıkardığı…” ifadesiyle fiil yeryüzüne nisbet edilmiştir. Hâlbuki bunu işiten veya okuyan her Müslüman, bu fiili yapanın yeryüzü değil, Allah olduğu itikadını taşır. Aynen bunun gibi kabir ziyaretine giden insanlar da her şeyi Allah’ın yarattığı itikadındadırlar.</p>
<p>Her nedense Kur’an akılcılığından dem vuranlar bu gibi ayetleri görmezden gelmek isterler veya İbn Teymiye gibi cevap veremeyince Kur’an’daki mecazı inkâr etme cihetine giderler. Hâlbuki ilmi seviyesi çok düşük olan biri bile Kur’an’ı okuduğunda ayetlerin çoğunda bu temsil, teşbih ve mecazları görecektir. İşte yanlış bir uygulamayı kaldırabilmek için seçilen yanlış bir yöntem, inad damarıyla beslenerek hem kendisini hem de takipçilerini Kur’ani hakikatten uzaklaştırmıştır. Takiyyüddin İbn Teymiye ile aynı dönemde yaşayan ve onunla mücadele eden Ehli sünnet âlimi Takiyyüddin İbn Sübki, bu gibi meseleleri güzelce delillendirerek reddeder ve artık İbn Teymiye’nin bu tür aykırı fikirleri terk etmesi gerektiğini söyler.</p>
<p>Kabir ziyareti meselesinde avamın gösterdiği aşırılığa karşılık Vehhâbilerin de zıddıyla aşırılık göstermelerini İlahi Kader perspektifinde değerlendiren Bediüzzaman Said Nursi, ”Hadîs-i sahîh ile sâbit olan ziyâret-i kubûr ve makberistana hürmet-i şer’iye sû’-i isti’mâl edildi….” İşte avamın bu müfritâne hâli, kadere fetvâ vererek muharrib Vehhâbileri onlara musallat etti. Fakat muhar­rib Vehhabilerin onları ta’dîl etmek suretiyle ifrâtlarını kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp, bil’akis tefrît ettiklerini ve nihayette Vehhâbilerin “<strong>سَيْفُ اللّٰه يَنْتَقِمُ به ثم ينتقم منه اَلظَّالِمُ” [5]</strong> kaidesine mazhar olarak sonra mutlaka cezalarını bulacaklarını söyler.</p>
<p>Bediüzzaman, buna benzer olarak Kader cihetiyle iki noktayı daha tespit eder. Biri insanların bu asırda materyalist bakış açısıyla Allah’ı unutup her şeyi zahiri sebeplere dayandırmalarıdır. Diğeri de bu asırda enâniyetin çok ileri gittiği, çoğu insanın mağrurca birer küçük firavun ve nemrûd gibi oldukları hengâmında, kaderin bu muharribleri Ehl-i Sünnet’e musallat ettiğini nazar-ı hikmetle görür ve hikmet-i şer’iye diliyle açıklar.</p>
<p>Ravza-i Şerife’nin üzerine atılan örtülerin dahi bid’at bir iş olduğunu iddia etmişlerdir. Bu nedenle Ravza’nın üzerinde bulunan örtülerin yenilenmesini yasaklamışlardır. Bu örtüler eskilikten öylesine çürük halini almıştır ki, Hz. Peygamber’in(sav) huzurunda bulunan kişiyi aydınlatan veya ona bu mekânın Hz. Peygambere vahyin indiği mekân olduğunu hissettiren o nur olmasa, bu çürümüş parçalar göze gayet çirkin görünecektir. Ravza-i Şerife’nin üzerine bir örtü koymayı, hiç kimse, hiç bir şekilde bir tür ibadet olarak saymamıştır. Bunu yapanlar, Ravza’nın bakanlara daha hoş görünmesini sağlayacak bir süs amacıyla yapmışlardır.</p>
<p>Ravza’daki örtülerle Mescidi Nebevi’deki süslemelerin durumu aynıdır. Ne gariptir ki, bu örtülere karşı çıkanlar Mescidi Nebevi’deki bu süslemelere karşı çıkmamışlardır. Bu çifte standartlı bir uygulamadır. Ayrıca bid’atlarla mücadele edip her türlü yeniliğe karşı çıkan muvahhid! Vehhâbiler, neden Suudlu işadamlarının ülkeye her türlü modern konfor unsurlarını sokmalarına ses çıkarmamıştır? Bu ikiyüzlü münafıkâne tavrın asıl sebebi, Vehhâbilerin siyaseten bağlı oldukları Suud ailesinden maddi menfaat elde etmeleridir. Aksi halde dini hassasiyet iddialarında samimi olsalardı fıtratlarında olan isyan damarıyla buna başkaldırırlardı. Bu da gösteriyor ki Vehhâbilerin ekonomik olarak rahatlaması, onları inanç esaslarında da gevşekliğe sürüklemiştir.</p>
<p><strong>Şefaati ve Tevessülü Reddetmeleri</strong></p>
<p>Şefaat, “suçunun bağışlanması veya dileğinin yerine getirilmesi için birine aracılık etme” manasına gelir. Terim olarak “kıyamet gününde peygamberlerin ve kendilerine izin verilen salih kulların müminlerin bağışlanması için Allah katında niyazda bulunması” anlamında kullanılır. Cürcani ise şefaati, “hakkında suç işlenmiş kimseden, suçları bağışlamasını istemektir.” şeklinde tanımlamıştır. Zümer suresinde anlatıldığı üzere[6] putperestler kendilerini Allah’a yaklaştıracağı­na inandıkları için putlara tapıyorlardı.</p>
<p>Şefaat ile ilgili ayetlerde kıyamet günü Allah’tan başka hiçbir dost ve şefaatçinin bulunmayacağı belirtilmekte, ancak Allah’ın izni ve rızasıyla şefaatin gerçekleşebileceği açıkça beyan edilmektedir. Şefaat kavramı hadislerde de sıklıkla yer alır (Buhari, “Tevhid”, 24; Müslim, “İman”, 302) ve şefaatin hem dünyevi hem de uhrevi tarafı­nın bulunduğu belirtilir. Başta Resûlullah olmak üzere bütün peygamberler, melekler ve salih kullar büyük günah işleyen müminlere şefaat edecektir. Ayrıca Kur’an okuyan ve oruç tutan kimseler hakkında bu ibadetlerin de şefaatçi olacağı[7] ilgili hadislerde bildirilmiştir.</p>
<p>İbni Abdülvehhab, şefaat konusunda da İbn Teymiye’yi takip etmiştir. Şefaat, tevessül, istiğase, istimdad, kabir ziyaretleri ve tasavvuf hakkındaki görüşler hep tevhid-i ulûhiyet ile irtibatlıdır. İbn Teymiye’ye göre, vefatlarından sonra kabirleri başında peygamberlere, meleklere dua etmek, onlardan şefaat istemek Allah tarafından yasaklanmıştır. Fakat Allah’ın izniyle Peygamberin ve salih kulların ahirette şefaat edebileceğini kabul etmektedir.</p>
<p>İbn Abdülvehhab şefaatin sadece Allah’ın izniyle ahirette gerçekleşeceğini, Hz. Peygamber dâhil hiç kimsenin doğrudan şefaat yetkisine sahip bulunmadığını söylemiştir. Bu sebeple Resûlullah ile sahabilerin ruhlarından ya da velilerden dünyada şefaat beklemek şirke götüren bir davranıştır. İbn Abdülvehhab’a göre caiz olmayan taraf, Allah’ı aradan çıkararak bizzat Hz. Peygamberden şefaat istemektir. Zira Resûlullah’ın şefaatine nail olmak için de Allah’tan istemek gerekir. O’ndan başkasından istemek dalalettir. Eğer her şeyi sadece Allah’tan istemek şart olsaydı, Kur’an ve Hadislerde ifade edilen şefaat ve dua etmek gibi mefhumları ayrıca zikretmeğe gerek kalmazdı. Ne batıl itikâd!, ne mantıksız iddia!</p>
<p>Nitekim Kur’an’da meleklerin günahkâr müminler için istiğfar ettiği[8] bildirilmiş, Hz. Peygamber’e de müminlerin bağışlanması için dua etmesi[9] emredilmiştir. Bununla birlikte İbn Teymiye ve takipçilerinin iddia ettiği gibi söz konusu davranışlarda bulunan Müslümanları müşrik diye nitelemek aşırılık sayılmalıdır. Zira ahirette şefaatin olmayacağını ve zalimleri koruyan herhangi bir dost ve şefaatçinin bulunmayacağını bildiren ayetler kâfirler hakkındadır.</p>
<p>Şefaat konusuyla irtibatlı bir konu da Tevessül’dür. Lügatte vesile edinmek demektir. Vesile ise kendisiyle başkasına yaklaşılan şeydir. Tevessül ıstılah olarak bir Müslümanın işlediği salih amelleri, Hz. Peygamber’i yahut velileri vesile yaparak Allah’a yakın olmaya çalışmasını ifade eder. Zeyni Dahlan, Cuma hutbelerinde, İbn Abdülvehhab’ın her defasında “Bir kimse Peygambere tevessül ederse kâfir olur.” dediğini aktarmaktadır.</p>
<p>Kur’an’da müminlere Allah’a yakın olmak için vesile aramaları[10] emredilmiştir. Çeşitli rivayetlerde belirtildiğine göre kuraklık dönemlerinde ashap Hz. Peygamber’le tevessülde bulunarak Allah’a dua ediyor ve duaları kabul görüyordu. İslam âlimlerinin cumhuruna göre tevessülün çeşitlerini şöylece özetlemek mümkündür: 1) Allah’ın zâtı, isimleri ve sıfatlarıyla tevessül. (“Ya Rabbi, İsmi azamın hürmetine kabul et.” gibi) 2) Hz. Peygamber’le tevessül. (“Peygamberin hakkı için bir şey istemek.” gibi) 3) Amel-i salihle tevessül. “Bir mağarada mahsur kalan 3 kişinin yaptıkları salih amellerle tevessülde bulunarak Allah’tan kendilerini kurtarmaları için dua ettiklerinde her duadan sonra mağara kapısının biraz açılması ve en sonunda kapının tamamen açıldığını haber veren rivayetlerde belirtildiği gibi amel-i salihle tevessülde bulunarak yapılan duaların makbul olduğu yolunda sahih bilgiler mevcuttur. (Buhârî, Edeb, 5; Müslim, Zikr, 100)” 4)</p>
<p>Müttaki ve salih müminlerin duasıyla tevessül. “Esasen müminlerin duasını istemek Kur’an ve Sünnet’te teşvik edilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem umreye giden Hz. Ömer’den kendisi için dua etmesini istemiştir.” 5) Hayatta olan velîler ve salih müminlerin zatıyla tevessül etmek. Hayatta iken ve ölümlerinden sonra Hz. Peygamber’in, velilerin ve salih kulların zatıyla tevessülde bulunmayı şirk saymak kesinlikle isabetli bir görüş değildir. Ayrıca “Sâlih amellerle tevessülde bulunmanın meşru kabul edilmesi, bu amelleri yapanlarla tevessülü de meşru hale getirir. Zira zat asıl, zata ait fiil fer’idir, fer’i ile tevessül câiz ise asılla tevessül de câizdir.”</p>
<p>Netice olarak dünyevi bir ihtiyacın karşılanması veya günahların bağışlanması için hayatta olan salih kişilerden dua talep edilmesi anlamındaki şefaatin caiz olduğu konusunda âlimler ittifak etmiştir. Zira bu şekilde dua edilmesi Hz. Peygamber’e[11] ve Müslümanlara[12] Kur’an’da emredilmiş, ashab da yağmur yağması veya başka ihtiyaçlarının giderilmesi için hayatta bulunan Resûlullah’tan dua etmesini istemiş, ayrıca yine hayatta iken Resul-i Ekrem’le tevessülde bulunmuşlardır.</p>
<p>Bir velinin kabri yanında adını anarak dua etmek ona tapmak anlamına gelmez, müşriklerin putlara tapmasına ise asla benzetilemez. Nitekim Hz. Ebubekir, Resûlullah vefat edince alnını öptükten sonra, “Allah katında bizleri de an” demiştir. Ayrıca Hz. Peygamber’in Hz. Ömer’e hitaben “Ey Kardeşim” Dualarında bizi unutma” ibaresiyle vaki olan Hz. Peygamber’in iltifatı, Allah nezdinde duânın kabulü için şefaatin yasak olmadığını açıkça göstermektedir. Yoksa Hz. Peygamber’in bu konuda Hz. Ömer’in tevessülüne ihtiyacı yoktur. Ayrıca Hz. Ömer’in yağmur duasına çıkarken Hz. Abbas’ı yanına alıp onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan yağmur dilemesi de (Buhari, istiska, 3) buna delil olarak gösterilmiştir.</p>
<p><strong>Uzlaşmaz Tutumları ve Sadece Kendi Fikirlerini Hak Kabul Etmeleri</strong></p>
<p>Vehhâbi âlimleri kendi görüşlerinin hata kabul etmez şekilde doğru, başkalarının görüşlerinin ise, tasvib edilemez şekilde yanlış olduğunu düşünmektedirler. Kabile yapısının en önemli davranış biçimlerinden biri hiç kuşkusuz kendi dışındakini öteki kabul etmesidir. Vehhâbiliğin, Osmanlı döneminden kalma mimari eserleri sistemli biçimde yok etmesi de bu hareketin ideolojik bir yansıması olarak görülebilir. Çünkü sanat eserlerinin bir bir yok edilmesi, Vehhâbilerin kendileri dışındaki her türlü inanç, fikir ve sembole hayat hakkı tanımama yönündeki genel eğilimlerinin bir tezahürü olarak anlaşılabilir.</p>
<p>Vehhâbilerin esas problemi tek bir doğru meydana getirmeye çalışmaları, daha doğrusu kendi düşünce yapılarını yegâne doğru addetmeleridir. Vehhâbilerin bütün geleneksel yorumlamaları reddedip temel kaynaklara dönme teşebbüsü neticede sadece kendilerinin gerçek inancı temsil ettiklerine inandıkları bir grubun oluşmasına neden olmuştur. Vehhâbiliğin, kendilerinden olmayanlara karşı mücadeleyi başlatması, kendi içlerinde bütünleşmeyi sağlarken, İslami ana omurgadan ayrılmış ve neticede maalesef anarşist bir ruh taşıyan radikal, marjinal ve uzlaşmaz bir gruba dönüşmüştür. Kur’an ve Sünnete muvafık bir usule dayanmak kaydıyla insanlar hakikati farklı şekillerde yorumlayabilirler.</p>
<p>Bu hususta Bediüzzaman: “Haklı her meslek sâhibinin -başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde- hakkı, “Mesleğim haktır” yahud “Daha güzeldir” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliği îmâ eden, “Hak yalnız benim mesleğimdir” veyahud “Güzel, benim meşrebimdir” diyemez.” sözleriyle takınılması gereken tavrı açıklamıştır.</p>
<p>İşte bu uzlaşmaz tutumları ve doğru olanı sadece kendilerinin bildiklerini iddia etmeleri İslam dünyasında nifak tohumlarının ekilmesine sebebiyet vererek netice itibariyle Ehl-i Sünnet’e ve İttihad-ı İslam’a zarar vermiştir.</p>
<p><strong>Islahtan İsyana Doğru Bir Hareket Olduğu</strong></p>
<p>Bu hareketin temelindeki iki şey isyana ilham olmuştur. Birincisi; Harici ruhu; haşin, isyankâr ve çevresine uyum sağlayamayan bir insan tipinin simgesi olarak telakki edilmiştir. Şehristani’nin ifade ettiği gibi bu niteleme “ümmetin üzerinde ittifak ettiği halifeye başkaldıran herkes” için kullanılır. İkinci olarak da İbn Teymiye’nin eserlerini okuyan ve okudukça beğenen İbn Abdülvehhab, daha sonra bu konuda derinleşerek, bu görüşleri teoriden pratiğe aktarmıştır.</p>
<p>Bir hareket veya fikrin istikamette olup olmadığının tespiti sadedinde Bediüzzaman; “Meslekler, mezhebler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakîkat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakîkat ise ve menfî cihetleri müsbet cihetlerine mağlûb ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakîkat, neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl-i bid’a ve dalâlet olur. İşte bu kaideye binâen, âlem-i İslâmdaki ehl-i bid’a fırkalarına bakılsa görülüyor ki, her biri bir hakka istinâd edip gitmiş. Fakat menfî ciheti ya garaz veya inâd gibi bir sebeble o mesleğin âsârı dalâlet hesabına çalışmıştır.”</p>
<p>Söz konusu isyan olunca bazılarının aklına hemen Nurettin Topçu’nun “isyan ahlakı” gelebilir. İsyankâr, tenkidçi, muhalefetten süfli bir zevk alan anarşist ruhlu kişiler, isyanın da ahlaki yönünün olduğunu cahilane iddia edebilirler. Hâlbuki Topçu’nun belirttiği isyan; Allah’ın emirlerine uymak istemeyen nefs-i emareye karşı isyan etmektir. Aslında tasavvufta “nefis terbiyesi” olarak bilinen şeye Topçu “isyan ahlakı” ismini vermiştir. Yoksa burada dışa yönelik bir isyan yoktur. Bilakis bu isyan insanın kendine olan ve neticede Rabbine hakiki kulluğu netice veren ahlaki bir süreçtir. Yani anarşist ruhlu ve her şeyi tenkid edenlerin anlamak istediği gibi değildir. Yani Hz. İbrahim’in gelen emir üzerine bıçağı eline almasına karşı güzel gözlü İsmail, ona itiraz etmedi.</p>
<p>Bu misal gibi daha niceleri nefislerine isyan ve Rablerine itaat ederek yüksek makamlara ulaştılar. Lakin günümüzün asi İsmailleri kara gözleriyle, hakikat nurlarını görmezden gelerek, İslam büyüklerini beğenmeyerek ve herkesi tenkid ederek isyan ahlaksızlığına düşmektedirler. Zira hiçbir ayet veya hadiste Müslümanların tenkid edilmesi emredilmemiştir. Eğer zannettikleri gibi çok zeki ve akıllı kimseler olsalardı, muhalefet saikiyle tenkid etmek yerine, müspet fikirler geliştirerek günümüzdeki İslami meseleleri için ortaya bir çözüm koyarlardı.</p>
<p><strong>Siyasi Cihetinin Daha Baskın Olduğu</strong></p>
<p>Vehhâbiye mezhebi Hanbeliye mezhebinin gulûvvüdür. Zuhur ve devamında yine siyasetin tesiri vardır. Eyüp Sabri Paşa, Vehhâbilik hareketinin ile ilgili olarak İbn Abdülvehhab’ın herhangi köklü ve asil bir soydan gelmediğini “Ol deni-i cehennemi de asalet ve asabiyetten nişane olmadığı beyn’el urban malum” bu sözlerle ifade ederek İbn Abdülvehhab’ın zaten istikbal meraklısı olan Dir’iye Şeyhi Abdülaziz’ini Haremeyn’e istilaya terğib ettiğini söyler. Modern Suudi devletinin bayındırı Abdülaziz b. Suud, kendilerinden olmayan Müslümanlara selam vermeyen, hatta gayr-i müslimle karşılaştıklarında yüzlerini kapayan Vehhâbilere rağmen gayr-i Müslimlerin ülkelerinde petrol aramasına ve işletmesine izin verebilmiştir. Bu ironik durum bu hareketin esas amacının dini değil tamamen ekonomik ve siyasi merkezli olduğunu göstermektedir.</p>
<p><strong>Irkçılık Damarının Etkili Olduğu</strong></p>
<p>Arap dünyası 19. Yüzyılın başlarından itibaren, batıyla temasa geçtikçe milliyetçilik, bağımsız hükümet kurma istekleri, Osmanlı devletinin çeşitli eyaletlerinde ortaya çıkmıştır. Fransız devrimiyle başlayan milliyetçilik tipinden ayrı, kökleri gerilere giden ve eski Arap milliyetçiliğinin izlerini taşıyan Vehhâbilik, Hicaz’da Osmanlıya ait her şeyi yok etmeye girişerek Arabistan’da Osmanlı otoritesini yıkma yolunda ilk teşebbüs olduklarını kanıtlamışlardır. Gerçek İslam’ı temsil ettiklerinin iddia etmelerine rağmen, devletlerinin Vehhabi özellikleri onları monarşik de olsa bir Arap “milli” devleti yapar. Bu iddia bile aslında rejimin milliyetçi ideolojisini ifade eder.</p>
<p>Cevdet Paşa’nın; “Köyden köye gezerek bir takım mutekadatı haside ile nice urvanı ıdlal edip hususuyla deriye ahalisini bütün bütün kendine tabi kılarak çünkü sahib huruçlukta asabiyet şart olduğunda…” İfadelerindeki asabiyet ile İbn Haldun’un bahsettiği “asabiye teorisi”ni karıştırmamak gerekir. Çünkü İbn Haldun konuyu daha farklı cihetleriyle birlikte ele alarak çok yönlü bir anlayış üzerine bina etmiştir. Hâlbuki Paşa burada ıstılahi değil kelime anlamıyla, İbn Abdülvehhab’ın asil bir soydan gelmediğini ifade etmektedir.</p>
<p>Menfi milliyetçiliği nazara verenlere karşı Bediüzzaman: “Şu asır, menfî milliyeti çok ileri sürdü. Anâsır-ı İslâmiye hiç muhtaç olmadığı halde, şu milliyet fikrine körü körüne sarıldılar. Menfî milliyet ise, mukaddesât-ı dîni­yeye hürmetkâr olamıyor. Bahaneler buldukça ilişmek istiyor.” bu ihtarı yapmıştır.</p>
<p><strong>Emri bi’l-Maruf Nehyi ani’l-Münker Kaidesini Sûistimal Etmeleri: “Sözde Cihad”</strong></p>
<p>İslami literatürde genellikle dinin getirdiği hayat tarzına, görgü kurallarına uygun olan söz ve davranışlar “ma’ruf”, uygun olmayanlar da “münker” sayılmıştır. İslam âlimleri emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker’in farz-ı kifaye olduğunda ittifak ettikleri halde Hariciler silah kullanmayı kötülüğe sapan herkese karşı gerekli görmüşler ve isyan hareketlerini de bu temel anlayışlarına dayandırmışlardır. Buna karşı Ehl-i Sünnet âlimleri umumiyetle, İslam ümmetini halife etrafında birleştirmek, sosyal barışı korumak, toplumun fitne ve fesat hareketlerine kapı­larak parçalanmasını önlemek düşüncesiyle, siyasi otoriteye karşı isyan ederek silahlı mücadeleye girişmeyi doğru bulmamıştır.</p>
<p>Haricilerin bu esasına dayanan Vehhâbi hareketi de aşırı müdahalecidir. Vehhâbilerin bu katı ve sert tutumları büyük ölçüde ilham aldıkları İbn Teymiye’den de kaynaklanıyordu. Zira İbn Teymiye’nin uygulamalarında bu hususiyet sıkça görülür. Nitekim saçı sakalı birbirine karışmış bir kişiyi yakalayıp sünnete uygun biçimde zorla tıraş ettirmesi onun dini tutum ve anlayışı konusunda verilebilecek en basit örneklerden biridir. Aslında İbn Teymiye, Haricileri, Mu’tezileyi ve Şia’­yı emir ve nehiy konularında aşırı sertliğe yönelmekle suçlar.</p>
<p>Hz. Peygamber’in bu husustaki talimatı uyarınca Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in, Müslümanların birlik ve bütünlüğüne öncelik verdiğini, devlet başkanlarına karşı gelmekten, fitne savaşlarına katılmaktan kaçınmayı ilke edindiğini belirtir. (bkz. İbn Teymiye, el-İstikame, II, 215- 216) Fakat Vehhâbiler işlerine gelmediği için bu konuda İbn Teymiye’ye tabi olmamışlardır. İbn Abdülvehhab bu itikadı gereğince, cihadın İslam’ı anlatma ve öğretme metodu olduğunu söyleyerek selefi İbn Teymiye’den bu hususta ayrıldığını söylemek insaf düsturunun iktizasıdır. Tarih boyunca Osmanlılar, Hicazlılar, Şiiler gibi Müslüman unsurlarla devamlı savaş halinde olmalarının sebeplerinden biri de, “emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker” anlayışlarının gereği olan “sözde cihad”ın bir neticesiydi.</p>
<p>Hemen hemen İslami bütün çevrelerce Selefin en büyük âlimlerinden biri kabul edilen Hasan-ı Basri hazretleri, emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münkeri daha çok ahlaki bir prensip olarak değerlendirmiş ve silahlı isyan fikrini reddetmiştir. Bizzat kendisi de devlet yöneticilerinin haksız uygulamaları karşısında bazen ağır ifadelerle de olsa eleştirmiş, onları adalet ve hakkaniyete çağırmakla yetinmiştir. Aynı şekilde İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye nisbet edilen Fıkhu’l-Ebsat’taki bilgilere göre, İslam ümmetinin başında bulunan ve ümmetin birliğini temsil eden devlet baş­kanına karşı -zalim dahi olsa- isyan ederek emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker adına silahlı mücadeleye girişen ve böylece cemaatin birliğini tehlikeye sokanların “ıslah ettiklerinden ziyade ifsad ettiklerini” belirtmiş, bu sebeple HariciIer’i şiddetle tenkid etmiştir.</p>
<p>Bununla birlikte toplumda meydana gelen haksızlıkları gidermek, fitne ve fesada yol açılmasını önlemek düşüncesiyle, Ehl-i sünnet’in, emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker faaliyetlerinde yaptırımlı fiili müdahaleleri sadece resmi kurumlara bıraktığını, fertlerin ve dolayısıyla sivil örgütlerin yetkisini ise eğitme, aydınlatma ve uyarma gibi müsbet teşebbüslerle sınırlayarak ferd ve cemiyet için en selametli yolu tavsiye ettiği her zaman hatırda tutulmalıdır.</p>
<p>İslam’ın ilk dönemlerindeki fetihlere benzettiklerini zannederek güç ve hâkimiyet hırsı gibi süfli hislerle hareket edip sadece Müslümanlarla savaşmışlardır. Hâlbuki İslam’ın ilk dönemlerindeki fetihler, sırf Allah rızası için ulvi hislerle ve İslam dinini yaymak gayesiyle gayr-i müslimlere karşı yapılmıştır. Vehhâbiler cihad adı altında menfaat elde edebilmek için muhataplarını hemen şirkle itham edip tekfir ederlerdi. Bu şirk veya tekfir iddiasının arkasında yatan asıl sebep şudur; sapkın (bid’at olan) fikirlerinin kolayca benimsenmesini ve yayılmasını sağlamak amacıyla etrafındaki yağmacı karakterli bedevilere -onları bir anda zenginleştirecek olan- cazip bir teklif sunmuş oluyordu.</p>
<p>Böylelikle bu fikirleri benimseyen yağmacı Vehhâbiler karşılarına çıkan Müslümanları hemen şirkle itham ederek canlarına kıyıyor, hem mallarına el koyuyor ve hem de gözlerini diktikleri eşlerine ve namuslarına ilişiyorlardı. Konuyla ilgili olarak “Her kim, biz Müslümanlara silah çekip kıtal ederse o bizden değildir.” (Müslim) hadisi ile Hz. Peygamberin “Ben Allah’ın birliğini kabul edenlere silah çekmemeğe memurum” (müttefekun aleyh yani herkesin kabul ettiği bir hadistir) mealindeki hadisi Müslümanın Müslümana silah çekmemesi gerektiğini açık bir şekilde ifade etmektedir. Zaten Vehhâbiler de işte bu nedenle Müslümanları tekfir ederek İslam dairesi dışına çıkarmak istiyorlardı.</p>
<p><strong>Kâfir İngilizlerle İşbirliği Yapmaları</strong></p>
<p>Öncelikle İbn Abdülvehhab’ın kökeni, birilerinin ajanı olduğu dahası peygamberlik iddiasında bulunduğu gibi iddialar mevcuttur. Fakat yapılan araştırmalarda kaynakların hiçbirinde bu tarz kesin bir bilgiye ulaşılmamıştır. Bu hususta bazı kesimlerin İngiliz ajanı Hempfer’in (Lawrence) hatıralarına çok itibar ettiklerini görüyoruz. Lakin bu hatıraları okuyan her aklı başında insan bunların şehir efsanesinden ibaret bir uydurma olduğunu, içinde çelişkiler bulunduğunu ve iftiralarla dolu olduğunu görecektir.</p>
<p>İşin aslı İbn Abdülvehhab ve ilk dönem Vehhâbilik hareketinin İngilizlerle teması olduğunu gösteren hiçbir vesika veya tarihi bilgi mevcut değildir. Aynen Hariciler gibi tamamen İslam içinden çıkan bir fitnedir. Fakat 19. yüzyılın sonlarına doğru İngilizler Osmanlıyı yıkabilmek ve İslam âlemini parçalayabilmek için bölgeye özel ilgi göstermişlerdir.</p>
<p>İngiltere Ortadoğu hâkimiyetini kesin bir şekilde elde tutabilmek için Arabistan’ın hassas 3 noktasına (Yemen, Akabe, Kuveyt) göz dikmişti. Bunlardan Kuveyt Emiri Mübarek, Osmanlı devletine karşı İngiltere’nin yanında yer aldı. 1884 yılında Vehhabiliğin lideri Abdülaziz İbn Suud ile Şammar Emiri İbn Reşid arasında Hicazın hâkimiyeti yüzünden şiddetli bir mücadele meydana gelmiş, Osmanlı İbn Reşidi destekliyor, İngiltere de Kuveyt kanalıyla İbn Suud’a yardım ediyordu. Nihayet yapılan bir savaşta İbn Reşid vefat edince Necid bölgesi Vehhabilerin eline geçti.</p>
<p>Hicaz, Osmanlının bir vilayeti olup Valiler tarafından yönetilmekteydi. Ayrıca Peygamber soyundan gelen sınırlı yetkilere sahip Emir (Şerif) de vardı. 1909 da Emir olarak Şerif Hüseyin görevlendirilmişti. 1. Dünya savaşı patlak verince İngiltere; Şerif Hüseyine “Osmanlı devletinin yanında yer almaması halinde bağımsızlığını tanınacağını” bildirdi. İngilizlerin isteği üzerine Halifenin ilan ettiği “cihad-ı ekber”e katılmayacağını bildirdi ve bunu İbn Suuda da tavsiye etti. 1915 te yapılan anlaşmaya göre İngiltere Şerife 400 bin İngiliz lirası verecek ve hicazı her türlü dış ve iç saldırılardan koruyacaktı.</p>
<p>Şerif de Osmanlıya karşı İngiltere’nin yanında yer alacaktı. Nihayet Şerif Hüseyin, 1916 Haziranında fiilen ve resmen isyan ederek kısa sürede Mekke ve çevresine hâkim oldu. Medine’de bulunan az sayıdaki Osmanlı askeri Fahri Paşa’nın harikulade yönetimiyle müdafaa ettiler. Kasım 1916’da krallığını ilan etti. Böylece Osmanlı koruyabilmek için büyük çabalar harcadığı Arap yarımadasının tamamını kaybetmiş oldu. İngiltere, Osmanlı devletine karşı kendi saflarında yer alması için İbn Suud ile başlattıkları görüşmeleri 26 Aralık 1915’te neticelendirmiş ve bir anlaşma yapmaya muvaffak olmuşlardı.</p>
<p>Bu hususta Bediüzzaman’ın tespiti kayda değerdir: “Sâdâttan olan Şerîf-i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemâat’ten iken zaaf gösterip, İngiliz siyâsetinin Haremeyn-i Şerîfeyn’e müstebidâne girmesi­ne meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerîfeyn’i, İngiliz siyâsetinin âlem-i İslâmı alda­tacak bir sûrette merkez-i siyâsîsi hükmüne getirmesine yol verdiğinden” ve Vehhâbilerin hac yapma isteklerinin Şerifler tarafından men edilmesi, Harameynin Vehhabiler tarafından işgalinin haklı sebebi olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.</p>
<p>Vehhâbi yayılmacılığının İngiltere’nin çıkarlarına hizmet edeceği düşünülerek Suud ailesi içinde kralın en yakın danışmanlarından biri haline gelen John Philiby’nin oynadığı merkezi rol sayesinde İngilizlerin, Suudi Arabistan krallığının doğuşunda şekillendirici bir rol üstlendikleri daima hatırda tutulmalıdır.</p>
<p>Yaşanan bütün siyasi olaylar bir tarafa, Vehhâbi-Suudilerin diğer Müslüman kabileler ve Osmanlı devletiyle savaşmalarına rağmen kâfir İngilizlerle anlaşma yapmalarının ve geleneksel ticaret yollarına aşırı ilgi göstermelerinin İslami hiçbir açıklaması yoktur ve olamaz. Bu da Vehhâbiliğin gelişim sürecinde en etkili amilin dini hassasiyetler değil, siyasi ve ticari menfaatler olduğu sonucunu açıkça ortaya koymaktadır. Hâlbuki eğer iddia ettikleri gibi selef-i salihinin yolunu tutmuş olsalardı ve dahi Kur’an’ın zahirine göre amel etmiş olsalardı, elbette ki aşağıdaki ayetler harfleri adedince onları tekzib edecekti.</p>
<p>-“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesin! O hâlde kim böyle yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur…” (Ali İmran, 28)</p>
<p>-“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmeyin! Allah’a aleyhinizde kullanacağı apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa, 144)</p>
<p>-“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dostlaredinmeyin! Onlar birbirinin dostudurlar. Buna rağmen içinizden kim onları dost edinirse, artık şübhesiz o, onlardandır. Muhakkak ki Allah, zalimler topluluğunu hidayete ” (Maide, 51)</p>
<p>-“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitab verilenlerden dininizi alaya ve eğlenceye alanlarıve kâfirleri dostlar edinmeyin! Eğer (gerçekten) mü’minler iseniz, Allah’tan sakının!” (Maide, 57)</p>
<p>-“Allah, din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten ve onlara karşı âdil davranmaktan sizi men’ etmez. Şübhesiz ki Allah, adaletli olanları sever. Allah sizi ancak, din hususunda sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım eden kimselere dostluk etmekten men’ eder! Artık kim onlara dostluk ederse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir!” (Mümtehine, 8-9)</p>
<p>Kur’an’ı çok okuyup da sırf siyasi ve maddi menfaatleri uğrunda apaçık bir şekilde Kur’an’a aykırı hareket eden Vehhâbilerin bu vahim durumu, bütün Müslümanlar için ciddi dersler vermelidir. Bu vaziyette onların misali; tatlı suyun içinde yüzerken hayret-engiz bir şekilde susuzluktan ölen kişinin misali gibidir ki okudukları Kur’an maalesef boğazlarından aşağıya inmemiştir.</p>
<p><strong>Şiddete Eğilimli Olup Teröre Kaynaklık Etmesi</strong></p>
<p>İbni Abdülvehhab, İbn Teymiye’nin eserlerini okumuş, onları beğenmiş, derince incelemiş ve teoriden pratiğe dökmüş ama ondan daha katı bir tutum izlemiştir. Bu katı tutum, bid’atla mücadele ve emr-i bil ma’ruf nehy-i an’il münker kaidelerinin uygulamasında şiddete başvurma şeklinde tezahür etmiştir. Bid’atla mücadele konusunda İslam âlimlerinin cumhuru fitneye sebep olabileceği endişesiyle müsamahalı davranmayı uygun bulurken, bazı Hanbeli gruplar ve bilhassa İbn Teymiye bid’atlara karşı sert bir tutum sergilemişlerdir.</p>
<p>Vehhâbilik hareketinin bid’atlarla mücadele konusunda İbn Teymiye’nin katılı­ğını daha da arttırdığı bilinen bir gerçektir. Ancak bid’atla mücadele alanındaki bu katı tutum Müslümanları sünnet çerçevesinde sımsıkı birleştirmek yerine, başka bir aşırılığı netice vermiş ve ateşli bid’atçıların kendi mezheplerine olan taassuplarını körüklemiştir. Görülüyor ki, Vehhâbilik bazı esaslarda seleften, bazı esaslarda Ahmed İbn Hanbel’den, bazılarında İbn Teymiye’den ayrılmış ve ayrıldığı yerlerde de hep ifrat ve taassup cihetini tutmuştur.</p>
<p>Vehhâbiler davalarını yaymakta ve adam kazanmakta zorlanmışlar ve bunu başarabilmek için İslam ülkelerinin fakir halinden istifade etmektedirler. Mesela Pakistan’daki öğrencilerin ekseriyetini genellikle kırsal bölgelerden ve fakir muhitlerden toplanan muhtaç çocuklar teşkil etmektedir. İşte bu talebelerin gittiği okulların finans kaynaklarını zengin Suudluların oluşturduğu belirtilmektedir. Kolayca etkilenebilen ve dünyada olup bitenlerden habersiz cahil gençlerin, tevhid, cihad, tekfir, şirk, bid’at vb. gibi konular etrafında yoğunlaşan bir dini eğitime maruz kaldıkları, dolayısıyla bu eğitim kurumlarının terörist gruplar için son derece verimli yerler oldukları söylenebilir.</p>
<p>Küresel ölçekte görülen köktenci terörist hareketlerin arkasında Vehhâbiliğin güçlü etkisinden söz edilmektedir. Vehhâbiliğe getirilen en büyük eleştiri: günümüz dünyasında İslam ve terörün beraber anılmasına sebep olacak faaliyetlere imza atan bir zihniyeti netice vermesidir.</p>
<p><strong>Vehhâbiliğin Bir Taklid Hareketi Olduğu</strong></p>
<p>Vehhâbiler taklidi reddedip ortaya atıldıkları halde bugün fıkıhta Hanbeliliğin, itikatta Selefiliğin himayesine sığınmıştır. Böylelikle Vehhâbilerin taklide karşı takındıkları tavır kendilerine karşı da gösterilerek ciddi bir çelişki içerisinde oldukları ifade edilmiştir. Bu tenkide göre bu hareket bir tecdid değil, bir taklid hareketidir. Zira bu hareket İbn Teymiye’nin taklid edilmesinin sürdürülmesiyle teşekkül etmiştir. Onlara göre ise İbn Teymiye’nin fikirlerinden yararlanmak taklid değil, doğruyu tasdik etmektir. Zaten Vehhâbilerin akidede Mutezile, Cehmiye, Eşariye, Mürcie gibi fırkalara karşı tutumu, İbn Teymiye’nin tutumuyla aynıdır. Dikkat edilirse bu zikredilenler arasında Ehli Sünnet de yer almaktadır. Bu ifadeyle İbn Teymiye ve Vehhâbiler kendi kendilerini Ehl-i Sünnet dışına itmektedirler.</p>
<p><strong>Ehl-i Velayet’e ve İslam Âlimlerine Düşmanlık Etmeleri</strong></p>
<p>Vehhâbîlerin imamlarından İbn Teymiye ve İbn Kayyimi’l-Cevzî gibi zâtlar, Muhyiddîn-i Arabi (ks) gibi çok evliyâya karşı fazla hücum ederek, onları inkâr ve tekfîr ediyorlar. Hâlbuki kendilerinden önce gelen ve yaklaşık olarak aynı manevi havayla karşılaşan İmam Gazali’de tasavvuf ehlinde bazı yanlış uygulamaları müşahede etmiştir. Lakin o ehl-i tasavvuf ve velayete saldırmamış, sufiliğin içine girerek içeriden tamir ve ıslah etmiştir. İbn Teymiye ve İbn Abdülvehhab ise dışarıdan, yıkıma yönelik bir saldırı hareketi söz konusudur. İşte ehl-i kemal olmakla ehl-i heva olmak arasındaki fark!</p>
<p>İbni Abdülvehhab’ın kitaplarında zahidlerin ve velilerin manevi güçlere sahip olduğu inancından bahisle bu inancın türevlerini küfürle itham eden yaklaşımlar mevcuttur. Ona göre, bir mürşide bağlanarak dinî hayatı yaşamak insanı şirke götürebilir. Esasen tasavvuf ve tarikatlar sonradan ortaya çıktığından bid’at sayılan akım ve müesseselerdir. Bilhassa mehdi çıkacağına inanmak, Hızır ve İlyas sağdır demek, bazı tarikatlarda olduğu gibi şeyhe rabıta yapmak da ona göre açıkça şirktir. Gavsa, Kutuba, Abdalların varlığına, Üçlere, Yedilere, Kırklara inanmak ve ölülerin diriler üzerinde tasarrufunu kabul etmek te şirk kabul edilmiştir.</p>
<p>Hâlbuki Ehl-i Sünnet itikadına göre “Evliyanın kerameti haktır.” Bunun hak oluşunun delili Sahabi ve sonraki nesillerden tevatür yoluyla gelen ve inkârı gayri kabil rivayetlerdir. Ayrıca Kur’an’ı Kerim’de Hz. Meryem’e mevsimi olmadığı halde harikulade bir şekilde yiyecek verilmesi ve Hz. Süleyman’ın nediminden zuhur eden, göz açıp kapamadan Belkıs’ın tahtını çok uzak mesafeden getirmesi gibi hadiseler buna delil olarak zikredilir. Bütün bu deliller gösteriyor ki Vehhâbiler batıl itikadlarıyla aslında Kur’an’a aykırı hareket etmişlerdir.</p>
<p>Bu nedenle bin yıllık İslam düşünce sisteminin yetiştirdiği ve ümmetin gönlünde yer etmiş meşhur âlimlerin –zanlarınca zayıf bir cihetini nazara verip- tezyif ederek itibarları zedelenmek isteniyor. Zira meşhur bir âlimin kendince bir hatasını tespit ettiğinde, kendisinin ondan daha üstün olduğunu mağrurane hissettirerek egolarını tatmin etmeye çalışmaları, en hafif tabirle bir sefillik ve zavallılıktır. Bununla hedeflenen, günümüzdeki Vehhâbiliğin –sözde Selefi söylemin- İslam dünyasının yegâne kurtuluş reçetesi olduğu fikrini vermeye çalışmaktır.</p>
<p>Üstad Bediüzzaman, “Hazreti Ali(ra) ‘Şâh-ı Velâyet’ ünvanını kazandığı ve turuk-u evliyânın ekser-i mutlakı ona rücû’ etmesi cihetinden, hâricîlerde ve şimdi ise hâricîlerin bayrakdârı olan Vehhâbîler’de, Ehl-i Velâyete karşı bir inkâr, bir tezyîf damarı yerleşmiştir.” diyerek meselenin sosyo-psikolojik açıdan temellerini nazara vermektedir. Ehl-i velayetin yaşadığı ruhani halleri tecrübe edemeyen, kalbinde manevi bir intibah hissetmeyen, nazarı mülk âleminden melekût âlemine intikal edemeyenlerin durumunu “aç olan birinin, bütün insanların da kendi gibi aç olduğunu tevehhüm etmesine” benzetir.</p>
<p>İslam büyüklerine karşı olan bu “Su-i zan” hastalığını şöylece izah eder: “Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur.[13] İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Sû-i zan saikasıyla, kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, başkalara teşmil etmemelidir. Ve başkalarının bazı harekâtının hikmetini bilmediğinden takbih etmemelidir. Binaenaleyh, eslâf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve manevi hayat-ı ictimaiyeyi zedeler.”</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Vehhâbi hareketinin en önemli ilkesi “Tevhid” olmasına rağmen neticede İslam birliğini parçalamaktan başka bir şeye hizmet etmemiştir. Siyasi olarak Haricilerin ve fikri olarak İbn Teymiye’nin öncülüğünde İslam bünyesine giren, büyüklere karşı gelme mikrobu, uygun ortamı bulunca yayılmış, dini bahane eden ve kafasına buyruk hareket eden anarşi hastalığının müsebbibi olmuş ve maalesef son zamanlarda İslam’ın terörle bağdaştırılmasına sebebiyet vermiştir.</p>
<p>Kendi görüşlerini kabul etmeyenleri Müslüman saymayan tutumlarıyla dışlamacı bir kimliği temsil etmeleri ve dışladıkları insanlara karşı şiddeti ve savaşı mubah sayan dini telakkileri arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Bu ilişki sebebiyle olsa gerek bunlardaki kabilevi bağımsızlık anlayışı şekil değiştirerek mezhep taassubuna dönüşmüştür.</p>
<p>Cihat ismi verilen askeri operasyonlarda ele geçirilen ganimetlerden askerlere verilmesi, harekete çekicilik kazandırmış ve Vehhâbiliğin yayılmasında en mühim amil olmuştur. Bu vaziyetlerini, İslam’ın ilk dönemlerindeki fetihlere benzeterek, güç ve hâkimiyet hırsı gibi süfli hislerle sadece Müslümanlarla savaşmışlardır. Hâlbuki İslam’ın ilk dönemlerindeki fetihler, sırf Allah rızası için ulvi hislerle ve İslam dinini yaymak gayesiyle gayri müslimlere karşı yapılmıştır.</p>
<p>İyi tahlil edildiğinde görülür ki, Vehhâbilerin Necid’de güçlenmeleri ve önemli başarıları daima Osmanlı’nın içine düştüğü gailelerin arkasından gelmiştir. Sonuç olarak, Vehhâbi hareketi Osmanlı devletinin devlet otoritesinin zayıf zamanında çıkmış ve bu otorite zayıflığından yararlanarak gelişmiş ve yayılmıştır.</p>
<p>Muhteva olarak usuli ve ilmi tartışmalar yapmaktan ziyade ayet ve hadislerden direk cevapların verilmesi ve ayrıca Fıkıh Usulü ile ilgili herhangi bir eserlerinin olmaması, Vehhâbilik zihniyetinin ne kadar sistemsiz olduğunu göstermektedir. Sistemsiz hareket edenler hangi medeniyeti kurabilirler. Zaten bedevilerin yaşam şartları adına medeni bütün unsurları reddetmişlerdi.</p>
<p>Ayrıca her türlü yeniliğe karşı çıkıp bid’atlarla mücadele eden Vehhâbi etkisine rağmen Suudlu işadamları her türlü modern konfor unsurlarının ülkeye sokulmasına neden olmuştur. Son asrın isimsiz dini olan kapitalizmi büyük bir zevkle sonuna kadar yudumlarken, İslam’ın yalın ve sade olan ilk haline dönme ideali, kim bilir hangi çürümüş vicdanın parmaklıkları ardından gözyaşı dökmektedir.</p>
<p>Fransız İhtilalinin ortaya attığı hürriyet, eşitlik, milliyet ve istiklal ülküleri ve Batılı devletlerin tahrikleriyle birlikte, Arap milliyetçiliğinin uyandırılması göz ardı edilmemelidir. Bu da milliyetçilik faktörünün bu hareketin içindeki ciddi etkisinin göstermektedir. Batı dünyası hususen İngilizler, İslam dünyasını paramparça ettikten sonra Müslümanların yeniden bir araya gelmelerini engellemek için şöyle bir siyaset takip etmektedirler; Ülkemizde diğer İslam ülkeleri -bilhassa Araplar- aleyhinde menfi milliyetçiliği nazara vererek onların Osmanlıya ihanet ettiklerini, ülkemiz dışındaki memleketlerde ise Türkiye’nin İslam dinini terk ederek küfre girdiğini telkin etmek suretiyle, İslam milletlerini birbirlerinden uzaklaştırmayı amaçladıkları anlaşılmaktadır.</p>
<p>Ülkemiz medyasında ve İlahiyat akademiyasında Vehhâbiliğin adı olmasa bile özünün ve düşüncelerinin izlerine sıklıkla rastlanmaktadır. Bilindiği üzere dini akideler, sadece inanç ve iman düzleminde kalmayıp insanın amellerine ve toplumu doğrudan etkileyen eylemlere dönüşebilmektedir. O yüzden gelecekte nelere sebep olacağı tahmin edilemeyecek sözleri hissi ve hamasi bir şekilde sarf etmemek ve hadd-i vasat’ı ihtiyar etmek bir ilim adamına düşen en mühim vazifedir.</p>
<p>Bununla birlikte ikinci bir tehlike olarak, son zamanlarda ülkemizde Vehhâbiliği zımnen savunan Ehl-i Sünnet görünümlü kişilerin zuhurudur. Bunları ele veren hususları; İbn Teymiye’yi ön plana çıkarmaları, uzlaşmaz tavırları, sadece kendilerinin doğru olduklarını ima etmeleri, kendilerini çok harbiymiş gibi göstermeye gayret etmeleri, samimiyetsiz, soğuk ve itici tavırları, insanların Allah’tan başkasına ibadet ettiği manasında sözler etmeleri, şirk kelimesini sıklıkla kullanmaları, radikal dini söylemleri, selef kavramından çokça bahsetmeleri, oy kullanmanın günah olduğunu iddia etmeleri, hadisleri rahatlıkla inkâr etmeleri, hadis âlimlerine pervasızca saldırmaları, sadece Ku’ran’ı kaynak göstermeleri, muhataplarını Kur’an İslam’ına davet etmeleri, dini geleneğin (yani sünnetin) bidatlerle dolduğunu iddia etmeleri, Müslümanların uydurulmuş bir din ile yaşadıkları, tasavvuf ehline düşmanca bakmaları, İslam büyüklerine ve İslami geleneğe karşı saygısız davranarak edepsizlik etmeleri şeklinde sıralayabiliriz. Rabbim bu şekilde münafıkâne hareket edenlerin şerlerinden âlem-i İslam’ı ve Müslüman kardeşlerimizi muhafaza etsin.</p>
<p>Vehhâbilerin veya benzeri zihniyette olanların, kendilerinden önceki İslam büyüklerine karşı menfi tavırları ve beş yüz seneden beri vefat eden Müslümanların şirk üzere vefat etmiş olduklarını iddia etmeleri, onları sevad-ı azam olan İslam’ın ana gövdesinden koparmış ve maalesef Ehl-i Sünnet ve Cemaat çizgisinin dışına itmiştir. Rabbimizden herkes için niyazımız şudur;</p>
<p>“Rabbimiz! Bizden önce gelip îmân cihetiyle bizi geçen kardeşlerimize ve bizlere mağfiret eyle. Kalblerimizde îmân edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, Raûf (çok şefkat eden)sin, Rahîm (çok merhamet eden)sin.” Âmin.</p>
<p><strong>KAYNAKLAR:</strong></p>
<p>Ahmed b. Zeyni Dahlan, Dürerüs seniyye fi reddi alel vehhabiye, Kahire, Darü Cevamiü’l-Kelim</p>
<p>Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa, Bedir Yayınevi</p>
<p>Alıcı, Mustafa, Şefaat, DİA</p>
<p>Ali el-Carim, Mustafa Emin, Belagatü’l-Vazıha, Risale</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası (Osmanlıca Nüsha), Altınbaşak Neşriyat</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, el-Mesnev’il Arabiyy’in Nuri (Arapça Nüsha), Altınbaşak Neşriyat</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat Mecmuası 1 (Osmanlıca Nüsha), Altınbaşak Neşriyat</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi Nuriye (Osmanlıca Nüsha), Altınbaşak Neşriyat</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Mecmuası (Osmanlıca Nüsha), Altınbaşak Neşriyat</p>
<p>Bekir Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, İstanbul, Y. Lisans Tezi</p>
<p>Bilgin, Vejdi, Bizi Kuşatan Toplum, Düşünce Yayınları</p>
<p>Bodur, Hüsnü Ezber, Dini İhya Hareketi Olarak Vehhabiliğin Doğuşu, Doktora Tezi</p>
<p>Bodur, Hüsnü Ezber, Vahhabi Hareketi ve Küresel Terör, KSÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2003</p>
<p>Bulut, Halil İbrahim, İslam Mezhepleri Tarihi, Ankara, Ankara Okulu Yay., 2013</p>
<p>Büyükkara, Mehmet Ali, Suudi Arabistan ve Vehhabilik, İstanbul, Rağbet Yayınları, 2004</p>
<p>Cesur, Kerime, Vehhabi Hareketinin Ortaya Çıkışı ve Fıkıh Düşüncesinin Oluşumu, Doktora Tezi</p>
<p>Çağrıcı, Mustafa, Emri bi’l-Ma’ruf Nehyi ani’l-Münker, DİA</p>
<p>Ecer, Ahmet Vehbi, Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, Ankara, ASAM, 2001</p>
<p>Eyüp Sabri Paşa, Tarih-i Vehhabiyan, İstanbul, Bedir Yayınevi, 1992</p>
<p>Güner, Selda, Osmanlı Arabistan’ında Kıyam ve Tenkil Vehhabi – Suudiler, İstanbul, TTV, 2013</p>
<p>İmam Yıldız, Hakkı Dursun (Redaktör), Büyük İslam Tarihi, Çağ Yayınları</p>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Eserleri, trc. Abdülvahap Öztürk</p>
<p>İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmi Kelam</p>
<p>Kurşun, Zekeriya, Vehhabi Hareketi ve Suud Devletinin Ortaya Çıkışı, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1998</p>
<p>Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, İstanbul, Anka Yay</p>
<p>Özalp, Ömer Hakan, Yeşilzâde Mehmed Sâlih Efendi, DİA</p>
<p>Sadeddin Taftazani, Şerhul Akaid</p>
<p>Seyyid Şerif Cürcani, Terimler Sözlüğü, trc. Arif Erkan, İstanbul, Bahar Yayınları, 1997</p>
<p>Soyyiğit, Osman Zeki, Muhkem’üs Siyağa fi İlmi Belağa, Siyer Yayınları</p>
<p>Sönmez, Mustafa, İhyacılığın Doğuşu ve Bazı Önemli Temsilcileri, Ekev Akademi Dergisi</p>
<p>Şehristani, Milel ve Nihal, Çev. Mustafa Öz, İstanbul, Litera Yay., 2008</p>
<p>Şeker, Fatih M., Vehhâbiliğin Osmanlı Mütefekkirleri Üzerindeki Akisleri, Uluslararası Sos. Arş. Der., 2012</p>
<p>Şeker, Fatih Mehmet, Hüseyin Kazım Kadriye Göre Vehhabilik, İstanbul, Y. Lisans Tezi</p>
<p>Waardenburg, Jacques, Protestanlık, Dia</p>
<p>Yaran, Rahmi, Bid’at, DİA</p>
<p>Yavuz, Yusuf Şevki, Ehl-i Bid’at, DİA</p>
<p>Yavuz, Yusuf Şevki, İslam’da Şefaat, DİA</p>
<p>Yörükan, Yusuf Ziya, Vahhabilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1953</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>[1] </strong>“Zalim Allah’ın kılıcıdır. Onunla intikam alır, sonra döner zalimden de intikam alır.” (Bu manayı teyid eden bir hadis için bkz. Keşf’ül Hafa c.2 s.49)</p>
<p><strong>[2] </strong>Hemen geçme! Misaldeki işaretleri takip et…</p>
<p><strong>[3] </strong>Yeri gelmişken köle ile esir arasında şöyle bir mana farkı nazara alınabilir; Kölede hür irade yoktur. Yani kendi iradesini efendisinin iradesine terk etmiştir. Efendisinin emirlerini isteyerek yerine getirir. Esir ise cebir altındaki hür iradeye tekabül eder. Yani hisleri bir nebze intibaha gelmiş ve artık efendisinin aksine hür iradesiyle başka şeyleri isteyebilmiştir. Ama imkânlar elvermediği için istemeyerek de olsa efendisinin emri altında hizmetine devam etmektedir. Fırsatını bulsa firar etmek ister ama nereye? Bir esaretten, başka bir esarete!</p>
<p>Burada bir meseleye daha açıklık getirmekte fayda var. Tasavvufi gelenekte nefsi terbiye etmek için kişinin iradesini Allah’ın iradesine terk etmesi tavsiye edilir. Yani müridden bir nevi köle olması istenir. Mesela; Abdülkadir-i Geylani’nin Fütühu’l-Gayb isimli eserindeki böyle bir nasihati, İbn Teymiye gibi mecaz ve teşbihteki mananın inceliklerine nüfuz edemeyen sathi nazarlar tenkid etmişlerdir. Hâlbuki burada “irademizi Allah’ın iradesine bırakmakla” kastedilen şey; Rabbimizin emir ve yasaklarına uyarak hakiki kul olmaktır.</p>
<p>Aksi halde serkeş nefsimizin kulu, kölesi oluruz. İşte bize iki seçenek: Âlemlerin Rabbi’nin şerefli bir kölesi mi? Yoksa süfli nesfin sefil kölesi mi olmak isteriz? Elbette ki aklı başında olan her mütevazı Müslüman, en üstün ve şerefli kölelik olan kulluğu tercih edecektir.</p>
<p><strong>[4]</strong> “Ey îmân edenler! Zannın çoğundan sakının! Şübhesiz ki zannın bazısı günahtır.” (Hucurat 12)</p>
<p><strong>[5]</strong> “Zalim Allah’ın kılıcıdır. Onunla intikam alır, sonra döner zalimden de intikam alır.” (Bu manayı teyid eden bir hadis için bkz. Keşf’ül Hafa c.2, s.49)</p>
<p><strong>[6]</strong> Dikkat edin! Hâlis din, ancak Allah’ındır. Ondan başkasını dostlar edinenler ise: “(Biz) onlara, sâdece bizi Allah’a (daha fazla) yakınlaştırsınlar diye tapıyoruz” (derler). Şübhesiz ki Allah, ihtilâfa düşmekte oldukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Doğrusu Allah, yalancı ve azılı kâfir olan kimseyi hidâyete erdirmez. (Zümer, 3)</p>
<p><strong>[7]</strong> “Kıyamet günü oruç ve Kur’an kul için şefaat edeceklerdir. Oruç “Ya Rab! Ben bu adamın yemek yemesine ve isteklerini yerine getirmesine engel oldum. Ne olur beni onun hakkında şefaatçi yap.” diyecektir.</p>
<p>Kur’an da “Ben bu adamın geceleri uyumasına mani oldum. Ne olur beni onun hakkında şefaatçi kabul et.” diyecektir. Böylece ikisi de o adam hakkında şefaat edeceklerdir.” Taberanî’nin “el-Kebîr”deki bu rivayeti sahihtir. (Buhari, “Tevhid”, 24: Müslim, “İman”, 47,302: Zevaid, 3,181)</p>
<p><strong>[8] </strong>Arşı taşıyan ve etrâfında bulunan (melek)ler, Rablerine hamd ile tesbîh ederler ve O’na îmân ederler ve îmân edenler için mağfiret dilerler. (Şöyle derler:) “Rabbimiz! (Sen) herşeyi rahmet ve ilim cihetiyle kuşatmışsındır; artık tevbe edip senin yoluna uyanlara mağfiret eyle ve onları Cehennem azâbından koru!” (Mü’min, 7)</p>
<p><strong>[9] </strong>(Ey Resûlüm!) Gerçekten o senden izin isteyenler var ya, işte onlar, Allah’a ve Resûlüne îmân edenlerdir. Öyle ise bazı işleri için senden izin istediklerinde, artık içlerinden dilediğine izin ver ve ken­dileri için Allah’dan mağfiret dile! Şübhesiz ki Allah, Gafûrdur, Rahîmdir.(Nur, 62)</p>
<p><strong>[10]</strong> Ey îmân edenler! Allah’tan sakının! O’na (yaklaşmaya) vesîle arayın ve yolunda cihâd edin ki kurtuluşa eresiniz. (Mâide, 35)</p>
<p><strong>[11]</strong> (Ey Resulüm!) İşte gerçekten şunu bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur! Hem kendi günahın için, hem de mü’min erkeklerle mü’min kadınlar için (Allah’dan) mağfiret dile! Allah, (dünyada) gezip dolaştığınız yeri de, (âhirette) kalacağınız yeri de bilir. (Muhammed 19)</p>
<p><strong>[12]</strong> Onlardan (Muhâcirlerle Ensâr’dan) sonra gelenler ise derler ki: “Rabbimiz! Bize ve îmân (ciheti) ile bizi geçmiş olan kardeşlerimize mağfiret eyle! Kalblerimizde îmân edenlere karşı bir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, Raûfsun, Rahîmsin!” (Haşr 10)</p>
<p><strong>[13]</strong> “Ey îmân edenler! Zannın çoğundan sakının! Şübhesiz ki zannın bazısı günahtır.” (Hucurat, 12)</p>
<p><a href="http://irfanmektebi.com/2017/05/01/gunumuzde-vehhabilik-hareketi-islam-alemine-verdigi-zararlar/">İrfan Mektebi Dergisi</a></p>
<p>kastamonur.com</p>
</div>
</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/">Günümüzde Vehhâbîlik ve İslâm Âlemine Zararları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kıskaçtaki &#8221;Ehl-i Sünnet&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Sep 2017 14:17:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Kıskaçtaki ''Ehl-i Sünnet'']]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16760</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün &#8220;ehl-i sünnet&#8221; iki yönlü bir kıskaç altındadır. Bir tarafta &#8220;ehl-i sünnet&#8221;in bir mezhep olmadığını, Allah Resûlü (s.a.v.) ve onun ashabının yolu olduğunu iddia ettiği halde basbayağı ehl-i sünneti mezhepleştirerek ideolojik bir kalıba dökmeye çalışan ve kendi döktükleri bu kalıba uymayan herkesi &#8220;ehl-i sünnet dışı / karşıtı&#8221; ilan edenler&#8230; Ehl-i sünnete mensup olmayı, çoğu zaman [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/">Kıskaçtaki ”Ehl-i Sünnet”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/hyghhx3a/" rel="attachment wp-att-16761"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16761" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a.jpeg" alt="" width="313" height="313" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a.jpeg 1181w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-300x300.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-100x100.jpeg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-600x600.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-360x360.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-768x768.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hyGHhx3a-1024x1024.jpeg 1024w" sizes="(max-width: 313px) 100vw, 313px" /></a></p>
<p>Bugün &#8220;ehl-i sünnet&#8221; iki yönlü bir kıskaç altındadır.</p>
<p>Bir tarafta &#8220;ehl-i sünnet&#8221;in bir mezhep olmadığını, Allah Resûlü (s.a.v.) ve onun ashabının yolu olduğunu iddia ettiği halde basbayağı ehl-i sünneti mezhepleştirerek ideolojik bir kalıba dökmeye çalışan ve kendi döktükleri bu kalıba uymayan herkesi &#8220;ehl-i sünnet dışı / karşıtı&#8221; ilan edenler&#8230; Ehl-i sünnete mensup olmayı, çoğu zaman üçüncül öneme sahip meselelelere bağladığı halde birincil öneme <span class="text_exposed_show">sahip meseleleri gündeme getirmeyenler&#8230;</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Diğer tarafta, tarihsel süreçte veya günümüzde başta ehl-i sünnete mensup olduğunu söyleyen bir takım kimseler olmak üzere toplumun çeşitli katmanlarında görülen tüm yanlışları alt alta toplayarak ehl-i sünnete fatura etmek isteyen, ehl-i sünneti dar bir kliğe hapsetmeye çalışan, sünnete olan karşıtlıklarının doğal uzantısı olarak o sünnetin ehline de karşı duranlar&#8230;</p>
<p>Ehl-i sünnet ne odur ne de bu! Ehl-i sünnet, her türlü aşırılığın ortasında duran bir itidal yoludur. Tarihte böyle olduğu gibi günümüzde de böyledir, böyle olmalıdır.</p>
<p>Tarihsel süreçte ehl-i sünnet, öyle önemli tartışma konularında itidali sağlamıştı ki&#8230; İşte sadece üç örnek:</p>
<p><strong>1.</strong> Ehl-i sünnet, &#8220;büyük günah işleyen kâfir olur / amel imanın bir parçasıdır&#8221; diyen hariciler ile &#8220;günahın imana hiçbir zararı yoktur / amel imanın bir parçası değildir&#8221; diyen mürcie arasında orta yolu tutmuştu. Amel imanın bir parçası değildi ama büyük günah işleyen, tövbe etmediği sürece fasık ve günahkâr olurdu. Günahlar insanın imanını zayıflatır, küfre giden yolu kolaylaştırırdı.</p>
<p><strong>2.</strong> Ehl-i sünnet, &#8220;kulun hiçbir iradesi yoktur, her şey Allah&#8217;ın iradesiyle olur&#8221; diyen cebriye ile, &#8220;Allah&#8217;ın kullara hiçbir müdahalesi yoktur, her şey kulların iradesiyle olur&#8221; diyen kaderiyenin ortasında &#8220;kul, Allah&#8217;ın kendisine bahşettiği dileme kudretiyle diler, Allah da yaratır&#8221; diyen orta yolu seçmişti.</p>
<p><strong>3.</strong> Ehl-i sünnet, &#8220;Allah bir cisme benzer&#8221; diyen mücessime ile &#8220;Allah&#8217;ın hiçbir sıfat ve niteliği yoktur&#8221; diyen muattıla arasında &#8220;Allah&#8217;ın zâtından ne ayrı ne de gayrı olan, kullara benzemeyen sıfatları vardır&#8221; diyerek orta yolu seçmişti.</p>
<p>Bu örnekleri onlarca çoğaltmak mümkündür. İşte bu ifrat ve tefritten uzak itidal tutumu sebebiyle ehl-i sünnet, tarih boyunca ana akım müslümanların izlediği yol olmuştu. Günümüzde ifrat ya da tefrit yaklaşımı savunanların ehl-i sünneti lehte ve aleyhte kullanmaları insanların bu kavrama zaman zaman olumsuz anlamlar yüklemelerine sebep olmaktadır. Öyleyse yapılması gereken şey, ehl-i sünnet kavramını bu kıskaçtan kurtarmaktır. Vallahu a&#8217;lem.</p>
<p>Rabbimiz bizleri Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.v.) ve ashabının doğru yolundan ayırmasın, ifrat ve tefritten uzak olan ehl-i sünnetin yolu üzere dâim kılsın.</p>
<p>(Soner Duman /24.Temmuz.2017/Pazartesi)</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/">Kıskaçtaki ”Ehl-i Sünnet”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kiskactaki-ehl-i-sunnet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Stratejik Olarak Ehli Sünnet Bilinci</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 May 2017 09:55:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[İman-Amel İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Dinde Aklın Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'e Göre İnsan Hürriyeti ve İradesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in İtidali-Kuşatıcılığı-Müsamahası ve Gerçekçiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in Oluşumu ve Gelişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in Uluhiyet Anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet’in Siyasî ve Toplumsal Görüşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüz Dünyasında Sünni Nüfus]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüzde Ehl-i Sünnet Eleştirileri]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüzde Ehl-i Sünnet'in Sorunları ve Geleceği]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr.Selahattin Polat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15449</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr.Selahattin Polat Bu çalışmamızın amacı, geleneksel Ehl-i Sünnet’in geleneğini ve kimliğini oluşturan temel karakteristik özelliklerine ve bunların tarihteki işlevlerine çok genel olarak ana hatlarıyla temas ettikten sonra, bu işlevleri günümüzde de sürdürüp sürdüremediğini, mümkün olduğunca nedenlerini belirlemeye çalışarak sorgulamaktır. Başka bir ifade ile Ehl-i Sünnet’in avantaj ve dezavantajlarının, İslâm tarihindeki başarıları ve başarısızlıklarının ana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/">Stratejik Olarak Ehli Sünnet Bilinci</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="wrapper-outer">
<aside id="slide-out">
<div class="search-mobile"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/images-1-70/" rel="attachment wp-att-15451"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15451" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/images-1.jpg" alt="" width="297" height="170" /></a></strong></div>
<div class="search-mobile"></div>
<div class="search-mobile"><strong>Prof. Dr.Selahattin Polat</strong></div>
</aside>
<div id="wrapper" class="wide-layout">
<div class="inner-wrapper">
<div id="main-content" class="container sidebar-right">
<div class="content post-cover">
<article id="the-post" class="post-listing post-1651 post type-post status-publish format-standard has-post-thumbnail hentry category-sayi1 tag-ehli-sunnet tag-selahattin-polat tag-takdim-dergisi-1-sayi">
<div class="post-inner">
<div class="clear"></div>
<div class="entry">
<p>Bu çalışmamızın amacı, geleneksel Ehl-i Sünnet’in geleneğini ve kimliğini oluşturan temel karakteristik özelliklerine ve bunların tarihteki işlevlerine çok genel olarak ana hatlarıyla temas ettikten sonra, bu işlevleri günümüzde de sürdürüp sürdüremediğini, mümkün olduğunca nedenlerini belirlemeye çalışarak sorgulamaktır. Başka bir ifade ile Ehl-i Sünnet’in avantaj ve dezavantajlarının, İslâm tarihindeki başarıları ve başarısızlıklarının ana hatlarıyla bir muhasebesini yapıp bundan yola çıkarak on üç asırlık bir tecrübenin ve birikimin ürünü olan bu geleneğin bu gün için taşıdığı potansiyel güç ve imkanları ne derece değerlendirebildiğimizi irdelemektir.</p>
<p><strong>EHL-İ SÜNNET NEDİR?</strong></p>
<p>Genel ve yaygın kanaat Ehl-i Sünnet’in itikâdî bir İslam mezhebi olduğu şeklindedir. Oysa Ehli Sünnet hem tarihte hem de günümüzde bir mezhebi, fırkayı, grubu değil İslam ümmetinin ana gövdesini teşkil eder.  Ehl-i Sünnet teriminin Arapça “Ehlu’s-sünne ve’l-cemâa” şeklindeki asıl orijinal kullanımının anlamı ‘Sünnet ve çoğunluk ehli’ dir. Bu ifadedeki “Sünnet” kelimesi “Hz. Peygamber’in Sünneti” anlamındadır. Fakat sözü edilen <em>Hz. Peygamber’in Sünneti</em>’nden maksat sadece onun bireysel davranışları değil, yine O’nun rehberliğiyle Kur’an’ın fert ve toplum olarak sahabe tarafından yaşanmasıyla oluşan ve daha sonraki nesillerde de devam eden orijinal İslam geleneğidir. “Cemâ’a” dan maksat ise başta ashab olmak üzere her nesildeki İslam ümmetinin çoğunluğu ve ana gövdesi demektir. İşte <em>Ehl-i sünnet  </em>terimi bu sahih, otantik, bozulmamış İslam geleneğine sahip çıkanlar anlamına gelmektedir. Ehl-i Sünnet’e mensup olanlara <em>Sünnî</em> denilir. Bunlar İslam tarihi boyunca ümmetin ana gövdesini ve çoğunluğunu ( <em>es-Sevâdu’l-A’zam</em>) teşkil etmiştir. <em>Ehl-i Sünnet</em>’in karşıtı <em>Ehl-i Bid’at’</em>tır ve bu gelenekten ayrılanları ifade etmek için kullanılır. Bunlar ise tarih boyunca hep azınlıkta kalmışlardır.</p>
<p>Burada yanlış anlamalara meydan vermemek için bir inceliğe dikkat çekmemizde yarar vardır. Ehl-i Sünnet’in orijinal İslam geleneğini temsil etmesi sadece çoğunluk olmasından değil, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in rehberliğinde oluşan İslam geleneğini benimsiyor oluşundandır. Yoksa ki çoğunluk olmak tek başına hakkın, hakikatin ve haklılığın ölçütü değildir.  Ümmetin çoğunluğu daima bu geleneğe sahip çıkagelmiş olması sevinilecek bir şeydir. Bu  da, başta âlimler ve idareciler olmak üzere kanaat önderlerinin çoğunluğunun bu geleneğe sahip çıkması sayesinde mümkün olabilmiştir. Dolayısıyla günümüzde ve gelecekte Ehl-i Sünnet’in hayatiyetini ve tarihteki işlevlerini devam ettirip ettiremeyeceğini, bundan sonra da öncelikle âlimler ve idareciler olmak üzere İslâm ümmetinin önderlerinin bu geleneğe sahip çıkıp çıkmayışları belirleyecektir.</p>
<p>Ümmetin toplumsal bütünlüğü açısından avantaj sağlayan bu ana damar çok farklı görüşleri bünyesinde barındırdığından yekpare, statik ve tekdüze bir yapı değil, İslam tarihi boyunca çok farklı görüşleri ve tarihsel figürleri içinde barındıran dinamik ve çok renkli bir oluşumlar manzumesi veya yelpazesi olarak görülmelidir. Çünkü Ehl-i Sünnet kavramı farklı tarihsel dönemlerde farklı fikrî ekollere isim olarak verilmiş, farklı tarihsel süreçlerde farklı oluşumlar tarafından temsil edilmiştir. Ehl-i Sünneti hakkında “<em>havz-ı kebîr</em>-büyük havuz” veya bir “koalisyon” nitelendirmeleri yapılmıştır. Sünnî gelenek içindeki âlimler arasında da önemli görüş ayrılıkları mevcut olagelmiştir. Örneğin; İslam tarihinin erken dönemlerinde nassların zahir anlamlarını esas alan ve te’viline karşı çıkan, aklî argümanlarla inanç esaslarını temellendirmeye dayanan kelam metoduna cevaz vermeyen Selefî anlayış Ehl-i sünnet’i temsil ederken, ileriki yüzyıllarda kelam metodunu kullanan Eş’arî ve Mâtürîdî gibi imamlar Ehl-i Sünnet’in en önemli temsilcileri olmuşlardır.</p>
<p>Öte yandan <em>Ehlu’r-re’y</em>  ve <em>Ehlu’l-eser hadis</em> ayrışmasının her iki tarafı da Ehl-i Sünnet’in en önde gelen temsilcileri olarak  Ehl-i Bid’at’a karşı müşterek mücadele vermişlerdir. Bu yüzden Ehl-i Sünnet kavramının çerçevesini çizmek, neleri savunduğunu, nelere karşı olduğunu belirlemek oldukça zordur. Bu çok ciddi, analitik ve empirik bilimsel gayretleri gerektiren bir iştir. Belki en doğrusu bir Ehl-i Sünnet’ten değil, bir çok Ehl-i Sünnet’ten bahsetmektir.</p>
<p><strong>EHL-İ SÜNNET’İN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ</strong></p>
<p>Ehl-i Sünnet’in kurucularının İmam Eş’arî ve İmam Mâtürîdî olduğu şeklindeki yaygın kanaat de doğru değildir, ya da sadece ismen doğrudur. Bu iki İmam’dan çok önce Ehl-i Sünnet’in en meşhur prensiplerinin savunuculuğunu yapan ve Ehl-i Bid’at’la mücadele eden âlimler vardır ve bu âlimler çok farklı meşreplere mensup olmalarına rağmen aynı prensipleri savunmuşlardır. İlk akla gelenler arasında başta Ehl-i Hadis olmak üzere, Hasan el-Basrî, Ebû Hanîfe, Ahmed b. Hanbel, İbn Küllâb, Kalanisî, Hâris el-Muhasibî gibi farklı özellikleri öne çıkan şahsiyetler sayılabilir.</p>
<p><em>Ehl-i Hadîs’e</em> mensup öncüler yazdıkları Kitâbu’l-Îmân ve Kitâbü’s-Sünne’ler ile itikâdî rivayetleri bir araya toplamak suretiyle ve muhtelif fırkalara karşı yazdıkları reddiyelerle Ehl-i Sünnet inancını temellendirirken, <em>Ehl-i Re’y</em>’in baş temsilcisi Ebû Hanîfe “<em>el-Fıkhu’l-Ekber</em>” başta olmak üzere yazmış olduğu itikadî nitelikli risaleleri ve reddiyeleriyle çok erken bir dönemde Ehl-i Sünnet’in asırlar boyu savunulacak temel umdelerini çok kısa ve özlü bir şekilde formüle etmiştir. İmam Eş’arî ve takipçileri <em>Ehl-i Hadîs</em>’in açtığı yolda, İmam Mâtürîdî ve takipçileri ise Ebû Hanîfe’nin açtığı yolda yürüyerek bu oluşumu günümüze kadar taşımışlardır.</p>
<p>Mâtürîdî kelamcıları mezhebin kurucusunun Ebû Hanîfe olduğunu sıkça tekrarlarlar. Eş’arî ise Ahmed b. Hanbel’in yolundan gittiğini bizzat kendisi ifade etmiştir (el-İbane, Dımaşk- Beyrut,1981,17). Dolayısıyla Ehl-i Sünnet’in oluşumunun başlangıcını Hicrî II. yüzyılın başlarına kadar geri götürmek mümkündür. Eş’arî ve Mâtürîdî, Ehl-i Sünnetin kurucuları değil, Ehl-i Sünnet’in iki farklı damarının itikad esaslarını kelam metoduyla kendi çağlarının ihtiyaçlarına göre yeniden formüle eden ve sistemleştiren kişiler olarak nitelendirilmelidir.</p>
<p><strong>GÜNÜMÜZ DÜNYASINDA SÜNNÎ NÜFUS</strong></p>
<p>Sünniliğin öğretilerinin teşekkülünde en etkin olmuş mezheplerden biri olan Mu’tezile başta olmak üzere mezhepler tarihinden bildiğimiz mezheplerin büyük çoğunluğu inkıraza uğramıştır, yani yok olmuştur.</p>
<p>İslam dünyası günümüzde alt gruplarıyla birlikte iki büyük ana fırkaya ayrılmış vaziyettedir: Ehl-i Sünnet ve Şia. Şia’nın üç büyük alt grubu ise <em>İmamiyye, İsmâiliyye ve Zeydiyye</em>’dir.</p>
<p>Hindistan ve Pakistan’daki on milyon civarındaki nüfusuyla <em>Ahme</em><em>dîler</em> ve Türkiye’deki <em>Alevî</em> ve <em>Bektâ</em><em>şîler </em>yaşayan mezheplerden mensubu en çok olanlardandır. Uman ve Kuzey Afrika’daki  <em>İbadiye</em>, Irak ve Suriye’deki <em>Yezîdî</em><em>ler,</em> Suriye’deki <em>Dürzî</em><em>ler</em> ve <em>Nusayrî</em><em>ler</em> nüfus bakımından oldukça azınlıktır. Kesin rakam söylemek mümkün olmasa da Günümüzde Sünnî nüfus, tarihte olduğu gibi, Dünya Müslüman nüfusunun %85-90 civarında çoğunluğunu oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>TEMEL GÖRÜŞLERİ ÇERÇEVESİNDE EHLİ SÜNNET’İN İ’TİDALİ, KUCAKLAYICILIĞI, MÜSAMAHASI VE GERÇEKÇİLİĞİ</strong></p>
<p>Ehl-i Sünnet’in öncüleri tarihsel süreçte teşekkül eden itikâdî ve siyasî fırkalarla yaptıkları tartışmalarda bu görüşler karşısında kendi görüşlerini ileri sürerek korumak suretiyle, zaman içerisinde teolojilerini yani inanç esaslarını sistemleştirmişlerdir. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet’in durduğu yerin tespiti diğer mezheplerin görüşleri ile mukayeseli olarak ele alınmasıyla mümkündür.</p>
<p>Ehl-i Sünet tarihte çok farklı gruplar tarafından temsil edildiğinden bu grupların ve temsilcilerinin görüşleri üzerinde devasa bir literatür oluşmuştur. Ehl-i Sünnet’in temel görüşlerini ele alan çok kısa ve özlü metinlerden tutun da çok ciltli hacimli metinlere kadar çok sayıda eser yazılmıştır. Bu yüzden Ehl-i Sünnet’in ana fraksiyonlarını tarihsel süreçte ele almak suretiyle müşterek görüşlerine ve ayrıldıkları noktalara özetle dahi olsa temas edebilmek için bu çalışmanın hacmi yetersizdir. Burada kısaca Ehl-i Sünnet’in temel görüşlerini ve bunların arkasındaki temel motifleri ana hatlarıyla özetlemeye çalışacağız.</p>
<ul>
<li><strong>Dinde Aklın Yeri:</strong></li>
</ul>
<p>İslam âlimleri arasında aklın, beşerî bilginin kaynaklarından birisi olduğunu kabul etmeyen yoktur denilebilir. İtikadî konularda aklın rolü ve akıl–nakil ilişkisinde aklın konumu meselesinde ise aralarında ihtilaf vardır.</p>
<p>Mutezile vahiy bilgisine ihtiyaç olduğunu kabul etmekle birlikte itikadî konuların yani İslam’ın temel ilkelerinin ispatında akla öncelik verir. Bu mezhebe göre Peygamberi ve Kur’anı, Kur’anla ispatlamak mümkün değildir. Gerekçeleri, Müslüman olmayanlara İslam tebliğ edilirken veya onların eleştirilerine karşı savunulurken âyet ve hadislerle ispata çalışmanın işe yaramayacağı, çünkü onların bunların kabul etmediği, bu gibilere aklî delillendirme, gerekçelendirme ve ispat yöntemleri kullanılması gerektiğidir. Çünkü <em>hüsün / kubh</em> yani iyi ve kötü, akıl ile bilinebilir. Mutezile’de dînî deliller sıralaması Kitap, Sünnet, İcmâ’ ve akıl şeklindedir (Ebu Hilal el-Askerî, <em>el</em>–<em>Evâil</em>, Dımaşk, 1407/1987, 255, Özarvarlı, 121).</p>
<p>Ehl-i Sünnet ise daha ince, derinlikli ve sistematik bir akıl analizi yaparak meseleye yaklaşır. Ehl-i Sünnete göre akıl <em>zorunlu</em> ve <em>imkansız</em> olan konuları bilebilir. Bunlar aklın zorunlu kategorileridir ve her akıl sahibi, aklı bir şekilde devre dışı bırakmadığı sürece bu konularda uzlaşıp ittifak eder. Bu ikisi arasında bulunan <em>mümkün </em>alanına gelince burada olasılıklardan doğru olanı yani gerçekte olanı salt akılla tercih mümkün olmadığından haber, tecrübe ve gözlem gibi başka bilgi kaynaklarına ihtiyaç vardır. İşte din alanı da aklın mümkün kategorisinde olduğundan bu konuda insanlar ittifak ve <em>icma’</em> edemez. Dinin <em>sem’iyyat</em> denilen, beşerî bilginin ve aklın sınırlarını aşan, tecrübe gözleme konu olmayan gaybî / metafizik meselelerinde haber niteliğinde olan vahiy bilgisine zorunlu olarak ihtiyaç vardır. Bu konularda nakil esastır, akıl naklin muhatabı olarak ikincil ve yardımcı konumdadır. Akıl mucizeler sayesinde peygamberliği tasdik ve nassları anlamada etkindir.(Gazâlî, <em>Tehâfüt</em>, Nşr: Macit Fahri, Beyrut, 1982, 82, İslamiyat,58) Mutezile ise gaybî konularda, gâibi şâhide kıyas etmek suretiyle aklî çıkarımlarda bulunmuştur. Böyle bir kıyasın epistemolojik değeri problemlidir.</p>
<p>Dindeki akla, kapasitesinin dışında rol biçen Mutezile ifrat ucunda iken, karşı uçta yani tefrit ucunda akla neredeyse hiç rol vermeyen ve mezhepler tarihinde <em>Haşeviyye </em>terimi altında toplanan muhtelif gruplar vardır. Ehl-i Sünnet akıl nakil ilişkisi konusunda orta yol denilebilecek itidalli ve dengeli bir tavır ortaya koymuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><strong>Ulûhiyet/Tanrı Anlayışı:</strong></li>
</ul>
<p>Allah’ın <em>zâtî/selbî/tenzîhî</em> sıfatları konusunda İslam mezhepleri arasında ihtilaf yoktur. İhtilaf, Allah’a görme, işitme, konuşma gibi bazı özellikler yükleyen <em>sübûtî</em> sıfatlar ve haberi sıfatlar denilen insan biçimci benzetmeler türünden olan sıfatlar konusundadır. Bir uçta bu sıfatları, kelamcıların <em>teşbih</em> ve <em>tecsîm </em>kavramlarıyla ifade ettikleri şekilde anlayan<em> Müşebbihe</em> ve <em>Mücessime</em> kategorisi altında mütalaa edilen fırkalar vardır. Bunlar Allah’ın bu tür sıfatlarını yaratıkların sıfatlarına benzetme hatasına düşmektedirler. Karşı uçta ise Allah’a herhangi bir sıfat yüklenemeyeceğini savunan, dolayısıyla <em>ta’tîl</em>’e yani sıfatsız bir uluhiyet anlayışına düşen Mu’tezile vardır. Gerekçeleri şöyledir: Allah’a yüklenen sıfatlar <em>hâdis </em>yani sonradan olma iseler, Allah’ın bundan önce bu sıfatlara sahip olmadığı anlamına gelir ki bu onun için noksanlıktır. Bu sıfatlar Allah’ın zatından ayrı kadîm/ezelî özellikler/varlıklar ise bu durumda birden çok ezelî varlığı kabul etmiş oluruz ki bu da şirktir, Allah’a ortak koşmadır ve İslam’ın en temel ilkesi olan t<em>evhid</em>e aykırıdır. Allah, zatından ayrı sıfatlarla değil zatıyla bilir, görür, işitir, konuşur ve yaratır. Mutezile, beş temel ilkesinden birisi olan <em>tevhid</em>  ilkesi doğrultusunda böyle bir anlayışı benimser.</p>
<p>Bu konuda Ehl-i Sünnet teşbihe de <em>ta’tîl</em>’e de düşmeksizin itidal çizgisini korur. Onlar Kur’an’da Allah’ın bu sıfatları kendisine yüklediğini, dolayısıyla bunları tasdik etmek gerektiğini, inkârın küfür olduğunu savunurlar. Yalnız erken dönem Ehl-i Sünnet temsilcileri olan Selef çizgisine mensup olanlar; Allah’ın Kur’an’daki bütün sıfatlarını kabul etmeliyiz ama onların mâhiyeti hakkında konuşmamalıyız derken, sonraki Sünnî kelamcılar sıfatlar meselesini tartışmaya açmışlardır ve bu konuda çok özgün ve derinlikli bir anlayış geliştirmişlerdir. Sünnî kelamcılara göre Allah hakkında ya o ya bu şeklinde dikotomik düşünmek yanlıştır. Allah’ın sıfatları ne Mu’tezile’nin savunduğu gibi zâtının aynı, ne de <em>Mücessime</em> ve <em>Müşebbihe</em>’nin savunduğu gibi zatının gayrıdır. Allah’ın zatının aynı da olmayan gayrı da olmayan ezelî sıfatları vardır.</p>
<p>Sıfatlar Allah değildir, fakat Allah’tan başka da değildir, Allah ile kâimdirler. Ehl-i Sünnet kelamcıları bu konuda tabiri caizse paradoksal ve çok değerli mantıkla düşünmenin öncüleri olmuşlardır. Burada da görüldüğü gibi Ehl-i Sünnet yine aşırı uçlardan uzak itidal ve orta yolda konumlanmaktadır.</p>
<p>Mu’tezilenin öncülüğünde bazı Abbasî halifelerince yürürlüğe konulan <em>Mihne</em> denilen baskı uygulamasına dönüşen, Kur’anın / İlâhî Kelâm’ın <em>kadîm</em> mi <em>hâdis</em> mi olduğu tartışması yukarıdaki sıfatlar tartışmasının uzantısıdır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet ile Mu’tezile’nin Tanrı anlayışları arasındaki çok önemli bir fark da Allah’a zorunluluk yüklenip yüklenemeyeceği meselesidir. Mutezile’nin beş temel ilkesinden <em>adalet</em> ilkesi gereği Allah kötüyü ve kulların kötülük yapmasını dilemez. Kulların fiillerine müdahale etmez. Kullar için en uygun olanı (<em>eslah</em>) yaratmak ve kulların fiillerine uygun karşılıklar vermek zorundadır. Kullarına va’dettiklerinden vaz geçmesi mümkün olmadığı gibi tehdit ve uyarılarına kulak asmayanları da tevbe etmedikleri sürece affetmesi mümkün değildir. Aksi halde Allah zulmetmiş ve va’dinden dönmüş olur ki bu ona yakışmaz. Bazılarına ilk bakışta çok isabetli gibi görünebilecek olan bu argümanlar çok dikkatle incelendiğinde bu görüşlerin bazı ön kabul ve varsayımlara dayanan bir ölçüde antropomorfik aklî çıkarım ve tasavvurlar olduğu görülür.</p>
<p>Buradaki en temel problem şudur: Allah akıl alanıyla sınırlanmakta, <em>ma’kûlat</em> alanına sokulmakta ve aklîleştirilmektedir. Bu, Allah’ı sınırlamaktır. Bundan da öte Allah’a adâletini savunma adına da olsa ne türden olursa olsun ona herhangi bir zorunluluk yüklemek de mutlak iradesine sınır koymak anlamına gelir ki bu da ulûhiyete / tanrılığa zıttır. Allah kulları için dilediğini yapar. Hakîm’dir yani hüküm ve hikmet sahibidir. Her fiili âdil ve hikmetlidir. Bizim onun dilediklerini ve yaptıklarını iyi-kötü, adaletli-adaletsiz, hikmetli-hikmetsiz diye niteleyebilecek bilgi ve idrake sahip değiliz. Çünkü yaptıklarının hikmetini kavrayamayız. Bizim kötü gördüklerimiz iyi, iyi gördüklerimiz kötü olabilir. Onun yaptıklarının hepsinin bir hikmeti vardır. Ehl-i Sünnet’in bu çok ince hassasiyetlere dayanan bu dengeli ulûhiyet/tanrı anlayışı, bir sonraki kısımda ele alacağımız, Allah’ın mutlak iradesi karşısında insan iradesinin konumu konusundaki görüşlerini de şekillendirmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><strong>İnsan İradesi ve Hürriyeti:</strong></li>
</ul>
<p>Allah’ın mutlak iradesi karşısında insan iradesinin ve fiillerinin konumu meselesi, İslam mezheplerince en hararetli şekilde tartışılan konulardandır. Yukarıda belirttiğimiz gibi bu konunun Ulûhiyet anlayışı ile çok sıkı ilişkisi vardır. Yine bu konuda da Ehl-i Sünnet, ifrat ve tefrit uçlarına düşmeden itidal çizgisinin temsilcisidir. Bu konuda Cebriye mezhebi, Allah’ın mutlak iradesi karşısında kula hiçbir inisiyatif vermeyerek bir uca sürüklenirken, Mu’tezile mezhebi ise Allah’ın, kullarına dileme gücü verdiği ve kulların fiillerine hiçbir müdahalesi olmadığını savunarak karşı uca sürüklenmektedir. Ehl-i Sünnet bu konuda da itidal ve denge çizgisini hassasiyetle korumaktadır. Bunu şu şekilde sağlamaktadır: İnsan fiillerinin meydana gelmesinde kulun<em> kesbedici (kâsib), </em>Allah’ın ise insanın fiillerinin yaratıcısı olduğu şeklindeki anlayışıyla Allah’ın mutlak iradesini sınırlama hatasına düşmezken, aynı zamanda insana cüz’î irade diye nitelenen bir irade ve fiillerinde <em>kesb</em> kavramıyla ifade edilen bir inisiyatif vermektedir. Kullar ne Mu’tezilenin dediği gibi fiillerinin yaratıcısıdırlar, ne de Cebriyenin dediği gibi rüzgâr önündeki yaprak misali ilahî iradenin figüranlarıdırlar. Fiillerinin kesbedicisidirler ama yaratıcısı değillerdir. Yaratma sadece Allah’a mahsustur. Kul diler, kesbeder, Allah da dilerse yaratır.</p>
<p>Sünnî görüşün iç fraksiyonları arasındaki müşterek noktaları çok kısa ve kabaca bu şekilde ifade edilebilir. Detaylarında Eş’arî ve Mâtürîdîler arasında bazı ince farklar ve tartışmalar bulunmaktadır. Konunun detaylarına girmek bu çalışmamızın sınırlarını aşar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><strong>İman Amel İlişkisi:</strong></li>
</ul>
<p>Hâricîler büyük günah işleyenlerin dinden çıkıp kâfir olduğu görüşündedir. Mu’tezile ise imandan çıktığını fakat hemen küfre düşmediğini, imanla küfür arasında bir yerde (<em>el-menzile beyne’l-menzileteyn</em>) durduğunu, tevbe ettiği ve o günahı terk ettiği takdirde İslâma döneceğini, tevbe etmeden ölürse kâfir olarak öleceğini savunmaktadırlar. Mürcie ise iman ile amel arasında ilişki olmadığı kanaatindedirler. Ehl-i Sünnet ise imanla amel arasındaki irtibatı koparmaksızın arada ayniyet olmadığını savunur. Onlara göre büyük günah işleyen tevbe etmese bile mü’mindir ama <em>fâsık</em> yani günahkâr mü’mindir. Tevbe etmeden ölürse Allah dilerse affeder, dilerse günahı oranında azap eder. Ne kadar günahkâr olursa olsun kıble ehlinden ölenlerin cenaze namazı kılınır ve onlar için mağfiret dilenir. İnsanlar hiçbir kişi hakkında cennetlik veya cehennemlik hükmü veremez, bunu ancak Allah bilir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet bu konularda da yine itidalini ve kucaklayıcılığını sergilemektedir: Mümkün olduğunca ‘Ben Müslüman’ım’ diyenleri İslam dairesinden dışlamayarak kucaklayıcılığını ve kuşatıcılığını ortaya koyarken diğer yandan Allah’ın mutlak iradesine de sınır koymama hassasiyetlerini sürdürmektedirler.</p>
<ul>
<li><strong>Ehl-i Sünnet’in Siyasî ve Toplumsal Görüşleri:</strong></li>
</ul>
<p>Ehl-i Sünnet’in görüşleri yukarıda zikrettiklerimizden ibaret değildir. Bunlar itikâdî alanda kritik denilebilecek temel görüşleri idi. Bunun yanında diğer mezheplerin iddialarına karşı savunulan salt itikadî nitelikte olmadığı halde bu konudaki tartışmalar arasına sonradan zorunlu olarak dâhil edilen imamet gibi konular da vardır.</p>
<p>Şiîlerin, Hz. Ali’nin Hz. Peygamber tarafından devlet başkanı tayin edildiği şeklindeki iddialarına karşı Ehl-i Sünnet, devlet başkanı belirlemenin ümmete bırakıldığı görüşündedirler. Diğer bazı görüşleri de şöyle özetlenebilir:</p>
<ul>
<li>Devlet başkanı zâlim ve fâsık da olsa isyan etmeyip sabretmek ve ona itaat etmek gerekir.</li>
<li>Fâsık imamın arkasında namaz kılınabilir.</li>
<li>Kadere iman gerekir,</li>
<li>Hayır da şer de Allah’tandır,</li>
<li>Mirac, kıyamet alametleri, kabir azabı, ahirette amellerin tartılması (mizan), hesab, sırat köprüsü, kevser havuzu, şefaat ve Allah’ın ahirette mü’minler tarafından görülmesi haktır.</li>
<li>Mestler üzerine mesh caizdir.</li>
<li>Sahabe faziletçe ümmetin en üstünleridir ve onlara dil uzatmak caiz değildir.</li>
<li>Dört halifenin fazilet sıralaması hilafet sıralamasına göredir.</li>
</ul>
<p>Bunlar Ehl-i Sünnet’in görüşlerini maddeler halinde sıralayan değişik metinlerde farklı ifadelerle de olsa tekrar edilir. Bu son şıkta toplu olarak ifade ettiğimiz görüşlerin her birisi, aksi görüşleri savunan muhtelif mezheplere karşı formüle edilmiştir. Ehl-i Sünnet, siyâsî görüşleriyle mümkün olduğunca Müslümanlar arasında fırkalaşmalara yol açan tarihsel olaylarda taraf olmamaya özen göstererek kucaklayıcılığını sergilemiş ve geçmişi yargılamaktan ısrarla kaçınarak bu acı hatıraların sürekli tartışma ve ayrışma konusu olmasının önüne geçmek istemiştir. Zâlim ve Fâsık İmam’a itaat ve sabrı tercih etmesi de Müslümanların birbirlerinin kanını dökmesini önlemeye matuf realist/ gerçekçi ve şefkatli bir tavrın göstergesidir. Bu konuyu ileride Ehl-i Sünnet’e yönelik eleştiriler kısmında daha geniş bir şekilde ele alacağız.</p>
<p>Sahabe’ye duyulan derin saygı ise, onların İslâm için yaptıkları eşsiz fedakârlıklara karşı bir vefa borcu olduğu kadar, onlar üzerinden yapılacak tartışmalar vasıtasıyla ümmetin bütünlüğün sürekli tehdit altında bulunmasını önleme endişesi de söz konusudur.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in İslâm Ümmetinin üzerine titremesi ve gelebilecek her türlü tehlikenin yollarını tıkamaya çalışması; Peygamber Efendimiz’in (a.s) engin şefkatini ve onun ümmeti üzerine titremesini kendilerine sünnet edindiklerini göstermektedir.</p>
<p><strong>GÜNÜMÜZDE EHLİ SÜNNET ELEŞTİRİLERİ ÜZERİNE</strong></p>
<p>Günümüzde Ehl-i Sünnet’in görüşleri, akademik bir moda haline gelen yaygın bir eleştirinin hedefi haline gelmiştir. Bu eleştirilerin önemli bir kısmı ciddî ilmî ve metodik problemlerle malûldür.</p>
<p>Yüzyıllardır ümmetin çoğunluğu tarafından benimsene gelen ve içerisinde çok sayıda alt grupları ve farklı görüşleri barındıran bir anlayışın, avantajları yanında dezavantajlarının da olması kaçınılmazdır. Bu nedenle eleştirilerde sadece olumsuzluklarına odaklanan tek yanlı tavırlar yerine eğrisiyle doğrusuyla mümkün olduğunca objektif değerlendirmelerde bulunmak lazımdır. Ayrıca eleştiriler toptan Ehl-i Sünnet’e veya bir alt grubuna yönelik olmamalıdır. Bu tür dinamik, uzun tarihsel macerası olan çoğulcu yapıların yekpare oluşumlarmış gibi genellemelerle değerlendirilmesi bilimsel yönteme taban tabana zıttır. Bu tür oluşumlar bir yandan tarihsel süreç ve zeminde eşzamanlı ve artzamanlı olarak ama anakronizme düşmeden değerlendirilmesi gerekirken, diğer yandan her bir alt grup ve o grubun temsilcisi olan âlimler düzeyinde ele alınıp yine tarihsel zeminde ele alınmalıdır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’e yönelik eleştirilerin en tipik ve yaygın örneklerinden birisi tarihte ve günümüzde Müslümanların yaşadığı olumsuzlukların pek çoğundan Eş’arîlerin Tanrı ve insan anlayışını sorumlu tutanlar tarafından dile getirilen itikadî temelli eleştirilerdir. Diğeri ise Ehl-i Sünnet’in tarih boyunca iktidarları meşrulaştırdığı ve kutsadığını savunan siyasî görüşlerine yönelik eleştirilerdir. Bu eleştirilerin çoğu detayları atlayan, genelleyici, indirgeyici, ilmî ve metodolojik kriterlere uymayan spekülatif bir nitelik taşımaktadır. Çünkü her şeyden önce sosyal olgular ve fenomenler çok karmaşık sebepler ağı içinde cereyan eder. Dolayısıyla çok sayıda toplumsal olguyu bir nedene bağlamak doğru olmaz. Sosyal bilimlerin geçirdiği tarihsel süreçte toplumsal olguların çözümlenmesi konusunda çok sayıda teori geliştirilmiş ve geliştirilmeye devam edilmektedir. Her şeyden önce bu eleştirileri yapanlar, hangi disiplinin alanı içinde, hangi teorinin bakış açısıyla ve hangi yöntemle olayı ele aldıklarının hesabını verdikten sonra yani durdukları yeri belirledikten sonra eleştiri yapmalıdırlar. Bundan da öte sosyal bilimlerle uğraşan herkesin bildiği harcıâlem bir husus daha vardır ki o da sosyal olgulara yargılayıcı tarzda değil, <em>anlamacı</em> bir anlayışla yaklaşılması gerektiğidir. Toplumsal olguların kodları; sabır, titizlik ve inceleme nesnesine saygı anlayışıyla yaklaşılmadıkça çözülemez.</p>
<p>Bu tür eleştirilerdeki problemlerin daha iyi anlaşılması açısından yukarıdaki eleştiri örneklerimizden ilkini yani Eş’arî anlayışın Müslümanların davranışları üzerindeki olumsuz etkilerine odaklanan eleştirilerdeki yöntem sorunlarını ele alalım: Bu tür eleştiriler Müslümanların algıları ve zihniyetleri ile ilgili olduğundan empirik verilere dayanmak durumundadırlar. Zira algı çalışmaları ve alan araştırması nitelikli çalışmalardır. Masa başında oturarak veya bireysel gözlemlerinize dayanarak bu konularda fikir ileri süremez, değerlendirmelerde bulunamazsınız. Hangi yöntemle, ne zaman, ne kadar sürede, nerede, hangi Müslüman gruplar üzerinde, hangi araştırma programıyla, hangi hipotezlerle, hangi sorular ve problemler üzerinden, hangi çerçevede, ne tür nitelikte ve ne sayıda denek üzerinde, hangi paradigma ve yaklaşımla araştırma ve inceleme yaptığınızı, ulaştığınız sonuçların sayısal analizlerini, bu sonuçların üzerindeki yorumlarınızın dayanaklarını ve gerekçelerini sunup okuyucularla paylaşarak hesabını vermeniz, dünyada aynı konuda yapılmış başka çalışmalar olup olmadığını araştırıp, varsa sizinkiyle o çalışmaların sonuçlarını da karşılaştırmak suretiyle görüş ileri sürmeniz gerekir.</p>
<p>Çalışmanız ancak bu takdirde bilimsel bir nitelik kazanır. Fakat sadece bilimsel nitelik kazanır, söylediklerinizin doğru olduğu anlamına gelmez. Durduğunuz yerin ve kullandığınız yöntemin hesabını vermeniz halinde bilimsel eleştirilere muhatap olabilirsiniz fakat yanlışlarınızın düzeltilme imkanı doğar. Her yönüyle şeffaf ve hesabı verilmiş araştırmalara dayanan görüş ileri sürmenin en önemli avantajı, eleştiriler sayesinde geliştirilmeye açık oluşlarıdır. Bilimin gelişmesiyle ilgili teorilerin çoğu bilimin eleştirilerle geliştiği konusunda hemfikirdir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in siyasî görüşleri en çok eleştiri alan yönüdür. Bu eleştirilerin başlıcaları kısaca şöyle özetlenebilir:</p>
<ul>
<li>Dört halifenin iktidara geliş biçimlerini model alarak reel durumu dinde idealmiş gibi sunmaları,</li>
<li>Zâlim ve fâsık sultana isyan etmeyip sabretmek gerektiğini savunmaları,</li>
<li>Reel durumu ve iktidarları meşrulaştırmaları hatta kutsamaları,</li>
<li><em>Emr bi’lma’rûf nehy ani’l-münker</em> gibi en temel İslâmî prensipleri ihmal etmeleri,</li>
<li>Devrimci ruha ve muhalefet anlayışına sahip olmayışları,</li>
<li>Ve bütün bunların temelindeki kaderci anlayışlarının, suskun, pasif, siyasete ilgisiz, kendi inisiyatifindeki şeyleri kadere yükleyen çarpık zihniyetli bir Müslüman tipinin ortaya çıkmasına yol açtığı.</li>
</ul>
<p>Bu eleştiriler daha öncekiler gibi son kertede algı ve zihniyet analizi olmaları nedeniyle empirik nitelikli olmalarına rağmen böyle bir temele dayanmamaktadırlar. Öte yandan Sünnî literatürdeki, iktidarın meşruiyetini kaybetmesine yol açan ve devlet başkanının azledilmesini gerektiren durumların tartışıldığı ve itaatin sınırlarının çizildiği metinler görmezden gelinmekte ve değersizleştirilmektedir. Ezberlenmek amacıyla hazırlanmış manifesto niteliğindeki didaktik Sünnî metinlerde tek cümle halinde “Zâlim sultana isyan etmeyip sabretmek gerekir.” türünden kayıt ve şart içermeyen ifadeler bulunduğu doğrudur. Fakat bilimsel eleştirilerin bu tür metinlere dayandırılması doğru değildir. Konuyu İslâmî ilimler perspektifinden ilmî planda ele alan ve tartışan geçmiş Sünnî literatürde kayıtsız şartsız sultana itaat fikri yoktur. Zaten zorla başa geçmiş veya zâlim olan sultana itaat konuları da itaatin sınırlarını tartışma bağlamında ele almaktadır. Ayrıca bu konuda Sünnî âlimler arasında görüş ayrılıkları da mevcuttur.</p>
<p>Bu meseleye bir de bu görüşlerin hangi tarihsel şartlarda ileri sürüldüğü noktasından bakmak ve anlamacı bir yaklaşımla gerekçelerini ve arka planını anlamaya çalışmak ilmî objektiflik, itidal ve hassasiyetin gereğidir.</p>
<p>Her şeyden önce tarihsel dönemlere yönelik bu tür siyâsî eleştiriler yapılırken genellikle günümüzdeki siyâsî kültür ve anlayışlardan, özellikle de demokratik paradigmalardan, çağdaş devrimci düşüncelerden, kısaca günümüz değerlerinden ve bakış açısından yola çıkılarak değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu tam bir anakronizm yani tarih dışı anlayıştır ve günümüz bakış açısını tarihe dayatan bir şiddettir. Aynı dönemlerde tarihte hangi kültürde iktidarlara muhalefet anlayışı vardır da Müslümanlar bunun dışında kalmıştır? Kaldı ki İslâm tarihindeki bunca isyanı nereye koyacağız?</p>
<p>Öte yandan iktidar olgusunu sadece siyasî boyutuyla ele almak da doğru değildir. Günümüzde iktidar olgusu ile ilgili felsefe ve toplumbilim çalışmaları, iktidar ilişkilerinin sadece siyaset tarafından belirlenmediğini, çok boyutlu, karmaşık, sadece yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarıya doğru da şekillenen bir ilişkiler ağı olduğuna dair veriler sunmaktadır. Dolayısıyla İslam toplumlarındaki iktidar ilişkilerinin olumsuzluklarını Ehl-i Sünnet’in tavrına indirgemek doğru bir yaklaşım değildir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in siyâsî prensiplerini realist bir tavır olarak değerlendirmek daha uygun olacaktır. Kuralları gücün koyduğu bir dünyada güç dengeleri oluşturacak sistemler kuramazsanız, iktidarlara isyanın sonucu hüsran olur. Sünnî görüş bu güç dengesini, devlet başkanı seçimi ve denetimini <em>ehlu’l-hall ve’l-akd  t</em>erimi ile ifade edilen ve bir tür güç odağı sayılabilecek toplum temsilcilerine vererek dengelemeye çalışmıştır ama ne yazık ki bu her zaman işe yarayan bir çözüm olamamıştır. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet, tarihsel şartlarda iktidar sultasına karşı o dönemlerin kültürü çerçevesinde çözümler üretmekten geri durmamıştır.</p>
<p>Fakat günümüzde de bütün devlet yapılarında sıkça tanık olduğumuz gibi kâğıt üzerindeki veya teamüldeki iktidarı sınırlayıcı mekanizmalar her zaman etkili olmamaktadır. Örneğin demokratik ülkelerdeki iktidarı denetleme ve gücünü dengeleme sistemleri bir şekilde etkisizleştirildiğinde kimse sistemi yani demokrasiyi suçlama yoluna gitmeyip sistemin uygulayıcılarını suçlamaktadır. Ehl-i Sünnet’in iktidarı denetim mekanizmalarının çalışmamasından da Sünnî görüşü değil, uygulayıcıları sorumlu tutmak gerekmektedir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in iktidara itaat tavsiyesinin altında Müslüman kitleye karşı şefkat ve merhamet, onları sonu gelmez maceralardan koruma, boş yere kardeşkanı dökülmesini önleme güdüsü yatmaktadır. Devlet başkanına isyan meselesinin tartışıldığı metinlerde onu iktidardan indirecek güce sahip olmadan isyan edilmemesi vurgusu hep vardır.</p>
<p>Ehl-i Sünneti, iktidarları meşrulaştırmakla suçlayanlar tarihteki ve günümüzdeki iktidarların gereksiz yere kan dökülmesini başta dînî motifler olmak üzere her türlü yöntemle nasıl meşrulaştırdıklarını da görmeleri gerekir. Ehl-i Sünnet bütün bu meşrulaştırma mekanizmalarının temelindeki tekfir gibi aslî mekanizmalara karşı cephe alarak çok stratejik bir tavır almıştır. Tekfir ve aforoz gibi mekanizmaların istismarı sadece İslam için değil bütün dinlerin tarihinde nice dramlara yol açmış evrensel bir yaradır. Hatta nice Peygamber mevcut dînî anlayışlarca tekfir edilmiş, ölüme mahkûm edilmiştir. Ehl-i Sünnet’in sınırsız olmayıp genelde bir takım kayıt ve şartlara bağlı olan sultana itaat tavsiyesini, tekfir kapısını olabildiğince kapatma gayreti ile birlikte değerlendirdiğimizde, İslâm ümmetine şefkat ve merhametin zirve noktasına ulaştığı bir stratejik dehanın izlerini görürüz.</p>
<p>Hz. Peygamber Aleyhisselamın’ın irtihalinden çeyrek asır bile geçmeden hilafet saltanata dönüşmüş, o tarihlerde başlayan ve etkileri günümüze kadar süren siyâsî fırkalaşmalar ortaya çıkmıştır. İç isyanlarda ve Müslüman hükümdarların birbirleriyle kanlı savaşlarında, <em>Haricîlik</em> ve <em>Bâtınîlik</em> gibi terörü meşru gören fanatik grupların faaliyetleri sonucunda akan kandan ve çekilen acılardan Müslümanların ağzı yanmıştır. Bu durum halen de devam etmektedir.</p>
<p>Eleştirilere bir de stratejik açıdan bakmak gerekmektedir. Eleştirinin en temel amacı hataları düzeltmektir. Yani eleştiri nesnesini daha mükemmel hale getirmektir. Eleştiri, bırakın mükemmelleştirmeyi eldekini de kaybettirirse o zaman ‘Bu eleştiri niye ?’ sorusunu sorma hakkı doğar. Bunun için eleştirinin yapıcı, düzeltici, yol gösterici ve yeni ufuklar açıcı olması gerekir. Oysa Ehl-i Sünnet eleştirilerine baktığımızda çoğunun Ehl-i Sünnet’i günah keçisine çevirdiğine tanık olmaktayız. On üç asırdır İslam ümmetinin büyük çoğunluğunun bin bir türlü badireden atlayarak bu güne gelmesinde önemli rolü olan bir anlayışın yapıcı olmak bir tarafa, uluorta, özensiz ve yıkıcı eleştirilerle yıpratılması stratejik düşünce derinliğinden mahrumiyetin göstergesidir. Bunları söylerken kol kırılır yen içinde kalır anlayışıyla olumsuzlukların üstünün örtülmesini veya körü körüne Ehl-i Sünnet hamaseti ve savunusu yapılmasını savunmuyoruz. Söylemek istediğimiz eleştiri nesnesine sevdiklerimizi eleştirir gibi yaklaşmamız gerektiğidir.</p>
<p>Tarih boyu fırkalaşmalardan çok çekmiş hâlâ da çeken Müslümanların, Ehl-i Sünnet gibi kuşatıcı, toleranslı, bütünleştirici, kapsayıcı, dinamik, tarihin maceralarında çözülmeden günümüze kadar gelebilmiş ve ümmetin çoğunluğunu yönlendirmiş ve hâlâ da yönlendiren, kısaca bizleri bu günlere taşımış bir anlayışı mirasyedi gibi savurmak yerine üzerine titremek gerekmektedir. Eleştirellik adına bu anlayışı yıpratmak, bu bloğun çözülmesine ve parçalanmasına yol açmak aymazlıktır. Elindeki cevheri bir pula satmaktır. Ehl-i Sünnet’in her bir ilkesi, anlamacı ve saygılı bir yaklaşımla tarihte ne işe yaradığı ve günümüzde de ne işe yarayabileceği açısından değerlendirilmelidir. Gemiden ağırlıkları atma kolaycılığıyla hareket etme yerine gemiyi en az zayiatla sahil-i selâmete çıkarma anlayışı esas olmalıdır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in bütün eleştirilerini ele alıp değerlendirmek bu çalışmanın sınırlarını aşar. En tipik, yaygın ve ağızlara pelesenk olmuş olan iki eleştiriyi örnek olarak ele alıp değerlendirmek suretiyle diğer eleştiriler hakkında da genel bir kanaat oluşmasını amaçladık.</p>
<p>Son kertede şunu tekrar ifade etmek durumundayız: Ehl-i Sünnet eleştirilerinin büyük çoğunluğu ileri sürdükleri görüşler ele alınmadan önce, yöntemleri ve dayanakları açısından eleştirilip süzgeçten geçirildikten sonra nazar-ı itibara alınmalıdır. Aksi halde bu eleştirilerle ilgilenenler ya yanlış yönlendirilmiş ya da boş yere zaman ve emek harcamış olurlar.</p>
<p><strong>GÜNÜMÜZDE EHL-İ SÜNNETİ’İN SORUNLARI VE GELECEĞİ</strong></p>
<p>Yukarıda verdiğimiz nüfus istatistikleri İslâm Dünyası ile Ehl-i Sünnet’in neredeyse birbiriyle özdeşleştiği, birinin durumunun ötekini önemli ölçüde belirlediği, birinin sorunlarının ötekinin de sorunları olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla İslam Dünyası’nın sorunları Sünnî Dünya’nın sorunlarından ayrı düşünülemez. Birine yöneltilen eleştiri ötekine de ulaşır. Birisindeki değişim ötekini de etkiler. Dolayısıyla her ikisinin kaderi ve geleceği birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu aynı zamanda Sünnî Dünya’ya, İslam Dünyası’nı en iyi şekilde temsil etme ve sorunların üstesinden gelmede öncü ve etkin rol üstlenme sorumluluğu yükler.</p>
<p>Bütün bu söylediklerimize rağmen Müslüman kitlelerin, Ehl-i Sünnet’in önemini kavradığı, alt grupları arasındaki müşterek temel prensipleri bildiği, öneminin bilincinde olduğu ve ona sahip çıktığı söylenemez. On üç asırlık bu zengin tecrübe birikimi ne yazık ki heba edilmektedir. Bundan birinci derecede <em>ulü’l-emr</em> yani idareci ve âlimler sorumludur. Bu ihmalin acısını hep birlikte çekmekteyiz. Dahası Sünnî tecrübenin değerini idrak edemeyen eleştirmenler özensiz ve derinliksiz eleştirileriyle bu mirası heba etmekte fakat yerine de bir şey koyamamaktadır. Sünnîliğe, değeri idrak edilerek yapılacak olumlu, dikkatli, derinlikli, titiz, imkânlar ölçüsünde objektif eleştiri ve fikrî çile mahsulü çözüm önerilerine ve bunların mükemmel organizasyonlarla hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır.</p>
<p>Günümüzde Sünnî dünyada yaşanan olumsuzlukların bir kısmının Sünnî prensiplerden uzaklaşılmasının rolü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada konuyu bütün boyutlarıyla ele almamız mümkün değildir. İndirgemeciliğe ve kolaycılığa düşmeden bir örnek üzerinden meramımızı anlatmak açısından, günümüz İslam Dünyasındaki fanatik oluşumları ve Müslümanın Müslümana silah çekmesi olgusunu ele alabiliriz. Öncelikle belirtmeliyiz ki bu gün terör diye hepsi bir torbaya doldurulan bütün silahlı eylemler, karmaşık iç dış nedenlerden beslenen, çözümlenmesi basit olmayan birer olgudur. Fakat Müslümana karşı silah çekmeyi meşru görenlerin söylemlerini ve bu söylemlerin arkasındaki zihin yapılarını incelediğimizde,  Müslümanı öldürmenin bir şekilde meşrulaştırıldığını görmekteyiz. Bu meşrulaştırmanın en yaygın aracı <em>tekfir </em>yani muhatabın İslam’dan çıktığına hükmetmektir. Ta Hz. Peygamber Aleyhisselam sonrası sahabe dönemindeki Hâricîler’den beri bildiğimiz tekfir sorununa karşı Ehl-i Sünnetin verdiği mücadele ve geliştirdiği argümanlar son derece takdire şayandır. Büyük günah işleyenin imandan/ İslam’dan çıkmayacağı, fâsık imamın arkasında namaz kılınabileceği, ehli kıbleden hiç kimsenin açıkça küfrünü beyan etmedikçe tekfir edilemeyeceği, Ehl-i kıbleden olup da ölen kişilerin ne kadar günahkâr olursa olsunlar cenaze namazının kılınacağı, zâlim devlet başkanına isyan etmeyip sabredilmesi gerektiği şeklindeki sünnî prensipler dikkatle incelendiğinde bunların Müslümanları dışlamadan hepsini kucaklama ve mümkün olduğunca bir arada tutma ve tekfir silahının istismarının önüne geçme amacının göstergeleri olduğu görülür. Peygamberler hariç hiç kimse günahtan masum olmadığına göre bu aynı zamanda realist yani gerçekçi bir yaklaşımdır. Zâlim olan veya zorla başa geçmiş devlet başkanına itaat edilmesi gerektiği prensibine de bu açıdan bakılması gerektiği kanaatindeyiz. Bu da son derece realist bir anlayıştır. Birinci şıkta yani devlet başkanının zorla başa geçmesi durumunda zaten o başkanın gücü reel olarak ortadadır. Onu tasfiye edecek güç olsaydı zaten başa geçemezdi. Bu durumda realist yaklaşım realiteyi kabul etmektir. Günümüzde reel politik denen anlayışa benzeyen bu yaklaşım artı ve eksileriyle birlikte değerlendirilmelidir. Burada, büyük zarardan korunmak için küçük zarara katlanma şeklinde ifade edebileceğimiz <em>ehven-i şerr</em> prensibi de söz konusudur. Devlet başkanına isyanın ortaya çıkaracağı zarar onun zulmünün zararından büyükse iki zarardan en hafif olanı tercih edilir. İslâm hukukunun bu küllî kaidesi Mecellenin girişinde “Ehvenu’ş-şerreyn ihtiyar olunur” şeklinde dile getirilmiş olup evrensel bir hukuk ilkesidir.</p>
<p>Kan dökülmesini meşrulaştıran diğer çok temelli ve yaygın bakış açısı da yüksek hedefler için bireylerin feda edilebileceğidir. Bu anlayış İslam’daki cihad, şehadet gibi kavramlarla da pekiştirilmektedir. Cihadın meşruiyet sebebi ve amaçlarını burada derinlemesine giremeyiz. Fıkıh kitaplarının siyer bölümlerinde çok ilginç detaylar mevcuttur.</p>
<p>Ama kısaca şunları söyleyebiliriz: Cihad bizatihi bir amaç değil bütün çareler tükendiğinde zarureten başvurulan bir araçtır. Şehitlik de bizatihi cihadın amacı değildir. Cihada şehit olmak için değil İslam’ın evrensel ilkelerini hâkim kılmak için gidilir. Fakat en önemlisi Sünnî anlayışta önüne gelen yanına bir grup adam toplayıp ve kendilerine bir hedef seçip cihada karar veremez. Cihad kararı birçok ön şartın gerçekleşmesinden sonra Ümmet’in <em>ulü’l-emr</em> denilen yetkililerince usulüne uygun olarak kararlaştırılırsa meşru olur. Her eline silah alıp etrafına adam toplayan kendisini <em>ulü’l-emr</em>  makamında göremez. Devlet ilan etmekle devlet olmak aynı şey değildir. Devlet olmak devlet olacak nitelikte gücünü diğer devletlere kabul ettirmek demektir.</p>
<p>Ölüm cezasını hak eden Müslüman bireylere bu ceza ancak devlet tarafından verilir ve uygulanır. Hak sahipleri <em>ihkak-ı hak </em>yapamaz yani haklarını kendileri almaya kalkışamaz veya Müslümanlar arasından bir grup kendi kendine görev üstlenip bu cezayı veremez ve uygulayamaz. Bütün bunlar toplum düzenini sağlamak ve kaosu önlemek için zorunlu evrensel ilkelerdir. Devlet zaten bu kaosu önlemek için var olmuştur.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in çağa ayak uyduramadığı şeklinde eleştiriler de yapılabilir. Müslümanların, dolayısıyla Ehl-i Sünnet’in çağdaş durumun belirleyicilerinden biri olduğu söylenemeyeceğine göre bunda bir ölçüde haklılık payı vardır. Ayrıca tüm ümmeti kucaklamaya çalışan bir yapının sürekli olarak farklı ve birbirine zıt toplumsal dinamiklerin dengelerini gözetme mecburiyeti nedeniyle bütün kuşatıcı yapılarda olduğu gibi değişim yerine istikrarı öne alması anlaşılır bir durumdur. Bu kuşatıcılık özelliği Ehl-i Sünnet’in en önemli vasfı iken aynı zamanda en kırılgan yönüdür, tabir caizse yumuşak karnıdır. Çok farklı kesim ve talepleri karşılama güçlüğü her an çevreden başlayan çözülmelere yol açabilir.</p>
<p>Günümüzde Müslümanlar olmazsa olmaz meselesi topyekûn bir medeniyet ihyasıdır ve bu öyle kolay bir şey değildir. İslam Düşüncesinin yeniden ihyasıyla alakalı bir iştir. Buna Muhammed İkbal’in deyimiyle İslam Düşüncesinin ihyasıyla başlamak gerekmektedir. İslam’a yönelik çağdaş tehditlerle hesaplaşmadan<br />
İslam Düşüncesinin yeniden ihyası mümkün değildir. Geçmiş İslam âlimlerinin ve kelamcıların karşı karşıya oldukları tehditlerle bu günküler çok farklıdır. Bazı son dönem İslâm âlimlerince ortaya atılan “Yeni İlm-i Kelâm” teşebbüsü beklentileri karşılamakta yetersiz kalmıştır. Çünkü bu Kelam uzmanlığını aşan bir iştir. Felsefe ve bilimde topyekûn bir medeniyet bilinciyle yapılacak şeylerle mümkündür. Kelam ilminin <em>mesâil</em> denilen ana problemlerinin çoğu bu gün de güncelliğini korumakla birlikte, yeni meseleler gündeme gelmiştir. Örneğin modernizm, kapitalizm, liberalizm, sekülerizm gibi akımlar globalleşmenin getirdiği imkânlarla tüm dünyada değerlerin belirleyicisidir.</p>
<p>Bu akımlar Müslüman düşüncenin geleneksel zihin kodlarını bozmuş veya yıkmış, yerlerine kendi kodlarını yerleştirmiştir. Müslümanların, hayatlarını Kitap, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyas’a göre belirledikleri iddiası sözde kalmakta, çağdaş dünyanın belirleyicilerinin dayattığı kodlarla düşünmekte ve yaşamaktadırlar. Bu da yaralı ve şizofren bilinçler ve kimlikler oluşturmaktadır. İslam Düşüncesi ve Kelamı bu akımların ön kabulleri, temel tezleri ve ürettiği düşünce yapılarıyla hesaplaşmak ve insan faaliyetlerinin bütün alanlarında Müslümanlara kendi değerler sistemini sunmak zorundadır. Çağdaş dünyada yersiz yurtsuz bir şekilde savrulmaktan kurtulmak için geçmiş tecrübelerimiz ve bunların taşıyıcısı olan geleneğimiz bizim için vazgeçilmez bir zemin teşkil edecektir.</p>
<p>Fakat bu hayatın doğal seyri içerisinde kendiliğinden olacak bir iş değildir. Mükemmel bir organizasyon işidir. Bu organizasyonu nasıl yapacağımızın çözümü bizce meselenin çözümünün yarısıdır. Müslümanlar felsefe, bilim, eğitim, teknoloji, siyaset ve ekonomi gibi alanlardaki organizasyon kabiliyeti bakımından kritik bir sınavla karşı karşıyadırlar. Bu sınavı vermeye niyetlendiklerinde, on üç asırlık Ehl-i Sünnet tecrübesinin en önemli referans kaynaklarından birisi olacağı kanaatindeyiz.</p>
</div>
<div class="share-post"> Aldığım Yer:http://takdimdergisi.com/sayi1/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci-prof-dr-selahattin-polat/</div>
<div class="clear"></div>
</div>
</article>
<p class="post-tag">
</div>
<aside id="sidebar">
<div class="theiaStickySidebar"></div>
</aside>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/">Stratejik Olarak Ehli Sünnet Bilinci</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/stratejik-olarak-ehli-sunnet-bilinci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah’ın ipine “hep birlikte” sarılmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-ipine-hep-birlikte-sarilmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-ipine-hep-birlikte-sarilmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Aug 2016 21:32:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın ipine “hep birlikte” sarılmak]]></category>
		<category><![CDATA[Birlik ve Beraberlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaatin anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Fırka-i nâciye]]></category>
		<category><![CDATA[Her bid’at bir tefrika unsurudur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12304</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerek Kur’an, gerekse Sünnet, mü’minlerin birlik ve bera­berlik içinde bulunmasına büyük bir hassasiyet göstermiş, bir­lik ve beraberliğin kaybedilmesi halinde ortaya nasıl bir man­zara çıkacağını çarpıcı ifadelerle dikkatlerimize sunmuştur. Hepimizin çok iyi bildiği bir ayette, “Hep birlikte Allah&#8217;ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah&#8217;ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de 0, gönüllerinizi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-ipine-hep-birlikte-sarilmak/">Allah’ın ipine “hep birlikte” sarılmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><a href="http://ilimcephesi.com/allahin-ipine-hep-birlikte-sarilmak/images-121/" rel="attachment wp-att-12305"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12305" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-3.jpg" alt="Allah’ın ipine “hep birlikte” sarılmak" width="352" height="234" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-3.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-3-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-3-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" /></a></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Gerek Kur’an, gerekse Sünnet, mü’minlerin birlik ve bera­berlik içinde bulunmasına büyük bir hassasiyet göstermiş, bir­lik ve beraberliğin kaybedilmesi halinde ortaya nasıl bir man­zara çıkacağını çarpıcı ifadelerle dikkatlerimize sunmuştur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hepimizin çok iyi bildiği bir ayette, “<em>Hep birlikte Allah&#8217;ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah&#8217;ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de 0, gönüllerinizi birleştirmişti ve O&#8217;nun nimeti sayesinde kardeşleri olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. ”</em>(Al-i İmran,103) buyurulur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Burada hep birlikte sarılmamız emir buyurulan “Allah’ın ipi” benzetmesi, Din’in temel kaynağı olan Kur’an başta olmak üzere onun hayat verdiği başka birçok kavramı ifade etmektedir. Elmalılı merhumu dinleyelim:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“(Ayette geçen, “Allah’ın ipi” anlamındaki) Hablullah, Allah Tealaya vuslat sebebi olan delil ve vasıta demektir ki, rivayetlerde Kur’an, taat ve cemaat, ihlas, İslam, Allah’ın ahdi, Allah’ın emri diye tefsir edilmiştir. Bu ayetin cemaat ve içtimaiyyeti emir buyurduğunda şüphe yoktur. Bununla birlikte burada “cemaat”, Hablullah’ın aynısı değil, ona sımsıkı sarılmasının neticesidir.” (Hak Dini Kur’an Dili 2/1153-1154)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu ayeti birçok kimse &#8220;önce birlik ve beraberlik içinde olun ve sonra hepiniz toptan Allah’ın ipine ‘’sarılın&#8221; tarzında anlamakta ise de, Elmalılı merhumun dikkat çektiği gibi bu, hatalı bir anlayıştır. Topluca hareket etmemiz bizi Allah’ın ipine sa­rılmaya götürmez, tam tersine, Allah&#8217;ın ipine gereği gibi tutun­duğumuz zaman bir arada ve birlik içinde yaşamanın imkânını elde etmiş oluruz.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Elmalılı merhumun mezkûr ayetin tefsiri sadedinde altını çizdiği &#8220;cemaat&#8221; kavramı, meselenin özünü oluşturmaktadır. “Allah’in ipi&#8221;ne sımsıkı sarıldığımız takdirde oluşacak olan muhkem yapı, itikadımızı da, amelimizi de içine alacak şekilde bütün bir duruşumuzu ifade edecek kadar önemli ve kapsam­lıdır. Mademki Allah’ın ipine sarılmak bizi bir arada yaşamaya götürecektir ve Allah’ın ipine sarılmaktan başka bir seçenek söz konusu değildir; o halde şunu söylemek durumundayız: Eğer bir toplumda fitne, ayrışma ve tefrika varsa, o toplum Allah’ın ipine gereği gibi sarılmamış demektir!</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İtikatta Ehl-i Sünnet vel-Cemaat olduğumuzu söylerken aslında bu noktayı dile getirmiş oluruz. Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in ve kutlu Sahabe’nin yolu üzere bulunmak ve on­lardan tevarüs ettiğimiz değerler etrafında &#8220;cemaat&#8221; halinde, yani &#8220;toplanmış&#8221; olarak, hep bir arada yaşamak, Allah’ın ipine sarılmanın tabii bir neticesidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Burada aklımıza, &#8220;Peki Allah’ın ipine sarılmanın yolu-yöntemi nedir?&#8221; diye bir soru gelebilir. Bu yerinde sorunun ceva­bını da elbette yine Kur’an ve Sünnet verecektir:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">&#8220;<em>Allah&#8217;a ve Resulû’ne itaatten ayrılmayın ve birbirinizle çe­kişmeyin/ nizalaşmayın; sonra içinize korku düşer ve kuvveti­niz gider. Ve sabırlı olun; çünkü Allah sabredenlerle beraber­dir.</em>&#8220;(Enfal,46)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu ayette birlik-beraberliğin, yani &#8220;cemaat&#8221; olmanın üç il­kesi verilmektedir: </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Birinci ilke,</strong> Allah Tealaya ve Rasul-i Ek­rem (s.a.v) Efendimiz’e itaatten ayrılmamaktır. Kur’an ve Sün­net neyi nasıl emretmiş ise onu öylece tutmak, içimizde her­hangi bir sıkıntı duymaksızın “teslim olmak&#8221;tır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>İkinci ilke,</strong> birbirimizle çekişmemektir. Bundan maksat aramızda çıkabilecek görüş ayrılıklarını birbirimizi hırpalaya’ rak, küstürerek ve birlik beraberliğimize zarar verecek şekilde davranarak çözme yoluna gitmemektir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ayette bunun aksini yaptığımız zaman başımıza gelecekler hakkında da son derece önemli bir uyan yer alıyor: Birbiri­mizle didişecek olursak içimize korku düşecek ve gücümüz, kuvvetimiz dağılıp gidecektir. Bu noktada sözü fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Genel olarak dünya Müslümanlanın du­rumuna baktığımızda, küresel emperyalizm karşısında niçin bu kadar pasif, ürkek ve kompleksli bir İslam Dünyası gördü­ğümüz sorusunun cevabı buradadır. Aynı durumun ülkemiz için de söz konusu olmaması, hiç şüphe yok ki, yine yukarı­daki ayetin uyarısına kulak vermemize bağlıdır&#8230;</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Ve ayetteki üçüncü uyarı:</strong> Sabredin! Cemaat (toplum) ha­linde ve birlik-beraberlik içinde yaşarken karşılaşabileceğimiz olumsuz durumlar, çeşitli sıkıntı ve meşakkatler olabilir. Top­lumsal bünyeye fitne mikrobunun bulaşmasına vesile olmak­tansa, sabretmemiz halinde Yüce Rabbimiz, yardım ve lütfuyla bizim yanımızda olacağını beyan buyurmaktadır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Abdullah bin Ömer (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir: <em>“Ömer (r.a) “Cabiye” mevkiinde bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında orada bulunanlara şöyle dedi: “Ey insanlar! Allah Resulü bu­rada şu bulunduğum yerde şöyle buyurmuştu. “Size ashabımı vasiyet ediyorum. Sonra onların ardından gelenleri; sonra on­ların ardından gelenleri. Bir de cemaat olun. Birbirinizden ay­rılmayın! Şeytan bir kişiyle (tek başına hareket edenle) bera­berdir. İki kişiden ise olabildiğince uzaktır. Cennetin ortasında yerleşmek isteyen cemaate bağlı kalsın.</em> ”(Tirmizi,Fiten,7)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Konuyla ilgili olarak zikredilebilecek pek çok hadis-i şerif arasından seçtiğimiz bu rivayet meselenin ehemmiyet ve cid­diyetini yeterince açık bir şekilde anlatmaktadır. Yüce Allah’ın rahmeti de, lütuf ve ihsanı da birlik-beraberlik halinde bulu­nan toplumlaradır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Cemaatin anlamı</span></strong></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Fırka-i nâciye” (Kurtuluşa eren fırka) de denen “Sünnet ve Cemaat Ehli” (veya Ehl-i Sünnet vel-Cemaat”) tabirindeki “Sünnet”in ne olduğu açıktır. Acaba buradaki “Cemaat” neyi anlatmaktadır? Gerek birisini yukarıda zikrettiğimiz hadis­ede, gerekse Akaid kitaplarında sıklıkla geçen bu kavramdan anlamalıyız? Bu sorunun cevabı konumuz bakımından son derece önemlidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Genellikle hatalı olarak bu kelime, “insanların ekseriyeti neredeyse orada olmak” ve “hangi esaslar üzerinde toplanmış olurlarsa olsunlar, çoğunluğun yanında yer almak” şeklinde anlaşılır. Oysa bu kelime “hakkın temsilcisi olma”yı ifade et­mektedir. Her ne kadar tarih içinde “Fırka-i nâciye” taraftar- lan genellikle çoğunluğu teşkil etmiş ise de, bunun tersinin vaki olduğu durumlar da yok değildir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Söz gelımı İslam tarihinde “mihne” diye adlandırılan “Halkul-Kur’an&#8221; fitnesinin ortalığı kasıp kavurduğu dönemde İmam Ahmed b. Hanbel’in tavrında kristalleşen “hak taraftar­lığı” sayıca az bir kesimce üstlenilmişti. Bununla birlikte Ah­med b. Hanbel ve onunla aynı tavrı benimseyenler, “Ehlu’s- Sünne vel-Cemaa” tabirindeki “Cemaat”i oluşturuyordu. Dö­nemin Abbasi hükümdarı mu’tezile inancım benimsemişti ve avaneleri, zulümlerini haklı göstermek için ona şu telkinde bulunuyordu: Ey Mü’minlerin Emiril Sen, kadıların, valilerin, fakih ve müftülerin toptan batıldasınız da Ahmed b. Hanbel mi tek başına hakkı söylüyor?”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Abdullah b. Mes’ûd (r.a), öğrencisi Anır b. Meymûn’a “Ce­maati açıklarken şöyle der: “İnsanların çoğunluğu bugün ce­maatten ayrılmıştır. Cemaat, tek başına da kalsan, benimse­mekten geri kalmadığın “hakka uygun tavır”dır.” Bir diğer ri­vayette, “Cemaat, Allah Tealaya taate uygun olan tavırdır şeklinde nakledilmiştir.(Ebû Şâme, el-Bâ’is, 27.)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Cemaat” ve “Sünnet” kavramları arasındaki lazım-melzum ilişkisi (bunların birbirini gerektirmesi) de bu noktada karşı­mıza çıkmaktadır. Zira “hakkın temsilcisi” anlamında “cemaat taraftan&#8221; tabiri tek başına kullanıldığında, içinden çıkılmaz bir “görecelikle karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır: Neye ve kime göre hak?</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ebû Şâme’nin yukanda verdiğim yerde tesbit ettiği gibi “hak”, asr-ı saadette Hz. Peygamber (s.a.v) ve ilk “cemaat” olan Sahabe’nin üzerinde bulunduğu yoldur. Dolayısıyla “Sünnet ve Cemaat Ehli” terkibindeki “Cemaat”, Sahabe cemaatinin ik- tida ettiği “Sünnet”in temsil ettiği değerler manzumesinin ifadesidir ki, bunlar “hakk”ın ta kendisidir. Böylece “hak” kavramının izafiliği üzerine bina edilebilecek iddialar da geçerliliğini yitirmektedir. Bir şeyin hem “hak” olması, hem de herkese göre değişebilen muhtevalara bürünmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Îslamî metinlerde oldukça sık rastlanan “Ehl-i Hak&#8221; tabirinin de bu anlamda “Sünnetin temsil ettiği hakikati idrak edip benimseyenleri anlattığını söyleyebiliriz.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Her bid’at bir tefrika unsurudur</span></strong></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Tabiun döneminde ve sonrasında zuhur eden itikadı fırka­ların, itikadın belirlenmesinde Sünneti ölçü olarak görmeme­leri, dolayısıyla Sünnetle sabit olmuş hususları -çeşitli gerek­çelerle- dışlayarak “nevzuhur” (asr-ı saadette izine rastlanma­yan) itikadı tavırlar benimsemeleri, “Ehl-i bid’at” olarak tavsif edilmelerinin temel sebebidir. Bu bağlamda “bit’at”in “Sünnet” karşıtı bir tabir olarak kullanılmasının esprisi de burada yat­maktadır. Bid’atler üzerine eser yazan ulemanın “bid’at”i, “Hz. Peygamber (s.a.v) ve Sahabe döneminde bilinmediği halde sonradan ihdas edilen şeyler” olarak tarif etmesi boşuna de­ğildir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Temel itikadı meselelerde Cemaat’in, yani Sünnetin karşı­sında yer alan bu firkalar, tarih boyunca fitnenin ve tefrikanın merkezinde yer almış, İslam toplumunun kan ve enerji kay­betmesine sebep olmuştur. Hz. Ömer’in şehid edilmesiyle baş­layan, Hz. Osman’ın şehadetiyle daha da büyüyerek devam eden toplumsal fitne ve tefrika, Ümmet-i Muhammed’in bu­gün bile ortadan kaldıramadığı ayrışmaları, bölünmeleri ve parçalanmaları netice vermiştir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu noktada çoğunlukla yaşadığımız bir yanılgı haline dik­kat çekmemiz gerekiyor: Bid’at fırkalardan bahsedildiğinde, sadece bin küsur yıl öncesinde kalmış bazı oluşumlardan bahsedildiği düşünülür. Oysa Ehl-i Sünnet çizgiyle, onun ilke ve kabulleriyle bağdaşmayan her oluşum “bid”at” kavramının içindedir ve bugün yaşadığımız pek çok fikrî ve toplumsal ha­disenin doğru açıklaması ancak bu temelde yapılabilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Adlarının herhangi bir ideolojik, fikrî, itikadı ya da siyasî çağrışım yapması, Ehl-i Sünnet dışı oluşumların “Ehl-i bid’at” olmasını engellemez. Tıpkı tarih içinde zuhur etmiş Ehl-i bid’at fırkalar içinde iddia ve söylemleri Din’in çizdiği çerçevenin dışına çıkanlar bulunduğu gibi, aynı durum günümüzde de söz konusu olabilir. Dolayısıyla adı ne olursa olsun günümüz Ehl-i bid’atı da iddia ve söylemlerinde hem dünyevî, hem de uhrevî bakımdan bizim için büyük tehlikelerin adresidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; font-variant-ligatures: normal; font-variant-caps: normal; orphans: 2; text-align: start; widows: 2; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;">Ebubekir Sifil-Hikemiyat</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-ipine-hep-birlikte-sarilmak/">Allah’ın ipine “hep birlikte” sarılmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-ipine-hep-birlikte-sarilmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Laikliği kutsamak, cemaatlere saldırmak, toplu intihara kalkışmaktır!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Aug 2016 13:32:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaatler ve Tarikatlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Laikliği kutsamak cemaatlere saldırmak toplu intihara kalkışmaktır!]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik Sahte Bir Dindir]]></category>
		<category><![CDATA[Paralel Din Tehlikesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cemaatleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12079</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 15 Temmuz gecesi bütün kirli ve iğrenç yüzüyle karşımıza çıkan tehlike, “paralel devlet” tehlikesi değil “paralel din” tehlikesidir. “PARALEL DEVLET” TEHLİKESİ DEĞİL, “PARALEL DİN” TEHLİKESİ! Eğer asıl tehlikenin “paralel devlet” tehlikesi değil “paralel din” tehlikesi olduğunu göremezsek, hem bu tehlikeyle başedemeyiz hem de artçı şoklarını yeriz! İşte İslâmî kesimler de dâhil, bütün toplum kesimleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/">Laikliği kutsamak, cemaatlere saldırmak, toplu intihara kalkışmaktır!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/images-117/" rel="attachment wp-att-12080"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12080" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images.jpg" alt="Laikliği kutsamak, cemaatlere saldırmak, toplu intihara kalkışmaktır!" width="326" height="326" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 326px) 100vw, 326px" /></a></p>
<p>15 Temmuz gecesi bütün kirli ve iğrenç yüzüyle karşımıza çıkan tehlike, “paralel devlet” tehlikesi değil “paralel din” tehlikesidir.</p>
<p>“PARALEL DEVLET” TEHLİKESİ DEĞİL, “PARALEL DİN” TEHLİKESİ!</p>
<p>Eğer asıl tehlikenin “paralel devlet” tehlikesi değil “paralel din” tehlikesi olduğunu göremezsek, hem bu tehlikeyle başedemeyiz hem de artçı şoklarını yeriz!</p>
<p>İşte İslâmî kesimler de dâhil, bütün toplum kesimleri meselenin püf noktası burası olmasına rağmen bunu göremedi, ne yazık ki!</p>
<p>Göremezdi; çünkü dünyada, coğrafyamızda ve ülkemizde yaşanan hâdiselere geniş bir perspektiften, medeniyet perspektifinden bakacak ve tarih felsefesi yaparak bizi aydınlatacak güçlü fikir adamlarından yoksun bu ülke.</p>
<p>Önce şunu zihninize kazıyacaksınız: Yüzyıllık süreçte, tarihi, İslâm&#8217;ın alacağı şekil belirleyecek. Küresel seküler-kapitalist sistem, iki asırdabütün dinleri fosilleştirdi ve dize getirdi; sadece İslâm&#8217;ı fosilleştiremedi ve dize getiremedi.</p>
<p>KÜRESEL SİSTEM, NEDEN EHL-İ SÜNNET OMURGA&#8217;YI ÇÖKERTİYOR VE ŞİA&#8217;NIN ÖNÜNÜ AÇIYOR?</p>
<p>1989 yılında bizzat dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Cleas&#8217;ın ağzından açıkça “küresel sistemin önündeki en büyük tehdit İslâm&#8217;dır” denildi ve İslâm, hedef tahtasına yerleştirildi.</p>
<p>Hayatî soru şu burada: Hangi İslâm?</p>
<p>Şiî İslâm değil elbette. Aksine, Şia&#8217;nın ve dolayısıyla İran&#8217;ın önü son çeyrek asırdan itibaren inanılmaz bir şekilde açılıyor. İran, kültürel / bilkuvve olarak Türk cumhuriyetlerine, siyasî / bilfiil olarak da bütün bir Arabistan Yarımadası&#8217;na, özellikle de Türkiye&#8217;nin güneyine yerleştiriliyor!</p>
<p>Niçin peki?</p>
<p>Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;nın yegâne temsilcisi iki ülkenin, Mısır ile Türkiye&#8217;nin düşürülmesi için&#8230;</p>
<p>Mısır&#8217;ı düşürdüler. Ama Türkiye&#8217;yi düşüremediler!</p>
<p>TÜRKİYE, CEMAATLERİ / EHL-İ SÜNNETİ DİRİ TUTARSA, TARİHİ YAPAR&#8230;</p>
<p>Önümüzdeki süreç çok zorlu olacak: Ya Türkiye toparlanacak ayağa kalkacak; yaklaşık yarım asır içinde hem İslâm dünyasını toparlayacak ve dünya tarihinin yapılmasında yeniden kilit rol oynamaya başlayacak. Bu süreçte sömürgeciler coğrafyamızdan kovulmuş olacak&#8230;</p>
<p>Ya da Türkiye, içeriden karıştırılacak, zaafları kaşınacak, iç savaşın eşiğine sürüklenecek ve dolayısıyla parçalanacak ve yok olacak -Allah muhafaza!</p>
<p>İşte bu süreçte Türkiye&#8217;nin dimdik ayakta durabilmesi gerekiyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin dimdik ayakta durabilmesinin yolu ne peki? İşte bunun en çarpıcı ipucunu bu millet tankların önüne yatarak gösterdi!</p>
<p>Bu toplumu yok etmeye kalkışan şer güçlerin ve şebek-e-lerinin oyununu bu toplum, toplumun ruhunu oluşturan, akidesini sarsılmaz kılan bin küsur yıllık sarsılmaz imanıyla püskürttü.</p>
<p>BİN YILLIK İSLÂM TARİHİNİ CEMAATLER VE TARİKATLER YAPTI!</p>
<p>Bu toplumun bin yıllık sarsılmaz ruhunun yegâne kaynağı Ehl-i Sünnet akîdesidir. Ve bu Ehl-i Sünnet akîdesini diri, canlı kılan derûnî irfânî kodlarıdır.</p>
<p>Bir taraftan sarsılmaz Ehl-i Sünnet akîdesi, diğer taraftan da bu Ehl-i Sünnet akîdesinin hayat hâline getirilmesini mümkün kılan Kur&#8217;ân ve Sünnet-i Seniyye ile yoğurulmuş, ete kemiğe büründürülmüş irfanî / tasavvufî tecrübedir.</p>
<p>Selçuklu&#8217;yu kuran, Kur&#8217;ân ve Sünnet&#8217;e dayanan işte bu tasavvufî ruhtur. Yine Selçuklu&#8217;nun mayasını kardığı bu diriltici atılımıOsmanlı&#8217;da ruha dönüştüren de bu tasavvufî ruhtur.</p>
<p>Eğer Kur&#8217;ân ve Sünnet&#8217;ten süt emen bu tasavvufî ruh olmasaydı, Selçuklu&#8217;yla başlayan Osmanlı&#8217;yla üç kıtaya ulaşan İslâm&#8217;ın bayrağı üç kıtada insanların gönüllerini fethedemez, dünyaya diriltici bir ruh üfleyemezdi!</p>
<p>SÖMÜRGECİLERE DİRENİŞİN DE, YENİDEN DİRİLİŞİN DE KAYNAĞI EHL-İ SÜNNET OMURGADIR!</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;dan ve Sünnet&#8217;ten beslenen bu tasavvufî tecrübe, bizim yalnızcatarihi kuran bir aktör olmamızda değil aynı zamanda İslâm&#8217;a yapılan bütün bütün saldırıları püskürtmemizde de kilit roloynamıştı: Şeyh Şâmil&#8217;in Kafkasya direnişinden Afrika&#8217;nın içlerine kadar gerçekleştirilen bütün sömürgecilere karşı verilen destansı direnişlerde de bu tasavvufî ruh tarihî roller üstlendi.</p>
<p>Eğer biz yeniden toparlanacak ve tarihi yapacak bir rol oynayacaksak bunu ancak Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;ya dayalı bu irfanî tecrübeyi yeniden hayata ve harekete geçirerek yapabiliriz.</p>
<p>Ehl-i Sünnet&#8217;i tartışmaya açan, sayısız sapkın türedi “mezhebin” türemesine yol açacak, peygamberî soluğu yok saymaya kalkışan ruhsuz, modernize, sekülerize, protestanize edilmiş sahte din anlayışlarıyla değil!</p>
<p>O yüzden cemaatlere ve tarikatlere yapılan saldırıya aslâ sessiz kalamayız. O zaman ne tutunacak dalımız kalır ne de ayağımızı sağlam basabileceğimiz yerimiz!</p>
<p>FETÖ, EHL-İ SÜNNET CEMAAT DEĞİL, POSTMODERN BİR KÜLT&#8217;TÜR!</p>
<p>Peki, FETÖ, Ehl-i Sünnet bir cemaat değil mi?</p>
<p>Hayır! FETÖ&#8217;nün hattı harekâtını belirleyen ilke ve akîde, takiyye. Takiyye, Şiî akîdesidir. FETÖ&#8217;nün kendisini Ehl-i Sünnet olarak sunması tam bir karartma operasyonudur!</p>
<p>İkincisi, FETÖ, aslâ Müslüman bir cemaatte olmayacak aşağılık özelliklere sahip: Hiç bir Müslüman cemaat, hedefe varmak için her yol meşrûdur diyemez! Makyavelist bir mantık, bütün Müslümanların, müslüman cemaatlerin savaştığı iğrenç bir mantıktır.</p>
<p>Hiç bir Müslüman cemaat, gücü kutsamaz; zaferin peşinde koşturmaz; araçları amaçlarına yerine yerleştiremez!</p>
<p>Müslümanlardan, bütün Müslüman cemaatlerden istenen şey, hakikate teslim olmak ve yola çıkmak (Mekke süreci), yolda olmak (Medine süreci) ve yol olmak&#8217;tır (Medeniyet süreci). Nedir bu? Sünnet-i Seniyye&#8217;dir.</p>
<p>Oysa Türkiye&#8217;de 15 Temmuz&#8217;dan bu yana tehlikeli bir algı operasyonu yapılıyor: Bütün darbelerin arkasındaki yegâne güç olan laiklik kutsanıyor; fosilleşmiş, darbe zihniyetli generaller, laikler aklanıyor; bütün cemaatler hedef tahtasına yatırılıyor ve “Cemaatler, dolayısıyla Müslümanlar, devlet yönetmesin” deniyor!</p>
<p>Türkiye&#8217;nin başına gelebilecek en büyük felâket budur: FETÖ, bir cemaat değildir. Postmodern, seküler, pagan bir kült&#8217;tür; lideri kutsayan, kitleleri ayartan, hipnotize eden, hedefe varmak için bütün gayr-ı meşrû yolları meşrû gören sapkın seküler bir harekettir.</p>
<p>LAİKLİK, “SAHTE BİR DİNDİR”</p>
<p>Özetle: Fransız filozofu Luc Ferry, laiklik “sahte bir dindir” der. Dikkatinizi çekerim, bu sözü söyleyen filozof, ateist biridir ve Fransa&#8217;da Eğitim Bakanlığı yapmış bir kişidir!</p>
<p>Türkiye&#8217;de bazı İslâmî kesimlerin entelektüellerinin bile “bizi ancak laiklik kurtarabilir; cemaatler, tarikatler başımızın belasıdır” diyebilecek kadar ipin ucunu kaçırmaları, Türkiye&#8217;yi nasıl bir felâketin beklediğini göstermeye yeter!</p>
<p>TOPLU İNTİHAR!</p>
<p>Batı&#8217;da laikliğin çatır çatır tartışıldığı, sahte bir din olarak algılandığı bir zaman diliminde, Türkiye&#8217;de İslâmî kesimlerin bile laikliği kutsamaları ve bu toplumun bin yıl tarih yapmasını mümkün kılan Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;nın ve hattı harekâtlarını bu Omurga&#8217;ya yaslayan bütün sahih cemaatlerin ve tarikatlerin topa tutulması Türkiye&#8217;nin gayya kuyusuna yuvarlanması anlamına geliyor!</p>
<p>Buradan bütün kesimlerin elitlerini ama özellikle de İslâmî kesimlerin siyasetçilerini, öncülerini, yazar-çizerlerini uyarıyorum:</p>
<p>Tam dünyanın yeniden insanların gönlünü fethedecek Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;yı eksene alan cemaatlere ve tarikatlere ekmek kadar su kadar ihtiyaç hissettiği bir zaman diliminde laikliği kutsamak, cemaatlere ve tarikatlere saldırmak, toplu intihara sürüklenmek demektir&#8230;</p>
<p>Aklınızı başınıza toplayın lütfen!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yusuf Kaplan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/">Laikliği kutsamak, cemaatlere saldırmak, toplu intihara kalkışmaktır!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DAEŞ üzerinden Ehl-i Sünnet’i eleştirmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/daes-uzerinden-ehl-i-sunneti-elestirmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/daes-uzerinden-ehl-i-sunneti-elestirmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Jul 2016 21:15:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Daeş]]></category>
		<category><![CDATA[DAEŞ üzerinden Ehl-i Sünnet’i eleştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet İnkarcıları]]></category>
		<category><![CDATA[Serdar Demirel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11988</guid>

					<description><![CDATA[<p>  DAEŞ’in İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaki hunharca katliamı ülkenin üzerine karabasan gibi çökmüş. İnsanlar neler olduğunu anlamaya çalışıyor. TV kanalları da birçok uzmanı canlı yayınlarda konuk ederek meseleyi aydınlatmaya çalışıyor. Uzman diye çağrılanların da çoğunun cevabı yok.. Ama birilerinin kesin cevabı var, olanları ve niçin olduğunu çok iyi biliyorlar. Onlara göre suçlu; Ehl-i Sünnet din anlayışı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/daes-uzerinden-ehl-i-sunneti-elestirmek/">DAEŞ üzerinden Ehl-i Sünnet’i eleştirmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="93bj7-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="93bj7-0-0"><a href="http://ilimcephesi.com/daes-uzerinden-ehl-i-sunneti-elestirmek/hqdefault-13/" rel="attachment wp-att-11989"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11989" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/hqdefault.jpg" alt="DAEŞ üzerinden Ehl-i Sünnet’i eleştirmek" width="395" height="296" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/hqdefault.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/hqdefault-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/hqdefault-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 395px) 100vw, 395px" /></a></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="94mbi-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="94mbi-0-0"><span data-offset-key="94mbi-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="1ouqr-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="1ouqr-0-0"><span data-offset-key="1ouqr-0-0"><span data-text="true">DAEŞ’in İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaki hunharca katliamı ülkenin üzerine karabasan gibi çökmüş. İnsanlar neler olduğunu anlamaya çalışıyor. TV kanalları da birçok uzmanı canlı yayınlarda konuk ederek meseleyi aydınlatmaya çalışıyor. Uzman diye çağrılanların da çoğunun cevabı yok..</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="fa4ka-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="fa4ka-0-0"></div>
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="fa4ka-0-0"><span data-offset-key="fa4ka-0-0"><span data-text="true">Ama birilerinin kesin cevabı var, olanları ve niçin olduğunu çok iyi biliyorlar. Onlara göre suçlu; Ehl-i Sünnet din anlayışı ve bundan kurtulamamak. Tek çözüm; sadece onların anladığı Kur’an’a dönmek..</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="2u3so-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="2u3so-0-0"><span data-offset-key="2u3so-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="aovio-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="aovio-0-0"><span data-offset-key="aovio-0-0"><span data-text="true">Havalimanındaki katliamı fırsat bilen kimi Sünnet karşıtı zevat, halkımızın da büyük çoğunluğunun takip ettiği Ehl-i Sünnet paradigmayı suçlu ilan etme gafletine düşüyor. Bunu en son Habertürk kanalında önünde profesör unvanı olan bir akademisyen yaptı..</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="d3dlf-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="d3dlf-0-0"><span data-offset-key="d3dlf-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="6j37j-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="6j37j-0-0"><span data-offset-key="6j37j-0-0"><span data-text="true">Haddini bilmez bazıları da DAEŞ’in yaptığı öne sürülen kimi katliam resimlerini email adresimize işte bundan sorumlu Sünnet’tir diye gönderiyor. Vahşetten Allah Resûlü’nün (sas) hadislerini sorumlu tutuyor.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="cn5hd-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="cn5hd-0-0"><span data-offset-key="cn5hd-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="7d5jq-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="7d5jq-0-0"><span data-offset-key="7d5jq-0-0"><span data-text="true">İlmî tartışmanın da bir ahlâkı vardır. Oryantalistlerin büyük çoğunluğu bile bunlar kadar provakatif bir uslûp ve kirli bir dil kullanmıyor. Halkın terör karşısında yükselen öfkesini Sünnet’e ve üzerinde ittifak edilmiş merkezi kriterlere yöneltmeye çalışıyorlar. Hunharca işlenmiş bir katliamı Sünnet karşıtlığına dayanak kılmak, bu zeminde alan genişletmeye çalışmak en hafifiyle ayıptır, günahtır..</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="1u9h8-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="1u9h8-0-0"><span data-offset-key="1u9h8-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="dcocq-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="dcocq-0-0"><span data-offset-key="dcocq-0-0"><span data-text="true">DAEŞ’in asıl kurbanları Ehl-i Sünnet müntesipleridir. Katliam yaptığı coğrafyalara bakın bunu rahatlıkla görürsünüz. DAEŞ Irak ve Suriye’de İran’la karşı karşıya. Ama DAEŞ İran’da eylem yapmıyor. DAEŞ İsrail’de de eylem yapmıyor. Dünyanın farklı bölgelerinde bu iki devlet çıkarlarına karşı eylem yapabilecekken yapmıyor. Ama Ehl-i Sünnet halklara karşı en acımasız, gaddar ve gayri ahlâki saldırılarını yapıyor.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="j8no-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="j8no-0-0"><span data-offset-key="j8no-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="8nnl2-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="8nnl2-0-0"><span data-offset-key="8nnl2-0-0"><span data-text="true">Sünnet karşıtları da dönüp Ehl-i Sünnet müntesiplerine, suçlu sizin inanç kaynaklarınızdır diyebiliyor. DAEŞ’in bağlamından kopartılmış hadis ve fıkıh kaidelerini kullanmasını Ehl-i Sünnet paradigmaya yönelttikleri argümanlarına susturucu olarak takıyorlar.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="3l3kb-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="3l3kb-0-0"><span data-offset-key="3l3kb-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="3cnl6-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="3cnl6-0-0"><span data-offset-key="3cnl6-0-0"><span data-text="true">Aynı mantıkla hareket eden Batı’daki İslâm düşmanları da benzer ithamları Kur’an’a yönelik yapıyorlar. Bağlamından çıkartılmış Kur’an âyetlerini DAEŞ’i ortaya çıkartan temel dinî nasslar diye öne sürüyorlar!..</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="2l5ip-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="2l5ip-0-0"><span data-offset-key="2l5ip-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="1nao-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="1nao-0-0"><span data-offset-key="1nao-0-0"><span data-text="true">İslâm tarihinde, şiddetin teolojisini yazan Hariciler Sünnet’e pek itibar etmez ve Kur’an merkezli hareket ederlerdi. Haricilerin şiddet eylemlerinden Kur’an’ı sorumlu tutmak ne kadar doğruysa DAEŞ’in şiddeti kutsayan eylemlerinden de Sünnet’i sorumlu tutmak o kadar doğrudur!..</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="210j3-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="210j3-0-0"><span data-offset-key="210j3-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="aala0-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="aala0-0-0"><span data-offset-key="aala0-0-0"><span data-text="true">Sünnet karşıtı olabilirsiniz. İslâm ilmî disiplinlerini de red edebilirsiniz. Anladık. Ama bari halkın büyük acı yaşadığı bir zamanda televizyonlarda insanların gözünün içine bakarak onların kutsallarına saldırmayın. Din düşmanlarıyla, vahiy karşıtlarıyla buluşmak çok mu hoşunuza gidiyor..</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="59jn2-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="59jn2-0-0"><span data-offset-key="59jn2-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="4meda-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="4meda-0-0"><strong><span data-offset-key="4meda-0-0"><span data-text="true">Oysa coğrafyamızda ne oluyor? </span></span></strong></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="a1n82-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="a1n82-0-0"><span data-offset-key="a1n82-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="5qph1-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="5qph1-0-0"><span data-offset-key="5qph1-0-0"><span data-text="true">Yeni dünya düzeni bir türlü kurulamıyor. Bölgesel ve küresel aktörler yeni kurulacak düzende alan hâkimiyeti mücadelesi veriyor. Direkt savaşı göze alamayan güçler terörü bir kaldıraç olarak kullanıyor. Bunun için de coğrafyamızın tarihî realitesi olan mezhep ve etnik farklılıkları çatışmaya zorluyor.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="2d6ha-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="2d6ha-0-0"><span data-offset-key="2d6ha-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="547rv-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="547rv-0-0"><span data-offset-key="547rv-0-0"><span data-text="true">Daha özele gelirsek, ortada DAEŞ diye bir küresel proje var. Neresinde, ne kadar hangi bölgesel ve küresel istihbarat örgütleri var bilinmiyor. Müslüman gençliği tuzaklarına düşürüyorlar. Bu komplo özü itibarıyla dünya Müslümanlarının yüzde 90’nı teşkil eden Ehl-i Sünnet Müslümanlara karşı kurulmuş.</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="5bpqd-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="5bpqd-0-0"><span data-offset-key="5bpqd-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="989sq-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="989sq-0-0"><span data-offset-key="989sq-0-0"><span data-text="true">Bu projenin siyasi, askeri, iktisadi boyutları var. En önemli sebebi de Müslümanların kendi değerlerine bağlı, tarihleriyle barışık, başarılı ve sürdürülebilir bir model oluşturmasını önlemek. İslâm’ın temel öğretilerine, Müslüman tarih tecrübesine aykırı yerli olmayan ama yerli görüntüsünde bir operasyon yapılıyor.</span></span></div>
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="989sq-0-0"></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="1281t-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="1281t-0-0"><span data-offset-key="1281t-0-0"><span data-text="true">Sen bu operasyonları görmeyeceksin, olayın asıl mağduru olan Müslümanların kutsallarını diline pelesenk edip, sorumlu sizin kutsallarınızdır, derhal bu hurafelerden kurtulun diyeceksin. İnsan gerçeklikten kopunca vehimlerini doğru sanırmış..</span></span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="8evhr-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="8evhr-0-0"><span data-offset-key="8evhr-0-0"> </span></div>
</div>
<div class="" data-block="true" data-editor="3p1i1" data-offset-key="d1fm4-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="d1fm4-0-0"><span data-offset-key="d1fm4-0-0"><span data-text="true">Serdar Demirel</span></span></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/daes-uzerinden-ehl-i-sunneti-elestirmek/">DAEŞ üzerinden Ehl-i Sünnet’i eleştirmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/daes-uzerinden-ehl-i-sunneti-elestirmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 15:55:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in Üç Taifedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet velCemaate düşmanlığın sebebi]]></category>
		<category><![CDATA[Tefrika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11864</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrâil oğullarının başına zaman zaman gelen belalar ~iki ayak­kabının birbirine hizâdarlığı gibi- ümmetimin başına da gelecektir. Şayet onlardan biri alenen anasına gelmişse, ümmetim de o İşin aynısını İşleyecektir. Şübhesiz İsrail oğulları yetmiş iki millete ay­rıldı. Halbuki ümmetim de yetmiş üç millete ayrılıp parçalanacaktır. Hepsi ateştedir, bir tek millet müstesnadır.” Ashab: &#8220;Bunlar kinlerdir ya Rasûlallah?&#8221; dediler. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/">Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/indir-6-18/" rel="attachment wp-att-11865"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11865" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-6-1.jpg" alt="Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir" width="436" height="293" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-6-1.jpg 274w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-6-1-270x180.jpg 270w" sizes="(max-width: 436px) 100vw, 436px" /></a></p>
<p><em>İsrâil oğullarının başına zaman zaman gelen belalar ~iki ayak­kabının birbirine hizâdarlığı gibi- ümmetimin başına da gelecektir. Şayet onlardan biri alenen anasına gelmişse, ümmetim de o İşin aynısını İşleyecektir. Şübhesiz İsrail oğulları yetmiş iki millete ay­rıldı. Halbuki ümmetim de yetmiş üç millete ayrılıp parçalanacaktır. Hepsi ateştedir, bir tek millet müstesnadır.”</em></p>
<p><em>Ashab: &#8220;Bunlar kinlerdir ya Rasûlallah?&#8221; dediler.</em></p>
<p><em>“Beytim ve ashabımın üzerinde olduğumuz şey(itikad, amel ve ahlak)dır</em>.” buyurdu.</p>
<p>İttiba&#8217; Ehli Sünnetedir&#8217; adlı eserde, bu hadîs-i şerifin üzerinde durulmuştur. Denilebilir ki bu eserimiz, sadece bu hadîs-i şerifin şerhidir &#8220;Ehli Sünnetin Nazarı&#8221; adlı eserimiz, sadece Ehli Sünnet vel-Cemaat- itikadının zabtedilmesi üzere yazıldığı için, bu meselede yine bu hadîs-i şerifin üzerinde duralım.</p>
<p><strong>1-</strong>Zaman zaman riyâset, şöhret, servet, şehvet puttan insanların ruhlarına hükümran olmuştur.</p>
<p>Allah Teâîâ bu nimetleri bazı kullarına vermiştir. Kimisi, bunların emanet ve Allah Teâlâ&#8217;dan bir nimet olduğunu idrak etmiş, herhangi bir peygamberin davetine ulaştığı veyahud davetin ona ulaştığı zaman da, peygamberlerin davetine icabet etmiştir. Bu icabetle şereflenen insan­lara Ehli Tevhîd ve İslam milleti denilir. Din de budur. Mûsâ aleyhiselam&#8217;ın, İsâ aleyhisselâm&#8217;ın, Dâvûd aleyhisselâm&#8217;ın ve Hazreti Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in daveti de bu dînedir.</p>
<p><em>“Gerçekte Allah nezdinde (Allah Teâlâ&#8217;nın hoşnut olup kabul edece­ği) din İslamdır&#8230;&#8221; [Âli imrân/19]</em></p>
<p>Dikkat edilirse, &#8216;el islamu&#8217; kelimesi, ma&#8217;rifedir. Yani din = millet, Allah Teâlâ&#8217;nın peygamberlere bildirmiş olduğu ve yüz yirmi dört bin pey­gamberin ittifakla tebliğ ettikleri din, doğrusu onlarca tanınmış olan din, onların tarif ettiği İslamdır. Bunun dışında din diye bir şey yoktur. Bunun dışındaki inançlar, insanların hislerine kapılıp ihdas ettikleri ekollerdir.</p>
<p>İşte bu hisse kapılanlar, Allah Teâlâ&#8217;nın bildirmiş olduğu dîni terk ederek, Allah Teâlâ&#8217;nın kendilerine vermiş olduğu şöhret, servet riyâset şehvet nimetlerini kendilerinden bilerek put edindiler; ve ona taptılar. Peygamberlerin davetine mukabil isimler buldular; ve anlamsız yahud sahibsîz isimlere taptılar. Böyle olunca yahudi ve hristiyan bilginlerinden birçoğu, reislerinden yahud ellerindeki sen/etten yahud tasladıkları şöh­retten korktular, egoizme girdiler, dinlerini, korktuktan veya sevdikleri kimselerin istek ve arzularına uydurdular. Bu uydurmayla yetmiş iki fırkaya ayrıldılar, ki Allah&#8217;ın Rasûtü sallallâhu aleyhi ve sellem:</p>
<p>“Şübhesiz İsrail oğulla­rı yetmiş iki millete ayrıldı.&#8217; cümlesiyle beyan buyurdu.</p>
<p><strong>2 &#8211;</strong>Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in vefatından sonra, yine şeytan ve şeytan kalbli insanlar hemfikir olup, Tevhîd dînini yani İslâmî, hevâ ve heveslerine uydurmak istediler. Fakat gerek zalim reisler olsun ve gerek başkaları yani İslam dîninden hariç düşmanlar otsun, Hulefâi Râşıdîn&#8217;in hayatında muvaffak olamadılar. Ne kadar saldırdılarsa da ya­hud birtakım yaldızlı ılkaatlarıyla fitne ve fesadı çıkardılarsa da, Tevhîd dinini bozamadıkları gibi, Ehli Tevhidi de Tevhitden uzaklaştıramadılar. Çünkü ashab ve tâbiîn, tebe-i tâbiin; Hulefâi Râşidîn&#8217;in anlayışlarıyla ve ashabdan fakih olanların istınbaî ve ictihadlarıyla ‘ amel ettiler. Benliklerini, onların benliklerinde yok ettiler. Doğrusu, benliklerini ortadan kaldırıp halkı onlara davet ettiler.</p>
<p>Üçüncü asrın sonlarından itibaren bugüne kadar, Ehli Tevhidi, tevhidden ve İslamdan uzaklaştırmaya çalıştılar. Derken Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in buyurduğu gibi, onun ümmeti de yetmiş üçten fazla fırkalara ayrıldılar. Onun buyurmuş olduğu gibi de oldu. Nitekim bunu da  “Halbuki ümmetim de yetmiş üç millete ayrılıp parçalanacaktır.&#8221; cümlesiyle beyan etti.</p>
<p>Görülmez mi, bugün müslümanlar, yahudi ve hristiyanların Örf ve âdetlerine uymaktadırlar. Onları örnek almaktadırlar, işte Örnek alanlar ve almayanlar arasında büyük bir mücadele meydana gelmiştir. Fakat işin kökü, yine de riyâset ve servete göz dikmekten başka değildir.</p>
<p>Tefrikaya düşenler, kök itibarıyla yetmiş üç, teferruatıyla üçyüz küsur fırkanın hepsi ateştedir, biri müstesna. O da Rasûlullah&#8217;ın tarif bu­yurduğu üzere, ashab, tâbiîn ve tebei tâbiînce ma&#8217;rûf olan Ehl-i sünnet Cemaattir. Yani, ashabın ve ashabın ardınca gidenlerin itikadında, ahlakında olup, onlar gibi ibadet edenler, yasaklardan sakınanlardır.</p>
<p>Bu cemaat müstesna olmak üzere, bunlardan başkası, hepsi ateştedir. Nitekim bu da “Hepsi ateştedir, bir tek millet müstesnadır.” ifadesiyle buyrulmuştur. “Ateştedir&#8221; kelimesi, ebediyetle kaydedilmediği için, birçok ehli ilim dediler ki: Ateşe girenler de iki kısımdır:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> Tevhid ve inancını bozmaksızın, iç ve dış düşmanların ilkaatına kulak verip, yahudi ve hristiyanlara örf ve âdette uyup günah işle­yenlerdir. Bunlar muvakkat olarak ateşe girecekler; ya şefaatle yahud mücerred afuv-u İlâhîye ile ateşten çıkacaklar veyahud cezalarını çek­tikten sonra çıkacaklar. Bunlar dahi Ehli Sünnetten sayılıp, islâmın sapık kolları yani kebâir işleyen; yahud bid&#8217;ate dalıp, bid&#8217;atiyle tekfir edilme­yen müslümanlardır.</p>
<p><strong>İkincisi</strong>, Tevhidde bile gayrı müslimlerin telkin ve ilkaatlarına aldanıp imanını kaybedenlerdir. İşte bunlar ebediyen ateşte kalacaklardır. Hakîkî cehennemlikler de bunlardır. Bunlardan bir kısmı, İslam dînini reddet­mekle; bir kısmı, istihlâl-i ma&#8217;siyet yani Allah Teâlâ&#8217;nın yasaklarını helal saymakla; bir kısmı da istihfaf, yani şer&#8217;î hükümleri hafife almakla, iman­la şereflendikten sonra tekrar küfre dönenlerdir. Allah Teâlâ bütün müslümanları bundan korusun.</p>
<p><strong>Demek, Ehli Sünnet velCemaate düşmanlığın iki sebebi vardır:</strong></p>
<p><strong>Birincisi,</strong> riyâset, servet ve şöhret gibi istek ve arzulara göz dikerek, Ehli Tevhidi kendilerine uydurmak arzusudur. İşte bu arzu kendilerinde hükümran olanlar, fitne fesadı çıkarırlar, müslümanları birbirine düşürür­ler, hak mezheblere saldırırlar, ashab, tâbiîn ve tebei tâbiînin ölçülerini ortadan kaldırıp benliklerini ve ölçülerini ortaya koyarlar. Ekseriyet bu fitneciler, İslam kisvesiyle müslümanlara saldırırlar. Nitekim Havâricîler bu kisveye bürünerek Şîr-i Hudâ Hazreti Ali kerremallahu vecheh ve anhu&#8217;nun karşısına geldiler. Kendilerini hak üzerine ve Pey­gamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in maiyetiyle üstün şerefi kazanan Hazreti Ali radıyallahu anhu&#8217;yu bâtıl üzerine gördüler. Şuursuz insanlar her zamanda böyle yaparlar.</p>
<p><strong>İkinci sebebi,</strong> gayrı müslimin debdebelerine, hayat ve felsefelerine, fen ve sanatlarına, istidrac mesâbesinde olan terakkiyelerine göz dikip, kısmen veya büsbütün Allah Teâlâ&#8217;nın insanlara sevk etmiş olduğu dîni = kanun ve nizamlannı ortadan kaldırıp, beğendikleri nizam ve kanunları ortaya koyarlar. Bunlar da, müslüman görünen fâsıklardır veya kafirler­dir. Bunlar dahi İslam fikriyle yani &#8220;Müslümanım&#8221; demekle fitne ve fesadı çıkarırlar.</p>
<p>İşte bu iki sebebden dolayı Ehli Sünnet velCemaate saldırırlar. Bu saldırı, Hazreti Osman radıyallâhu anh&#8217;ın zamanından başlayarak ve şimdiye kadar devam etmektedir. Demek Ehli Sünnet vel-Cemaatten olmayanlar veyahud Ehli Sünnet vel-Cemaatten olup cehalete sapla­nanlar, Selef-i Sâlihîne saldırırlar. Böyle saldırıcı kim olursa olsun, Ehli Sünnetten ayrılmıştır. (1)</p>
<p><strong>Şu bir kaidedir</strong>: Bir fikri ortadan kaldırmak için, mutlaka başka bir fik­ri yerine getirmek gerekir. Elbette Ehli Sünnet vel-Cemaatin itikadını orta­dan kaldırmak için, müslümanlardan sapık kollar da, bazı düsturları, kai­de ve usulleri ihdas etmişlerdir. Müslüman her zaman uyanık olmalıdır.</p>
<p>Ehli Sünnet vel-Cemaat denildiği zaman, Eş’arîler ve Mâturîdîler kasdedilir. Nitekim Hayâlî, Şerh-ul-Akâid&#8217;in hâşiyesinde diyor ki: «Bizim diyarımızda, Horasan&#8217;da, Irak&#8217;ta, Şam&#8217;da Ehli Sünnet velCemaate Eş&#8217;arî denilir. Bunlar Ehli Sünnet vel-Cemaattir. Maverâunnehir ve birçok ülke­lerde ise, Ehli Sünnet vel-Cemaate Mâturîdî denilir. Mâturîdîlerde, İmam Ebû Mansûr&#8217;un ashabıdır. Bu iki taife arasında, tekvin ve başkası gibi bazı meselelerde ihtilaf olunmuştur.» Kestelî de buna ilaveten şöyle der: «Horasan, Irak, Şam ve birçok ülkelerde, Ehli Sünnet vel-Cemaate Eş&#8217;arî derler. Eş&#8217;ariler de, Ebu-l-Hasen el-Eş&#8217;arî&#8217;nin ashabıdır. İlk kez muşârun ileyh, Ebû Ali el-Cebbâî&#8217;ye muhalefet ederek, mezhebinden Ehli Sünne­te, doğrusu Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in sünnetine dönmüştür. Bu takdirde Ehli Sünnet vel-Cemaat, ashâb-ı kiram radıyallâhu anhum&#8217;un yolu demektir. Ki Maverâunnehir&#8217;de bunlara Mâturîdî denilir.»</p>
<p>İmam ibnu Subkî, Şerh-u Akîdet-i ibn-il-Hâcib adlı eserinde diyor ki: «Ehli Sünnet vel-Cemaat, bir tek akîde üzerinde ittifak ettiler. Allah Teâlâ&#8217; nın hakkında vacib, caiz ve muhal olan sıfatlarda ihtilaf etmediler. Ancak bu itikada ulaşabilecek bazı meselelerde ihtilaf ettiler. Yani delillerde ihtilaf ettiler.</p>
<p><strong>Uzun araştırmadan anlaşılıyor ki,</strong> <strong>Ehli Sünnet velCemaat üç taifedir:</strong></p>
<p><strong>Birincisi,</strong> ehli hadistir. Bunlar, sadece Kitab ve sünnete dayanırlar; bundan başkasına iltifat etmezler. Bunların delilleri, Kitab, sünnet ve içmâı ümmettir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> fikir, sanat ve aklî delillerle meseleleri muhkemleştiren taifedir. Bunlara Eş&#8217;arî ve Hanefî denilir. Eş&#8217;arîlerin imamı, Ebu-I-Hasen el-Eş&#8217;arî; Hanefîlerin imamı ise, Ebû Mansûr el-Mâturîdî&#8217;dir. Bunlar aklî delillerde ve maksadlarda müttefiktirler. Sem&#8217;î delillerden aklın mümkün gördüğü meselelerde de müttefiktirler. Ancak maksad olan bazı itikadî meselelerin delillerinde, mesela tekvin ve taklid meselelerinde ihtilaf ettiler.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> keşif ve ehli vicdan taifesidir. Bunlara söfiyye denilir. So­filer de bidayette, ehil nazar ve istidlal, yani Eş&#8217;arî ve Mâturîdîler gibi­dirler,. Nihayette ise, keşif ve ilhamla hükmederler.»</p>
<p><strong>Hafız Zebîdî diyor ki:</strong> «Malum olsun ki, İmam Ebu-l-Hasen ve İmam Ebû Mansûr radıyallâhu anhumâ, İndî meselelerden son derece sakın­dılar. Bir bid&#8217;ati ihdas etmediler. Mezhebleri, ashab, tâbiîn ve tebel tâbiî- nin yolundan ayrılmamıştır. Bilakis Selefin itikadlarını, aklî ve naklî delil­lerle esaslaştırdılar. Mesela İmam Eş&#8217;arî, İmam Şâfiî&#8217;nin görüş ve ictihadlarını, açık nasslarla teyld ederek mezhebine yardım etmiştir. İmam Mâturîdî ise, aynı yolla İmam Ebû Hanîfe&#8217;nin mezhebini aklî ve naklî delillerle takviye etmiştir. Her ikisi de ehli bid&#8217;atle savaşmışlar; ve Allah Teâlâ onları muvaffak kılmıştır. Filhakîka cihadın aslı da, bunların yaptık­ları cihaddır. Bu takdirde bunlara intisab, ashab, tâbiîn ve tebei tâbiîne intisabdır. Bunlara bağlanmak, onlara bağlanmaktır. Nitekim Izzeddin Abdisselam diyor ki: “Şâfiîler, Mâiikîler, Hanefîlerin kısm-i a&#8217;zamîsi ve Hanbelîlerden ehli fazîlet, İmam Eş&#8217;arî&#8217;nin itikadı üzere icmâ&#8217; ettiler. Ni­tekim imam Eş&#8217;arî&#8217;nin muasırlarından Ebû Amr-u ibn-ul-Hâcib, Mâlikî ol­duğu halde ve Hanefîlerin şeyhi olan Şeyh Cemâleddîn de Hanefî oldu­ğu halde, Eş&#8217;arî&#8217;nin itikadı gibi eser yazdılar.” İmam Takyeddîn İbnu Subkî, ibnu Abdisselâm&#8217;ın bu naklini tasvib etmiştir.»</p>
<p>Onların zamanından şu ana kadar, onlardan hiçbir âlim, hiçbir âlimi tekfîr, tebdî&#8217; ve tefsîk etmemiştir. Bu da onların hak yol üzerinde olma­sına delildir.</p>
<p><strong>İmam Takyeddîn-is-Subkî, nazmen ve neşren yazmış olduğu &#8220;Ehli Sünnet Arasındaki İhtilâfî Meseleler&#8221; risâlesinde şöyle der:</strong> «En faydalı ilim, Kur&#8217;an, sünnet, fıkıh, usûl-u fıkıh ve nahuv ilimleridir. Bu iiimieri, akidesi sağlam, kelam ve Yunan felsefesinden ictinab eden zevattan öğrenmelidir. Aslında kelam ve Yunan felsefesi gibi zarar veren hiçbir ilim yoktur. Hakîkatte ikisi de birdir; İlâhî ilimlerdir. Ancak Yunanlılar, ilâhiyat ilimlerini mücerred akıllarından çıkarmaya çalıştılar. Ehli kelam ise, hem akıl ve hem nakil yoluyla çıkarmaya çalıştılar. Ehli kelam da, üç fırkaya ayrıldı. Birincisine, akıl ciheti galebe çaldı. Bunlara Mutezile de­nilir. İkincisine nakil tarafı galebe çaldı. Bunlara Haşeviyye denilir. Üçün­cüsü, aklı ve nakli bir arada tutarak, akıl yoluyla nakilden, yeril yerinde delilleri çıkarttılar, işte Ehli Sünnet velCemaat de bunlara denilir. Ashâb-ı Kiram, tâbiîn ve müslümanların kısm-i azamîsi bu itikaddadırlar. Mutezililer, üçüncü asrın başlarında devlet mekanizmasını ele geçirdi­ler. Halîfe ve padişahların gazabî kuvvetlerini tahrik ettiler. Onlarla Eş&#8217;a-rîler arasında birçok nizâlar meydana geldi. Onlar, Yunan felsefesine dayanarak aklî delilleri muhkemleştirdiler. Eş&#8217;arîler ise Kitab ve sünnete dayanarak aklî delilleri muhkemleştirdiler. Kitab ve sünnet üzere işi tesis ettiler. Adaletle hükmettiler. Mu&#8217;tezileler, Yunan felsefesine hayran kal­dıklarından dolayı, ümmet İçerisine birçok şerleri, fitne ve fesadı soktu­lar.Haşevîlere gelince, bunlar da rezil ve cahil bir taifedir.</p>
<p>İmam Ahmed&#8217;e nisbet edilirler, imam Ahmed bin Hanbel, onlardan beridir. Bunla­rın İmam Ahmed’e nisbet edilmesinin sebebi de, İmam Ahmedin, Mute­zilenin zulmüne karşı baş kaldırarak, işkencelerine tahammül gösterme­si ve delillerini reddetmesidir. Haşevîler, Imam&#8217;ın bazı sözlerini nakle­derler; cehaletlerine kapılıp kötü itikadları yayarlar. Her sonra gelen, Ön­cekisine uyup gidiyor. Şu ana kadar onlar içerisinde muayyen bir imam yoktur. Bunlar devlet reislerine tâbi&#8217; olurlar. Matteessüf bazı Şâfiîler, bazı ehli hadis, onların dalâletine girmektedir. Bunun için Ibnu Asâkir, böyleleri meclisine sokmaz; ve tâbi&#8217;lerini onlardan sakındırırdı.»</p>
<p>İmam Takyeddîn-i Subkî&#8217;nin naklinden anlaşıldığı üzere ve şu anda müşahade ettiğimiz gibi, tahrifçilerin kısm-i â&#8217;zamîsi, Avrupa ilimlerine hayran kalarak, felsefî, mücerred aklî görüşlerle yola çıkmaktadırlar. Neredeyse ayet ve hadisleri, zan ve tahminlerine uydurmaya çalışırlar. Diğer bir takım, bunlara karşı çıkarak, ayet ve hadis meallerini zâhirine hamledip müslümanların itikadını bozmaktadırlar. İşte Ehli Sünnet vel- Cemaatin bu iki yoldan da sakınmalarından dolayı, dâhilî olarak da bunlar düşmanlık yaparlar. Gavurların müslümanlara saldırmaları bir taraf, bunların saldırmaları bir taraf&#8230; Onun için bu eserde, Ehli Sünnet vel-Cemaatin haricinde yetmişten fazla sapık itikadları nazar-ı itibara alarak, Ehli Sünnet velCemaatin yolunu tesbit etmeye çalıştım.</p>
<p><strong>Ebû Bekr-il-Varrâk, va’zederken bir adam soru sormuş;</strong> &#8220;Bunu bil­miyorum.&#8221; deyince, soru sahibi: &#8220;Bilmiyor musun, minbere çıkmakla in­san yükselmez.&#8221; demiştir. Bunun üzerine Ebû Bekr-il-Varrâk kuddise sırruh da: &#8220;Bilgim nisbetinde şu minber kadar yükseldim. Eğer cehaletimin nisbetinde yükselseydim, göklere kadar çıkardım.&#8221; Evet, fakir de, ilmi nisbetinde Ehil Sünnet velCemaatin görüşlerini ortaya koymuştur. Eğer cehlim nisbetinde ortaya çıksaydım&#8230;</p>
<p><strong>Hâsılı,</strong> Ehli Sünnet velCemaate, sapıkların düşmanlığının yegâne sebebi, tatbîk-i islamdan aciz kalmalarıdır. Onların acizlikleri, onları sev­giden çevirip düşmanlığa saptırmıştır, önüne gelen kitab yazar; karalar, çizer. Kimisi &#8220;bilim adamı&#8221; der; kimisi &#8220;ayet, hadis&#8221; der. Buna çok dikkat çekmeliyiz. Ehli Sünnet vel-Cemaatin itikâdî ve amelî ölçüleri, tevâtür senedlerle zamanımıza ulaşmıştır.</p>
<p><strong>Fırka-i Nâciye de, Ehli Sünnet vel-Cemaattir. Allah&#8217;ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, bu fırkayı:</strong></p>
<p><em> “Benim ve ashabımın üzerinde olduğumuz şey (itikad, amel ve ahlak)dır.”</em> cümlesiyle beyan etmiştir, Ashâb-ı kirâmın itikadı, ahlakı üzere olup, ma&#8217;rûfu emreden, münkerattan sakındıran ve kebâir-i terk eden, onlar gibi ibadet eden, Ehli Sünnet vel-Cemaattir.</p>
<p><strong>Onların yolunda olmak farzdır, işte bu itibarla İbrahim Hakkı şöyle dedi;</strong></p>
<p><em>Hep ashâb-ı güzîn u tâbiîn u müctehidînin</em><br />
<em>Ne ki var Ehli Sünnet vel-Cemâat cümle Ehlullah</em></p>
<p>Tüm ashâb-ı güzîn, tâbiîn, müctehidler, hepsi, Ehli Sünnet velCemaattir; Allah&#8217;ın dostlarıdırlar.</p>
<p><em>Kamûnun i&#8217;tikâdı bu yüzon beyt içre bil Hakkı!.</em></p>
<p><em>Budur hak mezheb ancak bunda sâbit eylesin Allah</em></p>
<p>Ey Hakkı!.. Artık onların itikada dair ölçülerini, yukardaki yüzon beyt içerisinde bil.Budur hak mezheb. Allah Teâlâ bizi bu itikad üzere sabit etsin.</p>
<p><strong>İbnu Abdilberr&#8217;in Câmiu Beyân-il-İlmi adlı eserinde, İbnu Esîrin Câmiu-I-Usûl adlı eserinde tahric ettikleri bir hadîs-i şerifte İbnu Mes&#8217;ûd radıvallâhu anh şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Kim bir âdeti yol edinmek isterse, vefat edenin yolunu yol edinsin. Çünkü muhakkak diri üzerindeki fitneden emin olunmaz.Onlar (ölüler) Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in ashabıdırlar. Bu ümmetin en üstünleridirler. Kalb olarak en doğrudurlar. İlim olarak en derindirler. Zorluğa en az katlananlardır. (Yani, ibadetleri, yemek içmek gibi tabiî; ve başkalarının vebali altına çok az girenlerdir.) Allah Teâlâ onları Nebîsi sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in sohbetine ve dînini ayakta tutturmaya seçmiştir. Öyleyse onların şereflerini biliniz. İzlerine tâbii olunuz. Gücünüz yettiği kadar ahlak ve sîretlerine tutunun. Şübhesiz onlar dosdoğru hidayet üzerindedirler.”</em></p>
<p>İbnu Mes&#8217;ûd&#8217;un bu sözü, Rasûl-u Muhterem (a.s)&#8217;ın: &#8220;Ashabımın şerefini koruyun.” sözünün tefsiridir.</p>
<p>Veyahud “Benim ve ashabımın da üzerinde bulunmuş olduğu şey(itikad, amel ve ahlak)dir.&#8221; cümlesinin tefsiridir.</p>
<p><strong>Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbnu Mâce ve İmam Ahmedin tahric ettikleri bir hadiste İrbad bin Sariye radıyailâhu anh şöyle anlatır;</strong></p>
<p><em>Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem, birgün bize namaz kıldırdı. Sonra yüzüyle bize yöneldi. Bunun üzerine en açık bir sûrede öğüt verdi. Ondan benizler sarardı, gözler yaşardı, kaibler korktu. Bir adam: &#8220;Ey Allah&#8217; ın Rasûlü, sanırım ki şu öğüdünüz, vedalaşmanın öğüdüdür. Ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz bize?” dedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu:</em></p>
<p><em>“Size Allah Teâlâ&#8217;dan korkmayı, habeşî bir köle olsa dahi (âmi­rinize) kulak vermeyi ve boyun eğmeyi tavsiye ederim. Gerçek şu ki, Benden sonra sizden yaşayan, elbette birçok ihtilafları görecektir. Bu takdirde size Benim sünnetim ve Benden sonra rüşd ve hidayet yolunu gösteren halîfelerimin sünneti gerek; ona tutunun, (aç kimse bütün dişleriyle ekmeğe sarıldığı gibi) sımsıkı sarılın.. Sizi yeni çıkan modalardan sakındırırım. Çünkü yeni çıkan her moda bid&#8217;attir. Ve her bid’at dalâlettir.”</em></p>
<p>“Bütün dişlerinizle ısırın.” cümlesi, istiare olarak beyan buyrulmuştur. Yani: “Aç bir kimse, elleriyle, dişleriyle, ruhen ve bedenen yiyeceğe yapıştığı gibi, ashabdan sonra gittikçe kıtlık başladı­ğında, sizler de sünnetime ve Huiefâi Râşidîn&#8217;in sünnetine yapışın, tutu­nun. Bunu “Külliyyetiniz ile ona tutunun.” diye tercüme ediyoruz. Demek, ashab, tâbiîn ve tebe-i tabiînden sonra, din kıtlığı gittikçe artar. Din kıtlığı arttıkça, emr-i Nebevî üzerine Hulefâi Râşidîn’in sözüne yapışmamız vacib olmaktadır. Evet, itikadlarını kendimize ölçü ederiz. Onlardan ayrıl­mayız. Şereflerini koruruz. Ehli Sünnet vel-Cemaatin bâriz alâmeti bun­lardır.</p>
<p>Yukarda anlatılan esaslara uygun ve gerçek ittibâa başlayan kim­seye, dînin ikâmesi yoluna baş koyduğu için, dîni reddeden kafirler yahud dîni hafife alan müslümanlardan sapık kollara girenler veyahud âdetâ gayrı müslime dellailık yapan ve masiyeti helal sayan kimseler, düşmanlıklarını izhar ederler. Demek Ehli Sünnet vel Cemaate düşman­lığın altı sebebi vardır:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> ashâb-ı kirâmı hayrla yad etmek ve hatalarından sükut et­mek; yahud da onların hiçbir hatasını görmemektir. Bu, kafirlerin ve zayıf imanlıların gözünü çıkarır.</p>
<p><strong>İkincisi</strong>, gayrı müslimlerin örf ve âdetlerini terk etmektir. Haliyle onla­rın örf ve âdetlerini terk eden ve dünyevî debdebelerine göz dikmeyen, kafirlere hedef olmuş olur.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> mezheb İmamlarına saygı göstermek yolunda gitmektir. Kendilerinde benlikleri hükümran olanlar, nefslerini imamlarının yerine koyarak, indî ve felsefî ictihadlarına müslümanları davet ederler. Davala­rına icabet etmeyenlere kinlerini izhar ederler.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> emr-l ma&#8217;rûf ve nehy-i anil-münkeri tebliğ etmektir. Ehli Sünnet vel-Cemaat, takvâyı, doğru itikadı tebliğ ederlerken, her hususta menhiyata dalmış kimseler, onlardan hased ederek kinlerini izhar eder­ler.</p>
<p><strong>Beşincisi,</strong> sadece dört mezhebe ittibâ1 etmektir; müslümanların vah- detini temin eden de, dört mezhebe ittibâ&#8217;dır. Müslümanların manevî olan İlâhî desteğinin, nusret ve yardımının, vahdetle meydana geldiğini kendileri de bilirler. Bunun için iki müslüman sevgi ve şefkatle biraraya geldi mi, gayrı müslim mutlaka saldırırlar. Onları razı etmek isteyen mü­tefekkirler, bilerek veya bilmeyerek onlardan aldıkları zehirli soruları, müslümanlar arasında yayarlar ve vahdeti bozarlar. Hâsılı müslümanla- rın biraraya gelmeleri, kafirlerin müslümanlara karşı cebhe almalarına sebebiyet verir.</p>
<p>Bu takdirde müslümanlara, İlmî ve aklî, felsefî sorular sorarlar. He­nüz nefsin ilkaatından kurtulmayan mütefekkirler, onlara cevab vermeye kalkışırken, bilmeyerek birçok hadisleri; veyahud bilerek birçok hüküm­leri inkar etmeye başlarlar. Onlara atacakları sapan taşları, haliyle müs­lüman kardeşlerine dönmüş olur. Bu da Allah Teâlâ&#8217;nın sevgisini, Rasûlullah&#8217;a ittibâı bozduğu gibi, mü&#8217;minler arasındaki eminlik ve sevgi bağlarını kırar, işte bu kırgınlıktan kafirler hoşlanır.</p>
<p>Akıllı müslüman, düşmanın rızasını hedef edinemez. Bu hususta en üstün düstur, Allah Teâlâ için sevgi ve Allah Teâlâ için buğzetmektir.</p>
<p><strong>Nitekim Müslim ve Buhârinin tahric ettikleri Enes radıyallâhu Teâlâ anh&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>“Üç haslet kimde bulunursa, imanın tatlılığını bulur:</em></p>
<p><em>-Kendisine Allah ve O&#8217;nun Rasûlü, başkasından daha sevimli olan kimse;</em></p>
<p><em>-Bir kulu severken, Allah'(ın rızasını kazanmak) tan başkası için sevmeyen kimse:</em></p>
<p><em>-Allah onu küfürden kurtardığı zamandan sonra, ateşe atıl-maktan tiksindiği gibi küfre dönmekten tiksinen kimsedir.”</em></p>
<p>Bir şeyi sevmek, diğer bir şeyi terk etmeyi gerektirir. Çünkü iki sevgi bir kalbde birleşmez; gece ve gündüz, küfür ve iman, ateş ve su bir yerde biıieşmediği gibi. Binaenaleyh ya Allah Teâlâ&#8217;yı sevmek veyahud gayrını&#8230; Ehli Sünnet vel-Cemaat, Allah Teâlâ&#8217;nın üstün sevgisini koru­mak istediklerinden; servet, riyâset debdebesinde olanlar, kendilerini sevdirmek ve beğendirmek için saldırırlar.İşte bu saldırıda saldırganlara teslim olmayanlara, küffar düşman olurlar. İmanın temeli, Allah Teâlâ ve O&#8217;nnun Rasûlü&#8217;nü sevmek ve sevgilerini izhar ederek, başka her şeyi sarfı nazar etmektir.</p>
<p>“İnsan iyiliğin kölesidir.” Gaflete düştüğü vakit,velinimet otan Allah-u Teâlâ&#8217;yı unutup, kendisinde nimet gördüğü kimseyi sever. Tıpkı, sahibi zil ile kendisine gıda veren köpeğin, zil sesini duy­makla iştiyak ve arzuları uyandığı gibi, gafil insanlar da, zil mesabesinde olan sebeblerin beraberliğinde görmüş oldukları nimetleri, sebebden zannederler; artık nerede zil varsa, orada yem vardır diye inanırlar. Ki­misi annesini babasını, kimisi soyunu sopunu, aşiretini, devletini, tarla­sını, mağazasını sever, hayatının bizatihi bunlardan olduğunu zanneder, inanır. Köpek zil sesini duyduğu zaman harekete geçtiği gibi, o da bu sebebleri gördüğü yerlerde oynar. İşte bu sevgiyi yıkıp, sebeblerin fâil olmadığına inanmak, imanın ikinci aslı sayılmıştır. Bunu en veciz, mu­kaddes ve geniş manayla “Bir kulu severken, Allah'(ın rızasını kazan­maktan başkası için sevmeyen kimse.” cümlesi ifade etmiştir. Kul için de en zor, Allah Teâlâ için sevgiyi nefsine kabul ettirmesidir. Doğuşuyla birlikte sebebleri e arkadaşlık yaptığından, bu arkadaşlık alışkanlığından kabul ettiremiyor. İşte Ehli Sünnet vel -Cemaat, büyük müctehid, ulemâ ve diri rehberlerinden bu hakikati anlayıp, sebeblere önem vermedikleri için, sebeblere önem verenler, kendilerine düşman olurlar.</p>
<p>Artık Allah Teâlâ&#8217;yı sevmenin ve O&#8217;nun için mahlukunu sevmenin kaibde yerleşebilmesi için küfürden korkmak gerekir, dolayısıyla kafir­den kaçmak gerekir. Nitekim bu da, “Allah Teâlâ onu küfürden kurtar­dığı zamandan sonra, ateşe atılmasından tiksindiği gibi küfre dön­mekten tiksinen kimse.” cümlesiyle beyan edilmiştir.</p>
<p><strong>Altıncısı,</strong> sosyalizm, kapitalizm, demokrasi&#8230; hâsılı Allah Teâlâ&#8217;nın izin ve düsturlarına dayalı olmayan her hükümden yüz çevirmektir.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın şeriatinden, dîninden, doğrusu peygamberlerin bu­yurmuş oldukları şeriatten yüz çevirenler, Ehli Sünnet vel-Cemaatten bu­nu görünce, hevâ ve heveslerine onları döndürmek isterler. Kendilerine uyduramadıktan zaman saldırırlar. Müslümanların birliklerini dağıtmak isteyenler, en çok bu sebebden isterler. Çünkü bunlann kalbleri gafildir; yemlerini sebeblerden inanırlar. Alışmış oldukları hayatı terk etmek iste­mezler. En güzel ifadeyle:</p>
<p><em>“Rabb’lerini inkar edenlerin misali (şöyledir): &#8221;Onların amelleri (fen,sanat ve felsefeleri) fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler. İşte bu sapıklığın ta kendisidir.&#8221; [lbrahim/18]</em></p>
<p>Öyle ya, kalblerinde Tevhid İnancı olmadığı için, huzurdan; aralarında kardeşlik ve Allah Teâlâ için sevgi olmadığı İçin de, bereketten mahrumdurlar. Bu, dünyadaki cezalarıdır. Ahirette de şiddetli azaba duçar olmalarında şübhe yoktur. Müslümanlardan da bir takım, onların hastalıklarına yakalanıp, müslüman kardeş­lerine saldırırlar. Halihazırda müslümanların tefrikaya düşmelerinin sebeblerinden en büyüğü, Allah Teâlâ&#8217;nın şeriatinden yüz çevirmeleridir. Halbuki Amentü&#8217;de &#8220;Ve kütübihi&#8221; = Allah Teâlâ&#8217;nın kitablarına da inan­dım, deyişimiz: “Allah Teâlâ&#8217;nın Kur&#8217;an&#8217;da beyan buyurmuş olduğu hü­kümlerine, nizamına inandım.&#8221; demektir.</p>
<p>İşte bu hükmü reddetmeye küfür; kabul edip hafife almaya yahud yasaklarını mübah saymaya yahud emrlerini yasak saymaya, yani istihlâl-i ma&#8217;siyete, mürtedlik denilir. Dinden çıkmak&#8230; En çok bundan tevbe etmek gerekir. En çok bunda uyanık olmak gerekir. Ateşten tiksindiğimiz gibi küfürden tiksin­memiz gerekir.</p>
<p><strong>Bu itibarla İbrahim Hakkı Hazretlerinin ifadesiyle:</strong></p>
<p><em>Eğer benden küfür emden hatâen sâdır olduysa</em></p>
<p><em>Ben ol küfrün cemîinden berî oldum Livechillah</em></p>
<p>Eğer benden, kasden veya hatâen küfür sâdır olmuşsa, hepsinden beri oldum; Allah Teâlâ&#8217;ya yöneldim.</p>
<p>Dinden çıkmaya sebeb olabilecek söz veya fiilin meydana gelişin­de, tevbe bu şekildedir. Eğer günah; fısk ve isyan ise, tevbesi şöyledir:</p>
<p><em>Dahi şer&#8217;a muhâiifse eğer akvâl u efâlim</em></p>
<p><em>Ben anlardan rücu* etdim ve tubtu kurbeten Liltah</em></p>
<p>Sözüm, fiilim, şeriate muhalifse, ondan pişmanım; döndüm. İbadet olarak Allah&#8217;a tevbe ederim. (Ve)</p>
<p><em>Ne ki kılmış Habîbullah bize tebllğ-i ahkâmı</em><br />
<em>Kabul etdim anı âmentu Billah ve Hukmillah.</em></p>
<p>Allah&#8217;ın sevgili kulu, Allah Teâlâ&#8217;nın ne gibi hükümlerini bizebildirdiyse,Kabul ettim; ona razı oldum. Allah Teâlâ&#8217;ya ve hükümlerine ve Peygamberin getirdiklerine inandım.</p>
<p><strong>İmam Ahmed, Müslim ve Tirmizî&#8217;nin de Tahric ettikleri Hazreti Abbas radıyallahu anh&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p><em>&#8216;Muhammed sallallâhu    aleyhi ve sellem&#8217;i Allah&#8217;ın elçisi olarak,İslâmî din olarak  ve Allah&#8217;ı  Rabb olarak kabul  edip (hükümlerine) ra­zı olan kimse, imanın lezzetini tatmıştır.”</em></p>
<p><em>Allah’ım, bunların cümlesine gönül bağladım, razı oldum ve:</em></p>
<p><em>Dilim ikrârımı kalbimle tasdîk eyledim candan </em></p>
<p><em>Sen&#8217;in hıfzında îmânım emânet olsun ey Allah </em></p>
<p><em>Kalbimle candan tasdik ederek, dilimle söylerim.</em></p>
<p>Allah&#8217;ım, bu gönül bağlılığım; tasdik ve itirafım, dönüş ve ibadetle­rim, hepsi, Sen&#8217;in hıfzında emanet olsun.</p>
<p>Buraya kadar, bilgim ve gücümün nisbetinde bu kadar yazabildim. Bütün kusur ve taksiratımdan Allah Teâlâ&#8217;ya sığınırım. Eğer cehaletim ve cesaretim nisbetinde yazmış olsaydım, bu kitab iki mislini bulurdu. Her hâlukârda hatalarımdan istiğfar ederim. Tâkatim nisbetinde gücümü harcayarak 19741te yazmış olduğum &#8220;Ehli Sünnetin Nazariyesi itikadın Ölçüsüdür” adlı eserimi tashih ettim. Tashihimin hitâmı 18.1.1992 ve hicrî 13 Receb 1412 tarihine tesadüf etmiştir. Bazı muasır munakkidlerimin ve Tevhid ilminde aşina olmayan hasedcilerin tenkidlerine mebnî &#8220;Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür” diye ismini değiştirdim.</p>
<p><strong>Son söz olarak:</strong></p>
<p>Allâhumme Ente Rabbî lâ ilâhe illâ Ente. Halaktenî; ve ene abduke. Ve ene ala ahdike ve va&#8217;dike mesteta&#8217;tu. Eûzu bike min şerri mâ sana&#8217;tu. Ebûu leke bini&#8217;metike aleyye ve ebûu bizenbî. Fağfir lî; feinnehu lâyağfir-uz-zunûbe illâ Ente.</p>
<p>(1)Şeyh Zâhid Kevserî Min ibar-it-Târîh-i fi-l-Keydi Lil&#8217;İslam adlı risâlesinde, bu hususta birçok örnekler vermiştir. Özeti: “Riyâsete göz dikip, yaptıkları işleri İslâma malederek kusurlarını gizlemek için, İslam dînini değiştirdiler.&#8221; Ihyâu-I-Ulûm&#8217;un şârihi Hafız Zebîdî, İthâf-us-Sâddet-il-Muttakîn adlı eserinin ikinci cildinin mukaddimesinde, bu hususta bir­çok nakiller yazmıştır. Arabî bilen kardeşler, Ehli Sünnet vel-Cemaatin itikadının tamamını orada bulabilirler. Tabiî ki, Şerh-ul-Makâsıd, Şerh-ul-Mevâkıf, Şerh-ul-Akâid ve bunların üzerine yazılan hâşjyeler, Ehli Sünnet velCemaatin teferruatıyla itikadını izah etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/">Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehli-sunnet-vel-cemaat-hak-yol-uzerindedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
