<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>çirkinlik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/cirkinlik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 May 2025 12:27:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>çirkinlik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Aug 2023 16:12:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[bilim-düzen ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[düzenli evren]]></category>
		<category><![CDATA[Evren]]></category>
		<category><![CDATA[fizik ve kaos]]></category>
		<category><![CDATA[Hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[kaotik evren]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26493</guid>

					<description><![CDATA[<p>Böyle bir yazıda öncelikle kaos ve düzenin tanımlanma­sı gerekmektedir. Kelimeler üzerine öylesine tepinilmiştir ki, bu kelimeler artık olayı açıklamaktan ziyade konuyu daha an­laşılmaz hâle getirmektedir. Bu sebeple sağduyulu hiçbir insa­nın 30 saniye düşündüğünde kabul etmeyeceği “Kâinatta hiç­bir düzen yok abicim.” gibi pozisyonlar topluluklarca da savu­nulabilir hâle gelmektedir. Burada kaos ya da düzen kelimelerine ne anlam [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/">Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-14678 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat.jpg" alt="" width="534" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-600x323.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-300x161.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-768x413.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-1024x550.jpg 1024w" sizes="(max-width: 534px) 100vw, 534px" /></a></p>
<p>Böyle bir yazıda öncelikle kaos ve düzenin tanımlanma­sı gerekmektedir. Kelimeler üzerine öylesine tepinilmiştir ki, bu kelimeler artık olayı açıklamaktan ziyade konuyu daha an­laşılmaz hâle getirmektedir. Bu sebeple sağduyulu hiçbir insa­nın 30 saniye düşündüğünde kabul etmeyeceği “Kâinatta hiç­bir düzen yok abicim.” gibi pozisyonlar topluluklarca da savu­nulabilir hâle gelmektedir.</p>
<p>Burada kaos ya da düzen kelimelerine ne anlam verilirse verilsin tartışmanın özü aslında değişmeyecektir. Ahzab sure­si 37. ayetle ilgili daha önceki okuduğunuz pasajlarda isimlen­dirmenin hakikat oluşturamayacağım anlatmıştık.</p>
<p>Düzen dediğimizde kastettiğimiz şey güneşin her gün aynı yerden doğması, yeni doğan bir çocuğun acı adana kebap yiye­memesi, ayak tırnağınız kaşındığında beyin kanaması geçirdiği­nizi düşünmemeniz, cebinizdeki parayı sokağa saçtığınızda pa­ranızın artacağım değil azalacağını düşünmeniz, o para toprağa düştüğünde para ağacı oluşturmayacağını bilmeniz, Ankara’nın yüzey alanı olarak Türkiye’den büyük olamayacağını bilmeniz (bütünün parçasından büyük olması), su içmenizin uçmanızı sağlamayacağını bilmeniz vb. kâinatta sürekli aynı şekilde mü­şahede ettiğiniz ve zıddını hiç müşahede etmediğiniz şeylerdir.</p>
<p>Tikel bir örneğe geçtiğimizde örneğin:</p>
<p>Boynunuza bıçak saplarsanız olacak şeyi bilirsiniz, olma­yacak şeyleri de bilirsiniz. Mesela boynunuz bıçak sapladığınız için parfumlenmiş gibi güzel kokmayacaktır. Kimse güzel kok­mak için boynuna parfüm sıkmak yerine bıçak sokmaz. Boynu­nuza bıçak sokarsanız boynunuz kanar, bıçak kanamaz. Bıçağın canı yanmaz. Boynunuza soktuğunuz bıçak sayesinde görün­mez olacağınızı düşünmezsiniz. Boynunuza soktuğunuz bıça­ğın akciğer hastalığınızı geçirmeyeceğini bilirsiniz.</p>
<p>Dikkat ederseniz ne olacağını biliyorsunuz. Ne olmaya­cağım da. Ne olmayacağı dünyası o kadar geniş ki aslında ne­redeyse sonsuz sayıda seçeneğin gerçekleşmeyeceğini biliyor­sunuz.</p>
<p>İşte bunu bilmenizi sağlayan şeye biz düzenlilik diyoruz. İsteyen buna kaos diyebilir. İsimlendirme hiçbir şey ifade et­mez. Buna kaos denilirse sadece anlaşılmazlık oluşmuş ola­caktır. Normal insan kaos kelimesinden düzenin kastedilme- diğini anlar. Oysa bunlara kaos demek dahi belirli bir düze­nin parçasıdır. “Kaos” kelimesi zihinden geçer, dudaklara dö­külür, belirli bir düzeyde sesletildiğinde karşıdaki insan ta­rafından işitilir. Eğer bir videoda söylendiyse kayıt cihazının onu kaydedeceği, mikrofonun sesi aktaracağı, bu gönderinin insanlar tarafından anlaşılacağı düşünülür. Mesela evindeki bardak ve tabak aracılığıyla video çekilemeyeceği bilinir. Ya­ni bunu söylemek komplike bir eylemdir. Bu eylemin her bir ferdi için bıçak örneğindeki gibi sayısız farklı şeyin olmaya­cağını bilmekteyiz.</p>
<p>Skolastik okul felsefesinin muarızları tarafindan tenkit edildiği başlıca konu tanımlar üzerinden konuyu manipüle et­meleridir. Örneğin “Anlamak şudur” diyerek bir tanıma gidil­diğinde konular daha anlaşılır olmamaktadır. Zira anlamak ta- nımlanamayacak kadar primordial (ilksel) bir kavramdır. As­lında tanım konulduğunda ve tanım insanların “anlamak” deni­len şeyden anladıklarıyla çatışmaya başladığında bir ikilik olu­şur. Bir tanımlanan bir de insanların tamamının sağduyu ile bildiği şey. Bu ikilik sofistik bir pencere açar ve retoriğin oluş­masını sağlar.</p>
<p>Kaos kelimesinde böyle bir durum var. Yukarıda anlattığım düzen öylesine açıktır ki her insan öyle olduğunu kolayca fark eder. Kelime ile oluşturulan buğunun etkisinde kalmayan hiç kimse bu düzenin inkârına yönelik bir sözü kabul etmez. “Bu kadar cehalet ancak cehaletin tahsil edilmesiyle olur.” denilen nokta aslında burasıdır.</p>
<p>Olgular dünyasında müşahede ettiğimiz bu durumun adı­na ister “kaos” deyin isterse “düzen” isterseniz “pempe kalpli ya­rasa” deyin benim açımdan fark etmez. Sorulan ve anlaşılmaya çalışılan şey bu isimler değil olgular dünyasında müşahede et­tiğimiz bu durumdur.</p>
<p>Düzen bu yazıda kullanıldığı anlamı ile tüm bu olayların öngörülebilir bir sırahhk ile olması ve sonsuz sayıda diğer se­çeneklerin insanlar tarafindan müşahede edilmiyor olması an­lamında kullanılacaktır. Yazı boyunca kaos kelimesini düzenin zıddı olarak kullanacağım.</p>
<p><strong>DÜZEN ÖRÜNTÜLERİ</strong></p>
<p>Şimdi bu tanımların daha net anlaşılması ve okuyan ki­şinin kafasında belli başlı şablonlar oluşması amacıyla bir ör­nek verelim.</p>
<p>Hepimiz elimizi ateşe yaklaştırdığımızda elimizin yanaca­ğını biliriz. Bizim bu ön kabulü yapabilmemizi sağlayan şey düzendir. Diyelim ki başka bir evrendeyiz ve ateşe elimizi her yak­laştırdığımızda elimiz üşüyor, bu da bir düzen örneğidir. Çün­kü biz bu sefer de elimizi her yaklaştırdığımızda elimiz nere­deyse sonsuz sayıda ihtimal arasından üşüyeceğini öngörüyo­ruz. Yine başka bir evrende, elimizi ateşe her yaklaştırdığımızda elimiz aniden altına dönüşse bu da bir düzen ifade eder, çünkü aynı öngörülebilirlik yine mevcuttur. Peki, şimdi tüm bu örnek­leri birleştirelim. Başka bir evrende elimizi ateşe yaklaştırdığ­ınızda 1. ve 2. seferde elimiz yansa, sonrasında 3.4. ve 5. sefer­de üşüse ve 6., 7., 8. ve 9. Seferde de elimiz arabaya dönüşse ve bu döngü ritmik bir şekilde devam etse bu yine bir düzen ifa­de eder. Çünkü biz elimizi kaç defa değdirdiğimizi hesaplaya­rak bir sonraki seferinde ne olacağını öngörebiliriz.</p>
<p>Şimdi bu olayı 0,1 ve 2 rakamlarıyla kodlayalım.</p>
<blockquote><p>0: Ateşe değdiğinde elimizin yanması</p>
<p>Ateşe değdiğinde elimizin üşümesi</p>
<p>Ateşe değdiğinde elimizin altına dönüşmesi</p></blockquote>
<p>Elimiz sırasıyla 2 kere yanıyor 3 kere üşüyor 4 kere de al­tına dönüşüyorsa bunu 001112222 şeklinde kodlayabiliriz. Bu bizim bu olaydaki örüntümüzdür. Bu tarz örüntüler evrendeki pek çok farklı yerde mevcuttur. Evrendeki düzeni inkâr eden kimselerin pek çoğu anlayamadıkları örüntülere işaret ederek kaos iddiasında bulunur. Örneğin bu örüntü 9 elemanlı bir örüntü. Düzeni inkâr eden kişi -örneğin- ilk 7 elemana bakar (0011122) ve der ki bir düzen yok, rastgelelik ve kaos var. Oy­saki örüntüye geniş bir pencereden bakacak olsa “001112222 0011122220011122220011122” biçiminde kompleks olması­na rağmen kendini tekrar eden bir tablo ile karşılaşır. Elbette bu sayılar doğada sadece 0-1-2 olarak kalmaz. Çok daha faz­la sayıya ulaşabilir.</p>
<p>Ya da muhataplarımız bazen henüz düzenin tam keşfedi- lemediği örnekler üzerinden itiraz ile evrenin kaotik olduğu­nu ispata çakşırlar. Örneğin yukarıdaki örneğimize pi sayısı ile itiraz edildiğini düşünün. Ve varsayalım ki pi sayısının neliği- ni gerçekten hiçbir zaman anlayamayacağız. Yani örüntüsünün tekrar eden noktasını bulamayacağız. Burada evren kaotik ola­cak mıdır? Elbette bu bir safsatadır.</p>
<p>Evrende on milyon tane fenomen olsa ve sadece 5 tanesi düzenli olsaydı, biz “Bu beş fenomende gözlenen düzenin kay­nağı nedir?” sorusunu cevaplamak zorunda kalırdık. Evrende­ki milyarlarca fenomen içerisinden seçilmiş birkaç kısır örnek üzerinden “Düzen yoktur.” iddiasında bulunmak gerçekten sağ­duyulu insan aklının faaliyetinden oldukça uzaktır. Zira düzen pozitif bir durumdur. Her halükârda açıklanması gerekmekte­dir. Zira insanın bilgisi kısıdıdır. Düşünmeyi bilen her insan tüm olguların düzenini bilmediğini ve henüz hepsinin keşfe­dilmemiş olduğunu bilir. Düzen örneği ise 1 tane dahi olsay­dı açıklanması gerekirdi. Kaos mührü vurmaya gelince elbet­te bu bilimin yolunun kapatılması demektir. Zira dün düzen­siz zannedilen pek çok şeyin düzeni bilim tarafından keşfedil­miştir. Bu tarz kaos itirazlarına “Hastalık-Düzen İlişkisi” baş­lığı altında ilerleyen kısımlarda değineceğiz.</p>
<p><strong>KAOS NEDİR?</strong></p>
<p>Yukarıda okuduğunuz paragrafta daha çok düzenin ne ol­duğuna değindik, şimdi biraz da kaosun ne olduğuna yahut na­sıl bir doğası olduğuna değinelim.</p>
<p>Öncelikle insan kaosu anlayamaz ve ifade edemez. Çünkü insan zihni amaçsallık, nedensellik, zaman, mekân örüntüsüy- le çalıştığı için diğer tüm olguları da bu örgüyle kavrar. Örne­ğin bir şeyi algıladığında zaman sıralı algılar, ifade ederken di­lin vezinleriyle zamanlı ifade eder. Lâkin kaos, insanın düşün­me sistemini olduğu gibi kuşatan bu örgünün içerisinde kalan bir yapı değildir.</p>
<p>Varsayalım ki bir odanın içerisinde kaos var. O odada bu­lunan bir kişi bunu diliyle ifade edemez. En fazla parmağıyla işaret edip “Ööö” gibi nida edebilir. Zira diliyle ifade edeceği her şey bir düzen içerecektir.</p>
<p>Kaos ifade edilebilen bir şey değildir lâkin muarızlar bi­raz karmaşa gördükleri her yere kaos damgası yapıştırır. Örne­ğin dağınık bir masa gördüklerinde bunu kaosla ilişkilendire- bilirler. Oysa masanın dağınık yahut derli toplu olmasının ka­osla bir ilgisi yoktur. Bahsedilen masayla alakalı hiçbir şey bil­meden yalnızca masanın odada sabit şekilde durduğunu görsek bile bir düzenin varlığını görebiliriz. Çünkü masanın sabit şe­kilde durması demek, o ortamda yer çekimi bulunması demek­tir, zeminin sabit olması demektir vs. Daha uzun düşündüğü­müzde karşımızda duran her nesnede daha fazla düzen örün- tüsü keşfettiğimizi fark ederiz.</p>
<p><strong>KÖTÜ VE ÇİRKİN ŞEYLERİ KAOTİK SANMA HATASI</strong></p>
<p>Günümüzde büyük kısmı ateistlerden oluşan bir kesim, ev­renin düzensiz (kaotik) olduğunu iddia etmekte. Bunu iddia ederken de ortaya koydukları deliller genelde yıldızların patla­ması, yeryüzünde savaşların çıkması, insanların açlıktan ölme­si, hayvanların birbirini yemesi, sistemlerin ve galaksilerin za­man içerisinde yok olması yahut tahrip olması, fiziki ve psiko­lojik hastalıkların varlığı, doğal afetlerin dünyaya veya dünya içerisindeki canlılara zarar vermesi gibi olgular. Muhalifleri­miz, evrenin bu tarz olguları içinde barındırdığı için kaotik ol­duğunu savunmaktadır.</p>
<p>Fakat muhalifimiz burada farkında olmadan bir kavram kargaşasının içerisine düşüyor. Öne sunduğu argümanlarla ev­rendeki düzeni eleştirdiğini zannediyor kendisine çirkin gö­rünen şeylerin düzensizlik ifade ettiğini zannediyor. Elbette ki düzen-kaos ilişkisinin iyi-güzel ilişkisine indirgenmesi bi­raz saçma. “Kötü-çirkin ama düzenli” böyle bir şeyin olması mümkündür ve hiçbir çelişki içermez. Örneğin kabız bir insa­nın dışkılaması: Kabız olmak kötüdür, dışkı çirkindir ama olay düzenlidir. Düzenli olduğu için öngörülebilir sebepleri ve te­davileri vardır.</p>
<p>Ya da insanların açlıktan ölmesi elbette iyi ve güzel değil­dir ancak sebepleri üzerine konuşulabilir. Ölen insanın vücu­dundaki tepkimeler incelenebilir. Nasıl düzeltilebileceği ön­görülebilir. Mesela yemek yediğinde durumun düzeleceğini biliriz. Ağladığında, güneş altında uzandığında, içinden 100’e kadar saydığında -bunlar sonsuza kadar arttırılabilir- duru­mun düzelmeyeceğini bilirsiniz. Bu insanların kurtulabilme­si için ne kadar erzak ve ilaca ihtiyaç olduğunu saptayabili­riz. Ortalama bir insanın ne kadar sürelik bir açlıktan sonra öleceğini hesaplayabiliriz. Bunu bilmemizi sağlayan şey bir düzendir.</p>
<p>Yani aç kalan insanlar birdenbire anlayamadığımız ve an- lamlandıramadığımız bir şekilde kaotik olarak ölmüyorlar. Or­tada bir örüntü ve tutarlılık var ki biz elde ettiğimiz verilerle yukarıda saydığım pek çok faktörü bilebiliyor yahut üzerlerin­de yüksek olasılıklı mantıklı tahminler yürütebiliyoruz. Olayın her parçasında olayla tamamen alakasız göreceğimiz sonsuz sa­yıda faktörün çalışmadığını da bilebiliyoruz.</p>
<p><strong>BİLÎM-DÜZEN İLİŞKİSİ</strong></p>
<p>Bir evrende bilim yapılabilmesi için o evrenin düzenli bir yapısı olması zorunludur. Kaotik bir evrende bilim yapılamaz. Peki neden?</p>
<p>Bunun temel sebebi bilim yaparken belli başlı ön kabulleri­mizin olmasıdır. Eğer ön kabullerimiz olmazsa bilim yapama­yız. Peki nedir bu ön kabuller?</p>
<blockquote><p>İncelenen materyal aynı koşulların sağlandığı her yer­de aynı şekilde hareket eder.</p>
<p>Doğa, dün bugün olduğu gibi hareket etti. Yarın da ay­nı şekilde hareket edecektir.</p>
<p>Gözlemlerimiz ve zihnimiz doğayı anlamaya elverişli­dir. Yani doğa insan tarafindan anlaşılabilirdir.</p>
<p>Bu düzen matematik dille ifade edilebilir.</p></blockquote>
<p>Bu dört önerme bilimsel olarak gösterilebilir değildir. An­cak bilim yapılması için zaruri varsayımlardır. Tamamı da bir düzen anlatımıdır. Bilim bu düzeni varsaymadan yapılamaz.</p>
<p>Odada yüksekten bıraktığım bir kalem yere düşer. Gözle­mi tekrarlayabilirim ve geçerli olduğunu müşahede edebilirim. Ancak Antartika’ya hiç gitmesem de orada da bırakılan kale­min yere düşeceğini varsayarım. Kalemin Antartika, Almanya ve Türkiye’de aynı şekilde hareket edeceğini varsaydıran şey bir düzen algısıdır.</p>
<p>Aynı kalemin MÖ. 3200 yılında da bırakılsa düşeceğini dü­şünürüm. Çünkü geçmişle bugünün aynı düzen içerisinde de­vam ettiğini varsayarım. Kalemin 2400 yılında da bırakıldığın­da düşeceğini düşünürüz. Bu elbette bir düzen varsaymaktır. Zaten bilimin en önemli fonksiyonu geleceğe doğru projeksi­yon yapabilmesidir. Yani öngörüde bulunmasıdır. Bugün geçer- olan doğa yasalarının yarın geçerli olacağı varsayımı olmazsa bilim hiçbir işe yaramaz. Bugün onca emelde yaptığınız bilim­sel deneyin yarın işe yarayacağını düşündüren bu varsayımdır. Bu elbette kâinatın düzenli olduğunu deneyden önce ön kabul olarak aldığınız anlamına gelmektedir.</p>
<p>Düzen olmasaydı bu varsayımların hiçbiri geçerli olmazdı. Oysa bilimin çalıştığını biliyoruz. 1920’de yapılan deneyler üze­rinden oluşturulan bilimsel bilgiye dayanarak bugün teknoloji üretiyoruz. Tüm bunlardan sonra çıkıp “Evrende düzen müzen yok abicim, her şey kaostan ibaret.” türevi söylemler gerçekten Türkiye’deki felsefi düzey açısından üzücüdür.</p>
<p><strong>FİZİK VE KAOS</strong></p>
<p>İfade ettiğimiz üzere bilim faaliyeti düzenin keşfi üzerine kurulmuştur. Ancak bilim felsefesinden bunca uzaklaşınca “ka­os” kelimesinin kullanımından kafası karışan pek çok kişi yuka­rıda anlattığımız anlamda düzeni reddebileceğini zannetmiş­tir. Gözünün önünde gerçekleşen tüm düzenli olayları bir ke­limenin anlamını karıştırması sebebiyle reddedebilen birinin sağduyulu düşünme yetilerinin ne derece köreldiğini gözlemek düşündürücüdür. Fizikte kaos ve düzen kelimelerinin değişimi hakkında Abbas Ertürk’ün sade ve anlaşılır bir dille kaleme al­mış olduğu makalesi oldukça faydalı olacaktır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Makalenin tamamının linkini vermek dışında bazı pasajla­rı alıntılamamız faydalı olacaktır:</p>
<p>“Bu bağlamda bakıldığında kaos, sistemlerin kendisinde değil, biz insanların algısındaki sınırlılıklardan dolayı vardır. Bir başka ifadeyle sistemler hem başlangıç noktasındaki değiş­kenlere hem de sisteme sonradan etki eden diğer değişkenle­re hassas bir şekilde bağımlıdır ve bu şekilde işlemeye devam eder. Ancak insanoğlu, çok sayıdaki tüm bu değişkenleri kapsa­yacak kadar bir analiz metoduna sahip olamadığı için, sistem­ler hakkında öngörüde bulunamaz ya da yürüttüğü Öngörüler hatalı sonuçlar verir. Kaos bu noktada doğar.”</p>
<p>“Kaos terimi ilk olarak 1900 yılında bilim adamı Henri Po- incare tarafindan kullanılmıştır. Poincare, güneş sisteminin ka­rarlı olup olmadığını ispatlamaya çalışmıştır. Bu çalışma sonu­cunda, güneş sisteminin hareketini belirleyen denklem sistemi­nin çözümünün başlangıç koşullarına hassas bağımlı olduğunu, ancak başlangıç koşullarının doğru olarak saptanamayacağı so­nucuna varmıştır. Bu sonuç, güneş sisteminin kararlı olup ol­madığının belirlenmesinin mümkün olmadığını göstermekte­dir. Poincare, bu kestirilemez ve belirlenemez durum için “ka­os” terimini kullanmıştır. Bu sonuç, her olayı ölçebileceğini id­dia eden klasik fizik kurama tamamen ters olup belirsizliği id­dia eden kuantum kuramına uygun bir sonuçtur.</p>
<p>Poincare, doğadaki dinamik sistemlerde dikkatten kaçan küçük bir ayrıntının büyük sonuçlara neden olduğunu, bilim adamlarının böylesi durumları rastlantı olarak kabul ettiklerini vurgulamıştır (Akt: Mackey, 1999: 49; Latif, 2002:126). Rast­lantı olarak açıklanan bu olaylar, aslında doğrusal olmayan olay­lardır. Sonucunun da belirlenmesi mümkün olmadığından anla­tımında, belirsiz, karmaşık ve kaos gibi ifadeler kullanılmıştır.”</p>
<p>“Kaosun nedeni, geleceği tahmin etmek için gereken ve­rilerin ve bu veriler arasındaki ilişkilerin yeterli düzeyde bilin- memesidir. Ayrıca bu veriler bilinse dahi bugünkü analiz teknikleriyle doğru sonucu elde edebilecek bir analizinin yapılma­sı mümkün olmamaktadır. Verilerin sınırlı olması, süreci kes­tirilemez kılmaktadır.”</p>
<p>&#8220;Kelebek etkisi, teknik bakımdan ‘başlangıç koşullarına hassas bağımlılık olarak adlandırılır (Gürsakal, 2003). Bu ör­nek Edward Lorenz tarafından yapılandırılmıştır. Lorenz bu örneği ‘Pekinde kanatlarını çırpan bir kelebeğin havada oluş­turduğu dalgaların gelecek ay New Yorkta fırtınaya neden ola­bileceği’ şeklinde ifade etmektedir. Bu kavram, küçümsenecek veya dikkatten kaçan herhangi bir olayın çok daha büyük olay­lara neden olabileceğini ifade eder. Çobanoğlu’na (2008:113) göre, sistemleri kararlı hâlden uzaklaştıran faktör kelebek etki­si faktörüdür. Kelebeğin kanat çırpması gibi birçok küçük de­ğişiklik artarak devem etmesi durumunda sistemleri statik du­rumundan çıkarır.”</p>
<p>“Kaos kuramının ilgilendiği bir başka soru da kaosun dü­zenidir. Gleick’e (2000:25) göre kaos kuramında, tüm karma­şık, düzensiz ve formüle edilemeyen veriler içinde güzel, dü­zenli ve sağlam bir yapı vardır. Aynı düzensizlik içindeki düze­ni Morgan, ‘iç ve dış dalgalanmalar nedeniyle kaosa sürüklenen her türlü karmaşık sistemlerde yeni bir düzenin olduğu’ şeklin­de ifade etmektedir (1998:296). Barnsley e göre kaosun bu dü­zeni fraktal yapılarla gösterilmektedir. Fraktal yapılar, geomet­rik olarak “basit” uzayların ‘karmaşık’ alt kümelerini inceler.”</p>
<p>“Kaos ve belirsizlik, tüm bilim dalları için geçerlidir. Ne­deni ise, herhangi bir olay hakkında öngörüde bulunmak için gereken değişken sayısının çok fazla olması ve tüm değişken­lerini içeren bir sistemin oluşturulmasının imkânsız olmasıdır.”</p>
<p>Tüm bu pasajlardan anlaşıldığı üzere burada kaos kelimesi yukarıda aktardığımız düzen kelimesinin reddini ifade etmek­ten uzaktır. Sadece fazla girdi ya da hesaplanamaz küçüklükteki girdiler sebebiyle düzenin tam olarak hesaplanmasının zorlu­ğunu ya da imkânsızlığını İfade etmektedir. Burada sadece keli­me benzeşmekte ve kaos kelimesi “henüz hesaplanmamış ya da hesaplanamayan düzen” anlamında kullanılmaktadır. Bu bizim incelediğimiz konuda düzenin reddi anlamına gelmeyecektir,</p>
<p><strong>HASTALIK-DÜZEN İLİŞKİSİ</strong></p>
<p>Evrendeki düzene yüzlerce farklı alandan örnekler getirile­bilir. Bir tıp doktoru olarak ben kaos-düzen incelemesine taba­bet nazarı ile tekrardan bakmakta da fayda görüyorum. Özel­likle branşım üzerinden kaos iddialarının incelenmesi fayda­lı olacaktır. Zira tıp yaşayan her insanın kendisi hakkında bel­li düzey bilgilerinin olduğu ve onunla hiç ilişki kurmadan ya­şayamayacağı bir sahadır. Bu örneklerin bazı insanlara fizik ve kimyada olduğu gibi tamamen anlaşılmaz gelmesini önleye­cek bir durumdur. Herkes tıbbi örnekleri belli düzeyde de ol­sa anlayacaktır.</p>
<p>Evrende bir düzen olduğunu kabul eden pek çok kişi ge­nelde insan fizyolojisinden bahseder. Gerçekten de insanın ya­pısı inanılmazdır, insan vücudundaki ayrı ayrı pek çok sistemin çok kompleks yapı içerisindeki harikuladeliği baş döndürücü bir mahiyet arz eder. Böbreklerin çalışması, akciğerler, küçük bez parçalarının tüm vücuda tam ölçülü şekilde hormon salgılama­sı, nöronların işleyişi&#8230; Bu saydığımız sistemlerin hepsi ayrı ay­rı çok büyük ve inanılmaz düzen örüntüleridir.</p>
<p>Fakat ben bu kısımda sağlıklı insanın fizyolojisinden değil hastalıklar üzerinden konuşmak istiyorum. Düzeni hastalıklar üzerinden konuşmak istemememin 2 temel sebebi var: ilk ola­rak hastalıkların varlığı pek çok kişiye göre bir düzensizlik ve kaos örneğidir fakat ben bunun böyle olmadığını, tam aksine hastalıkların bir düzen içerisinde olduğunu göstereceğim. İkin­ci olarak ise insan fizyolojisinin nasıl çalıştığıyla alakalı inter­nette veya kitaplarda pek çok kaynak bulabilir, gerçekten etki­leyici bilgilere ulaşabilirsiniz. Ancak hastalığın düzeni doktor olmayan bir insan için kolay kavranabilir değildir.</p>
<p>Evet, temel sorumuzu soralım. Hastalıklar düzenli bir ya­pıda mıdır, yoksa kaotik bir yapıda mıdır?</p>
<p>Genel olarak bir hastalığa tedavi bulma amacı güden veya özelde bir şahsın hastalığını anlayıp tedavi etme amacı güden her klinik çalışma bir düzen varsayar.</p>
<p>Tıp adı verilen branş A, B, C, D özelliklerine sahip bir tab­lodan genellemelere X hastalığını teşhis etmek üzerine kuru­ludur. Örneğin öksürük, boğaz ağrısı, burun akıntısı varsa üst solunum yolu enfeksiyonu düşünülür. Formüle edecek olursak:</p>
<ul>
<li>Öksürük</li>
<li>Burun akıntısı</li>
<li>Boğaz ağrısı</li>
</ul>
<p>X: Üst solunum yolu enfeksiyonu</p>
<p>Şimdi A, B, C’yi gördüğümüzde X’i düşünürüz. Ancak el­bette hiçbir bilim bu kadar basit çalışmaz. Her zaman sık rastla- na <u>hastalık</u>ların daha nadir görülen istisnaları bulunur. Bu yüz­den doktorlar kan testi yaparlar, fizik muayene yaparlar, detaylı hasta öyküsü alırlar. Burada aslında A, B, C’den oluşan örüntü- yü ABCHGYTRM gibi daha fazla veriye dayanan forma çe­virmeye çakşırlar.</p>
<p>ABCHGYTRM örüntüsünde H dediğimiz şey akciğer seslerinin normal olması olsun. H aslında bir dışlamadır. Yani akciğer sesleri bozuk değil. Burada akciğer seslerinin bozuk olmasına Z desek örüntünün A, B, C, Z diye devam etmesi baş­ka bir tabloya doğru gittiğimizi gösterir.</p>
<p>Tıp bu tekrarlayan örüntülerin incelenmesinin adıdır.</p>
<p>Bu sebeple “Tırnağıma kıymık battı.” diyerek hastaneye gi­derseniz hiçbir doktor kalp krizi tahlilleri yapmaz. Hakeza te­daviler de buna benzer şekilde şablonlanmıştır. Örneğin AB- CHGYTRM örüntünüze “Akciğer enfeksiyonu” denildiği­ni düşünün. Bu örüntû şikâyetlerden oluşmasına rağmen et­ken hakkında bir fikir verecektir. Yani bir bakteri ya da virü­sün bu örüntüyü oluşturduğu bilgisine ulaşmış oluyoruz. Örün­tünün içerisinde olmayan bir dış sebebe örüntünün gösterdi­ği tablo sayesinde ulaşıyoruz. Çünkü bu tablo aynı örüntüyü gösteren diğer hastalarda aym etkeni bulmamızı sağlamıştır. Biz bu tekrarı bir düzen örneği olarak kabul edip daha önce hiç görmediğimiz ve hiç incelemediğimiz bir hastada da aynı tablo­nun aym etkenden ortaya çıkacağım varsaymış oluruz. Aym var­sayım klinik yönergeler ve tedavi protokolleri oluşturtur. Çünkü tüm insanlarda bu tablonun bu etkene işaret edeceği varsayılır.</p>
<p>Bu yüzden doktor açık bir tablodaki tekrara rağmen doğru tedaviyi uygulamasa ve hastası ölse hukuken sorumlu olur. Di­yemez ki “Dünya kaotiktir, hastanın ne olacağım ben ne bile­yim.” Çünkü hukuk da bu düzeni varsayar. Zaten düzeni var­saymayan aklı başında insan bulamazsınız. Düzeni varsayma­dan çalışan bir sistemi bulamazsınız. Örneğin etiğe dönseniz “Ben falan adama ateş ettim ama evren kaotik olduğu için onu öldüreceğini nereden bileyim. Bu sebeple yaptığım davranış ah­laksızlık değildir.” gibi bir savunma elbette bulamazsınız.</p>
<p>Örneğin: Acil serviste çalışan bir hekime babanızı sol kol ve göğüs ağrısı şikayeti ile götürseniz. Babanızın 60 yaşlarında şeker ve tansiyon hastası olduğunu daha önce 3 defa kalp krizi geçirmiş birisi olduğunu, bu ağrısının da daha önceki kalp kri- â geçirdiği zamanki ağrısı İle aynı olduğunu hekim soru-ce- vapla öğrense ve grip ilacı reçete edip gönderse bu sizi tatmin eder ini? Elbette etmez. Babanız kalp krizinden ölse hekim etik olarak görevini yapmamış ve hukuken de sorumlu olur mu? Ta­bii ki evet. Hekim tüm bunlara cevaben “Kâinatta hiçbir düzen vokabicim.”dese ne düşünülür?</p>
<p>Tüm bunlar bir düzenin anlatısıdır.</p>
<p>Tıpta bazen de a-tipik denilen sık görünmeyen vakalar olur, örneğin çene ağrısı ile kalp krizi geçirilebileceği literatürde ka­yıtlıdır. Bunlar düzensiz midir? Elbette hayır. A-tipik vakalar daha nadir görülen örüntülerdir. Bu yüzden bu nadir durum­lara karşı literatürde uyarılar bulunur. Örneğin tıp fakültesi te­mel bilgisi olarak çene ile göbek deliği arasındaki her ağrıda kalp krizinin akla gelmesi gerektiği bilgisi gibi. Bu elbette dü­zendir ancak sık gözlenmeyen nadir bir düzendir. Ancak hiç­bir tıp bilgisinde ayak parmağı kaşıntısı kalp krizi düşündür­mez. Bazen düzen keşfedilememiş de olabilir. Ancak daha ön­ce anlattığımız gibi bilim düzeni bulma çabasıdır. Bilimsel ça­lışma zaten keşfedilememiş düzenleri keşfedebileceğini düşü­nerek devam eden bir iştir.</p>
<p>Nadir vaka şöyle düşünülebilir: ABCDEFHGJLEŞTY gi­bi her biri bir özellikten oluşan bir tablo bulduğumuzu düşüne­lim. Bu tablo hastalıkların %1’inde görülüyor olsun. Bu tabloda bir sonraki tetkik aslında aynı tablonun W, X, Z’den hangisi ile devam ettiğini kestirebilmek için yapılır. ABCDEFHGJLEŞT- Y(W) tablosu ile ABCDEFHGJLEŞTY(X) tablosu farklı tab­lolardır. Bu yüzden ileri tetkik ve tedavi yapılır. Tablodaki harf sayısı arttıkça hastalığın toplumda görünme sıkılığı azalır. ABC­DEFHGJLEŞTY tablosunun toplumda görülme sildiği %1 iken ABCDEFHGJLEŞTY(W) tablosu %0,l olabilir. Bu yüzden na­dir vakalar daha zor çözülür ancak düzenden bağıntısız değildir.</p>
<p>Aslında hastalığın bir düzensizlik gibi algılanması da biraz bundandır. Bir hastalık konusunda normal insanların bünyesi­nin %99’u bir şekilde çalışıyorsa tıp hasta olanla ilgilendiği için o %1 ile meşgul olur gibi düşünülebilir. Elbette orantılar hasta­lıktan hastalığa değişir. Kolay anlaşılması için böyle örneklendi­riyorum. Bu anlamı ile tıp düzensizlik zannedilen düzenli şey­lerin yani hastalıkların düzeninin incelenmesidir.</p>
<p>Tıbbi literatüre ait her çalışma “Ben falan hastalığın düze­nini keşfettim. Bu tabloya sebep olan hastalığa isim koydum, etkenini buldum ya da tedavisini öngördüm.” deme gayretidir. En nihayetinde düzeni daha iyi kavrayan daha iyi doktordur. Kaos olsa doğru teşhis-yanlış teşhis, başarılı tedavi-başarısız te­davi, iyi doktor-kötü doktor gibi şeylerden nasıl bahsedilebilir.</p>
<p>Aslında nihayetinde bilgisizlik düzensiz zannetme sebebi­dir. Zira konunun cahili olan için örüntüler bilinmemektedir. O her şeyi rastgele zannetmeye meyillidir. Hangi konunun cahili isek onda daha fazla düzensizlik bulmaya meyilliyizdir. Örne­ğin satranç bilen birinin algıladığı düzenle bilmeyenin o oyun­da anladığı düzen aynı değildir.</p>
<p>Hastalıkların düzensizlik gibi gösterilmeye çalışılmasının bir diğer sebebi iyi-kötü, güzel-çirkin algıları ile düzenli-dü- zensiz algısının karıştırılmasıdır. Buna önceki sayfalarda kabız olan insan örneğini vermiştik. Kabız olmak iyi bir şey değildir, dışkı çirkindir ancak olay düzenlidir. Yani bir şey kötü ve çirkin görünürken de düzenli olabilir. Kötü ya da çirkin bir şey bulun­ca düzensiz bir şey bulduğunu zannetmek hatadır.</p>
<p>Bana sorarsanız Türkiye’de bu söylemin yaygınlaşmasının sebebi sadece cehalet ya da ahmaklık değildir. Yeni ateizm dinle­ri savaşılacak bir şey olarak gördüğü için her konuda din aleyhi­ne olanı söylemeyi bir maharet zannediyorlar. Bu onların böylesi absürt pozisyonları da savunuyor hâle gelmelerine sebep oluyor.</p>
<p>Elbette onların söylemlerinin özellikle yarı okumuş kesim­de karşılık bulabilmesi cehalet kaynaklıdır. Mesela sağduyulu ancak hiçbir şey bilmeyen sıradan halk gündelik hayatında sü­rekli müşahede ediyor olduğu düzeni inkâr eden insanlara ce­vap veremese de içten içe bunu kabul etmez. Bir domatesin na­sıl yetiştiğini bir çocuğun nasıl büyüdüğünü görmüştür çünkü. Ne ciddi inceleme yapan insanlar ne de normal insanın sağdu­yusu bu saçmalığı kabul etmeye meyilli değildir.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Muhtelif 1 , syf:105-121</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[35]</a> Abbas Ertürk, Kaos Kuramı: Yönetim ve Eğitimdeki Yansımaları <strong><em>Kastamonu Eğitim Dergisi,</em></strong> 2012, C.20, No.3, 849-868. <a href="https://dergi">https://dergi</a></p>
<p>park.org.tr/tr/download/article-file/806986</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/">Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar, Sadettin Ökten &#8211; Aşk İle Anı Seyretmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 06:16:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İyi hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk İle Anı Seyretmek]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[güzelllik]]></category>
		<category><![CDATA[hâl ehli]]></category>
		<category><![CDATA[hümanite]]></category>
		<category><![CDATA[hilmiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sadettin Ökten]]></category>
		<category><![CDATA[Yeis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24470</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah ne istiyor kullarından? Çok açık: Hiçbir şey&#8217;ı Rab yerıne koyma. Bilim, akıl, imkân, sağlık, her ne varsa. Yanı onlara fazla güvenme, bunların hepsinin üzerinde senin Rabbin var. O yarattı seni ve sana doğru yolu O gösterdi. Yedirdi ve içirdi. Diğer her şey vesile veya vasıta olur. Ama esas başlangıçtaki sebep, her şey ondan geliyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/">Kemal Sayar, Sadettin Ökten – Aşk İle Anı Seyretmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24471 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-300x169.jpg" alt="" width="431" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EXqmd3oXkAEGX63.jpg 1200w" sizes="(max-width: 431px) 100vw, 431px" /></div>
<div></div>
<div>Allah ne istiyor kullarından? Çok açık: Hiçbir şey&#8217;ı Rab yerıne koyma. Bilim, akıl, imkân, sağlık, her ne varsa. Yanı onlara fazla güvenme, bunların hepsinin üzerinde senin Rabbin var. O yarattı seni ve sana doğru yolu O gösterdi. Yedirdi ve içirdi. Diğer her şey vesile veya vasıta olur. Ama esas başlangıçtaki sebep, her şey ondan geliyor. Esas kaynak veya esas fail Cenâb-ı Rabbu&#8217;lâlemîn&#8217;dir. Şifa da O&#8217;ndan, hekimler bir vesiledir, ilaç da vesiledir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: İslam medeniyeti insanı semavata ve arza bakmaya, üzerine tefekkür etmeye davet ederler. Bu da insanın duygu ve ruh âlemini harekete geçirir. İslamî nokta-i nazardan ve insani nokta-i nazardan bakarsak eğer sanatın başlangıç noktası da işte bu ruhsal ve duygusal dünyamızdır. Şimdi “ruhu muazzeb oldu&#8221; diyoruz değil mi? Aslında ruh acı çekmiyor. Mesela bir tarafımıza fiziksel bir baskı gelse, tokat yesek, iş yaparken elimizi ayağımızı acıtsak, canım acıdı deriz. Esasında acıyan can değil, beden. Böyle bir etki yok. Ruh acı çekmez ama daralır. Neden? Çünkü onun da iyiliğe, güzelliğe ihtiyacı var. Ruhun ihtiyaç duyduğu şey, Hüsn-ü Mutlak&#8217;ın ona çizdiği çerçeve. Bazen Hüsn-ü Mutlak&#8217;ı bu âlemde göremeyebilir; işte o zamanlar bu görme ihtiyacını bi&#8217;l vesile temin etmek gerekiyor. Bunun yolu da yaratılıştan ilham almaktan, yaratılışın güzelliğini görmekten, hilkatin sihrine vâkıf olmaktan geçiyor. Sanat bence buradan başlıyor. Müslüman sanatkâr hiçbir zaman yaratılmışla yarışmaya kalkmaz. Müslüman sanatkârın özelliği odur. Hüsn-ü Mutlak&#8217;ın bu dünyadaki lütufları bazen açık bazen gizlidir. Açık olan lütufları her ruh görmüyor, sanatkâr o açık olanları göstermek noktasında insanlara işaret ediyor. Bazen de gizli olan güzelliği göstermek noktasında onlara rehberlik ediyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar:..Aslında kâinata, insana, ibret nazarıyla baktığımızda Cenab-ı Hakk&#8217;ın o muhteşem kudretini görebiliyoruz.</p>
<p>Ökten: İşte bu bakışla birlikte duyulan şey; büyük hayranlık, hayret, teslimiyet ve büyük bir acz ifadesidir. Aynı tabiata biyolog da bakıyor. böcekleri inceliyor ama onun nazarında hikmet yok. 0 hadiseye mekanik olarak, sebep-sonuç ilişkisi açısından bakiyor. Hem Batı&#8217;da hem de Doğu&#8217;da mehtapla ilgili şiirler ve müzikler var ama bir astronom aya öyle bakmıyor; çapını, hareketini, hızını ölçüyor, kitabına yazıyor. Bir Müslüman ise aya farklı bir nazarla bakıyor. Tabii bir astronomun bakışını reddetmiyoruz ama biz ayla beraber yatıyoruz, ayla beraber kalkıyoruz. Ramazan hilali göründü ise o gece sahura kalkıyoruz. Hilal bize çok şey söylüyor. Hilalin hem bir romantizmi hem de realizmi var. Onlar iç içe geçmiş. Gece, Müslümanlar için tefekkür, ibadet ve dinlenmeye ayrılmıştır. Gece üzerine şiirler, şarkılar yazılmıştır.</p>
<p>Gece, her yerdeki efsunlu sükânundan iyi Avutur gamlıyı, teskin eder endîşeliyi;</p>
<p>Ne ledünni gecedir! Ta ağaran vakte kadar, Bir mücevher gibi Sünbül Sinan&#8217;ın ruhu yanar. Ne saadet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak, Vatanın fatihi cedlerle beraber yaşamak!</p>
<p>Böyle diyor Yahya Kemal. Koca Mustâpaşa şiirinde. Gece üzerine Batı&#8217;da tam tersi bir anlayış da vardır. Memâtın remzidir gece, unutulmak, menhiyatla geçiştirilmek istenir çünkü insan geceyle baş başa kalamaz, korkar geceden.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Bir insan sürekli çirkinliği görüyorsa, bakışı çirkinliğe ayarlıysa, onun iç dünyası bir süre sonra kararmaya başlıyor. Kendini ve dünyayı hep kötü kelimelerle tasvir ediyor. Kendisi de buna inanıyor ve ağır bir depresyonun koynuna giriyor. Sonra da bunu etrafına yayıyor. Bir hoca derdi ki, &#8220;Ben depresif danışanlarıma önce depresyondan evvelki zamanlarını anlattırırım. Birdenbire danışanlarımın gözleri ışıldar. 0 bitkin, hayattan bıkmış insanların neşeli ve güzel zamanlarını anlatırken gözünde hafif bir ışık yalımı olur, sanki hayata döner gibi olurlar. Şunu hatırlasinlar diye yaparım bunu: Geçmişte böyle bir zamanın var, bunu unutma. Bunu yeniden yakalayabilirsin.&#8221; Yani ruh en güzelden neşet ediyor zaten. Kal-u belada hepimiz güzel ruhlardık. İnsan güzel fıtrat üzere yaratılmış bir varlık. Aynı bu depresif hasta gibi, sadece hatırlaması lazım. Nereden geldim, hangi güzellikleri gördüm, hangi güzelliklere meftun idim. Şimdi bu çirkinliklerden nasıl çıkabilirim, ona bakması lazım. Platon, “Bütün mesele hatırlamaktır.&#8221; diyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Türkiye ciddi bir medeniyet krizi yaşıyor; bir tarafta modernite var, bir tarafta İslam var. Biz Müslüman kalarak, İslamî değerleri muhafaza ederek yeni bir medeniyet yorumuna gitmek mecburiyetindeyiz ama bu çok kolay bir şey değil. Avrupa bunu yapamadı. Hıristiyan kalarak moderniteyi kuramadı çünkü Hıristiyanlığı çok tahrif ve suistimal etmişlerdi. Ama bizdeki ehlisünnet itikadı hâlâ çok sağlam bir şekilde devam ediyor.</p>
<p>Biraz evvel bahsettiğiniz nakîsalar hepimizde var. Duamız odur ki, Allah bizi hak sözü işitir hâle getirsin. Söz söyleyen kişinin kusurunu görmeyelim, sözü hak ise o sözün üzerimizde ıslah edici bir etkisi olsun. Her insanın bir boşluğu vardır, insan o boşluğu araştırır; hak sözü görmez de o boşluğu görür. Hâlbuki Allah, hak sözlü birisine söyletir. Hani hep deniyor ya:</p>
<p>Ehl-i irfânım diye kimseye ta&#8217;n eyleme sen Defter-i dîvâna sığmaz söz gelir dîvâneden</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern insanla ilgili şöyle bir problem var: Hatıra oluşturamıyoruz. Hayat o kadar hızlanmış durumda ki, olaylar o kadar peşi sıra depar atar gibi geliyor ki, hiçbir yaşantı kökleşip bizde hatıraya dönüşemiyor. Bir üstadın dizinin dibinde otururken oraya ruhumuzu veremiyoruz. Ilahiyat fakültesinde hoca olan bir arkadaşımız anlatıyordu. &#8220;Ben öğrencilerde şevk göremiyorum. Ders anlatıyorum ama herkesin gözünde donuk bakışlar var, cep telefonuyla meşgul oluyorlar ders sırasında, dinlemiyorlar,&#8221; diyor. Bir yazar, “Yaşayanlar mezarlığı” diyor günümüz toplumunu anlatırken. İnsan, hatırası varsa canlıdır. Hatıraya girebiliyorsa, hatıraların kutsi saatinde yaşayabiliyorsa, orada soluk alıp verebiliyorsa, ölmüşlerini şimdi yanındaymış gibi yâd edebiliyorsa canlıdır. Biz hatıra oluşturamıyoruz, deneyim oluşturamıyoruz, bir şeyi tam manasıyla, ruhumuzu onun içine gömerek tecrübe edemiyoruz. Bu da bizi köksüz ve öksüz, ve hayata karşı ümitsiz bırakıyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Sayar: Albert Camus&#8217;nün Düşüş diye bir kitabı vardır. Orada yıllar önce okuduğum bir cümle hiç aklımdan çıkmaz. &#8216;Geleceğin tarihçileri, modern insanı tarif etmek için iki kelime kullansalar kâfidir: Çiftleşirdi ve gazete okurdu.&#8221; Bir insiyakımız cinsi yönelimimizse diğer insiyakımız da enteresan bir şekilde içimizdeki enformasyon boşluğunu doldurmak. Onu da günümüz insanı gazeteden, internetten, televizyondan elde etmeye çalışıyor; fakat bu aldığımız bilgi aslında mahumat, yani bilgi bile değil. Hepimiz malumat obezi oluyoruz. Malumatla şişiyoruz ve çözüm üretemediğimiz bir sürü dertle karşı karşıya kalıyoruz. Bu da bizi hayata karşı yeis içinde, yılgın insanlar hâline getiriyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Allah&#8217;ın halife olarak yarattığı ve dünyaya yolladığı bir &#8216;ınsana yeis yakışmaz. Zor sualler karşısında insanın yeise düşme ihtimali vardır. zaman zaman da düşebilir; ama Rabb&#8217;ı Teâlâ mutlaka ona çıkış yolu göstermiştir.</p>
<p>Sayar: Mutluluğun formülü olarak çok basit bir şey söylenir ruh biliminde: &#8220;Anları biriktirin, şeyleri değil. Yaşantıları biriktirin; çünkü yaşantılar size her zaman mihmandarlık eder. Fakat nesneler eskir, bozulur, çürür, demode olur.&#8221;</p>
<p>Ökten: Yine bir metaforik yaklaşım olarak söyleyeyim. Güneş semada neşe veriyor ama bazen bulutlarla da kaplanabilir. Fakat o zaman biz biliyoruz ki bulutların arkasında bir güneş var ve bulutlar rüzgârla süpürülecek. Bu metaforik bir yaklaşım, insan önce mecazlarla anlar hayatı, maddesel olarak anlar, sonra soyuta geçer. Bu bana çok büyük bir düstur olmuştur. Bulutlar var evet. şu anda hava kapalı sıkıntı var ama biliyorum ki güneş arkada.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Hocam maarif sistemimizde şöyle bir eksiklik olduğunu gözlemliyorum: Mesela bir metni anlamak üzerine bir eğitim vermiyoruz. Çok sayıda öğrencimiz olduğu için maalesef bir eleme yapması gerekiyor devletin; bu elemeyi de test sınavlarıyla yapıyor. Test sınavı ise muhakemeyi öldüren bir şey. İnsanların okudukları metni anlamalarını, anlama kabiliyetlerini, oradan muhakeme yürütme kabiliyetlerini ölçmeyen bir sınavımız var. Hap şeklinde bilgi yahut matematikte işlem soruyoruz. Bu da gençlerin dille ünsiyetini biraz kırıyor gibi geliyor bana. Bir metnin labirentlerinde kaybolmayı, o metni müteradif manalarıyla anlamayı, dil lezzeti içinde kaybolmayı veya bedii sanatlarla uğraşmayı, bir resme bakarak o resimden ne anlamaları gerektiğini, bir hatta bakarak hat sanatından ne anlamaları gerektiğini unutuyorlar. Daha çok yarışmacı, herkesin birbirine dirsek attığı. öbürünü rakip olarak gördüğü bir sistem içinde büyüyorlar. Bu da gençliğin neşesini öldüren bir şey.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Pek çok aile evlatlarına değer aktarımı konusunda problem yaşadıklarını ifade ediyorlar. Bizim kendimizi ait hissettiğimiz değerler sistemiyle çocukların içinde bulundukları, onların kafalarını karıştıran, onlarda bir yönelim kaybına yol açan sistem ve değerler dizisi farklı.</p>
<p>Ökten: Bu endişeyi hisseden insanlar önce kendilerine baksınlar. Siz söylediklerinizi kendiniz yapamıyorsanız kimseden bir şey beklememelisiniz. Önce kendinize bakmalısınız. Bir Allah dostu buyurmuş ki, “Evladım, sen ne kadar gayret etsen Hâdî-i hakiki Allah&#8217;tır. Eğer o kalplere bir nur, bir hidayet indirmezse senin gayretin nafiledir.&#8221; Benim gördüğüm, ebeveynler olarak bizler zaaflarımızı saklıyoruz, saklayacağız da. Hiçbir itirazım yok. Ama kendimizden saklamayacağız. Bu benim zaafımdır, ben bunu yapamıyorum diyeceğiz. Hayatımızda o noktaya gitmemeye çalışacağız. Dua ve iltica edeceğiz, “Aman Ya Rabbi beni bundan muhafaza buyur.&#8221;</p>
<p>Benim gördüğüm o. Yapabildim mi? Kendi şartlarımda yapabildim kanaatindeyim. Yapamadıklarım da şüphesiz var. Onları da insanlara söylemem. Çünkü zaaf bize ait. Çok yakınlarımla paylaşırım. Allah&#8217;a iltica ederim her zaman. İnsanlara da niyazım, ya söylemesinler ya söylediklerini yapsınlar. Çünkü ufacık çocuk bile akılsız değil, görüyor. Ve çok saf olduğu bir başka gözle görüyor, sizi pat diye bir yere yerleştiriyor. Dua ile ve iltica ile, gayretle birçok şey çözülür çünkü insanların hepsinin iyiliğe meyli var. Hele bu çağda merhameti, şefkati, rikkati, dikkati arıyor insanlar. Bu bir enerji. Bu gücü dilerse size Allah veriyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74040586">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar:.. Zihnimizin prizmaları bize her şeyi kötü gösteriyorsa arıza bizdedir. İyi nazarla bakmayı bilmek gerek. Bir insanı hep iyilikle çağırırsanız. onun iyi taraflarıyla, iyi yönüyle yüceltip bunu kendisine hissettirirseniz o da iyileşmeye başlar.</p>
<p>Ökten: Telkin çok önemli bir şey bizde. Bu yüzden kötülüğü söylemezler, onu çağırmamak için; daima iyiyi dile getirirlerdi. Nefisleri okşamayacağız ama kötüyü de setredeceğiz. Çocuk büyütürken de yapmayacağımız şeyi söylemiyorduk, ama söylediğimiz şeyi de yapıyorduk. Burada anne babanın çok önemli bir rolü var, her ikisi de birbirine tutarlı davranış sergilemeliler. Babanın onaylamadığı bir duruma anne onay veriyorsa ya da annenin onaylamadığı bir şeyi baba onaylıyor ve anne yokken çocuğun o şeyi yapmasına izin veriyorsa bu, ciddi bir hasar bırakır çocuk üzerinde. Böyle şahsiyet yetişmez. En başta idare edilir ama çocuk 15-20 yaşına gelince artık idare edilemez bir hâl alır. Hele 40 yaşına gelince problemi hepten çözemez bir hâle gelirsiniz. O zaman çocuk, “Niye beni dünyaya getirdiniz?&#8221; diye isyan eder. Çünkü ona, sizi dünyaya biz getirdik diye anlatıldı. Takdir-i Hüda anlatılmadı. Ona çocukken, kader diye bir şeyin olduğu ve anne babanın, o çocuğun dünyaya gelmesinde sadece bir vesile olduğu anlatılsaydı, çocuk da bunu söylemeyecekti.</p>
<p>Sayar: Anne ve babanın aynı safta durabilmesi, aynı idealleri paylaşması lazım. Çocuğun radar sistemi o kadar hassastır ki, görüş ayrılıklarını hemen sezer ve oradan kendisine bir alan açar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039899">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>’Sayar:..Aslında bir evi var kılan şey, orayı yuva hâline getirmek. Ev insanı, dış dünyanın tekinsizliğinden koruyor. Ev, sığındığımız. iltica ettiğimiz, yakınlık hissini alabildiğine yoğun yaşadığımız ve bizi dış dünyaya bırakmadan önce yeniden şarj eden, bizi onaran, tamir eden yer demek. Evde aynı sofranın nimetlerini paylaşıyorsunuz, duanızı yapıyorsunuz. Bütün bunlar apayrı, ruhani bir iklim yaratıyor bir evin içinde.</p>
<p>Ökten: Biz dini hayatın içinde öğrendik. Yemek yerken, sohbet ederken, büyüklere hizmet ederken&#8230; Bize din ayrıca öğretilmedi. Sohbet içinde çok yumuşak bir geçişle güncele bağlayarak Siyer-i Nebi anlatılır yemek esnasında ve bir anda kendimizi Medine-i Münevvere&#8217;de yahut Mekke-i Mükerreme&#8217;de bulurduk. Sofra adabı erkânı aslında Osmanlı&#8217;nın edebi; ama sonra gördük ki, bu ehl-i sünnet ve Cenab-ı Resulullah&#8217;ın edebi. Adım adım gelmiş, bir biçime bürünmüş burada. Bu hizmeti biz severek, isteyerek, benimseyerek yapıyorduk çünkü bizden hizmeti alan insanlar da bize merhamet ve şefkatle bakıyorlardı. Mesela eve bir misafir gelmiş abdest alacak ben ona havlu tutuyorum. 8-10 yaşında bir çocuğum o zamanlar ama o zat bana öyle bir iltifat ve dua ediyor ki, ben öyle bir iltifatı hayatım boyunca duymamışım.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039537">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8216; Sayar: Nurettin Topçu&#8217;nun bir sözüyle devam edelim, diyor ki: &#8220;Insanlığın imdadına koşmamdaki sebep zekâ ve mantık yollarıyla halledilemez. Bu, ilahi bir harekettir ve koşan insan bunu Allah&#8217;ın emriyle yaptığını hisseder gibidir. Böyle bir merhametin hamlesiyle koşmada ise Allah&#8217;a doğru koşmanın zevki duyulur.” Elimde Ayhan Yücel&#8217;in, Sevincini Bulmak adlı kitabı var oradan bir alıntı yapacağım, beni çok etkiledi: “Eğer bir insanın hayatından daha kıymetli bir şeyi yoksa, onun hayatının da bir kıymeti yoktur.&#8221; Bu da çok sert bir söz. Yani hayatın ışığı, sadece bu dünyada yapıp ettiklerimizden ibaret değil, ötelerden bir ışık düşmesi lazım ömrümüze, ruhumuza&#8230;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039345">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ruhun ebediyete temas ettiği ve kendini sonsuzun bir parçası olarak algıladığı anlarda manevi bir haz yaşarız. Varlık insanla mukayyet değil, beden çürüyecek, ölecek ama ruh sonsuza kadar kalacak ve akıp daha büyük bir bütünün parçası olacak. Dolayısıyla ruh. ancak oraya akmakla anlam bulacak bir hayatı 0 vecd anında yeniden tecrübe ediyor. Manevi haz, ruhun ölümsüzlüğünü yeniden tattığı andır bir nevi.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74039136">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8216;Ökten: Biliyorsunuz her varlık zıddıyla kaim. Kalbin zıttı akıldır. Aklı da iyi kötü konuşmaya çalıştık; onu bir de &#8220;kalp medeniyeti&#8221; bağlamında tekrar ele alalım. Akıl sadece egonun emrinde olmakla kalmaz. Akılla şöyle lojik bir dünya çizebilirsiniz: Bu dünyada birtakım kurallar var; mesela hukuk kuralları soyut kurallardır ve her kural bir bağlayıcılık ifade eder ama her hadise kendi başına somut bir hadisedir. Bağlayıcı olan o soyut kuralı, somut hadiseye akıl vasıtasıyla uyguladığınız zaman o somut hadisenin insani boyutunu göz ardı etmiş olursunuz. Hâlbuki kuralı koyan rasyodur. Kural sabittir, değişmez; somut hadise ise insani bir hadisedir.</p>
<p>Ben bunun da ötesine de geçmek istiyorum. Bir Müslüman olarak düşündüğümüz zaman insan ilişkilerinin dışındaki olaylar, mesela en basitinden tabiat hadiseleri, fiziki boyutla algıladığımız &#8216; zaman çok soğuktur ama manevi boyutuyla düşündüğünüz zaman çok güzel ve hoştur. Yağmur yağıyor bunun fiziksel bir izahı var; ama aynı yağmura bir Müslüman rahmet nazarıyla bakıyor. Neden? Çünkü dirilticidir, Allah&#8217;ın koyduğu kanunlar neticesinde yağmur, ölü bir toprağı diriltir. Dolayısıyla akıl, sadece egonun emrinde değil, egonun emrinin dışında, onun daha üstünde bir rasyonel, bir başka akıl bu. Akıl kendi dar bünyesine uygun davrandığı zaman, etrafımızdaki gerek insani gerek insan dışı tabiat hadiselerini yorumlarken, bir manada onların içindeki manevi ve duygusal boyutu göz ardı etmek mecburiyetindedir. Çünkü ona, manevi olana karşı kendi başına bir yeteneği yoktur. Bu noktadan baktığımızda insan dediğimiz varlığı, bir Müslüman olarak söylersek Allah&#8217;ın lütfu olarak; seküler olarak söylersek bir varoluşsal realite olarak görürüz.İnsanın bir başka niteliği de, kalbinin hükümran olduğu duygusal alan.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74038728">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’Cenab-ı Rabbü’l âlemin&#8217;in var ettiği insan, O&#8217;nu kemaliyle bilmekle mükelleftir. Bildiği anda insan olarak varlık sahnesine çıkar. Elbette tam manasıyla O&#8217;nu bilmemiz mümkün değil çünkü O, bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74038533">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’Sayar: İnsan için hep &#8220;homo religiosus&#8221; denir: Tapınan varlık. İnsan anlam arayan bir varlıktır ve o anlamı bulamadığında yeise düşer.</p>
<p>Ökten: İnsanların aklın çizdiğinin ötesinde bir şeye ihtiyacı var. Hayat bize bunu fısıldıyor zaten. Bu bir fantezi değil. Hayat rasyonalitenin sınırları içine girmeyecek kadar zengin ve güzel.Akla çok saygı duyuyorum, büyük nimet ama hayat çok daha başka bir şey.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74038205">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..<br />
Ne kâhrı dest-i a&#8217;dâdan&#8217;, ne lütfu âşinâdan bil.<br />
Umûrun Hakk &#8216;a tefvîz et,Cenab-ı Kibriyâ&#8217;dan bil.</p>
<p>Yani diyor ki: “Ne kötülüğü düşman elinden ne de iyiliği dosttan bil, işlerini Allah&#8221;a havale et, hepsini Cenab-ı Hakk&#8217;tan bil.&#8221; İşte bu beyitler iyi bir hayatın reçeteleri. Yüzyılların bilgeliği. Resul-i Kibriya Efendimize dayanıyor, hayat oradan aşağı doğru akıyor. Her toplum bu bilgeliği, bu irfanı kendi diline, kendi yaşadığı örfe göre biçimlendiriyor; ama hikmet aynı. Bilgelerimiz de gönül sultanlarımız da o menbadan besleniyorlar. Bu irfanın bizdeki karşılığı ise gönül ferahlığı. Ecnebiler bizdeki gönül ferahlığının nereden geldiğini merak ediyor, &#8220;Bu nasıl bir psikoloji? Bu adam fakir bir memleketin çocuğu ama nasıl mutlu olabiliyor?&#8221; diye soruyorlar. İşte bu mutluluk pınarı, o kutlu menbadan çağlıyor. Hayat bir savaşsa eğer, biz türkü söylemeliyiz. Esbabına tevessül edeceğiz. Veba&#8217;yı okumuştum ben, çok mühim bir romandır. Vebanın nasıl geldiğini ve nasıl gittiğini adam anlamıyor. Anlamaz tabii çünkü o bir kader. Büyük şair Necip Fazıl diyor ki:</p>
<p>Akıl, olmazların zoru içinde<br />
Üst üste sorular soru içinde.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74037224">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>’ Sayar: İyi hayat, yetinmeyi, iktifa etmeyi bilmektir diyebiliriz belki. Modern insan, kendini kamçılayan bir varlık, iyi hayatın başka yerde, kendisinin olmadığı yerlerde olduğuna inanıyor. Hep bir hâlden şikâyet durumu var. Geçtiğimiz günlerde, yaşı artık 70&#8217;e ulaşmış bir beyefendiyle konuşuyordum, bana bir Allah dostunu anlattı ve dedi ki: “Bir defa bile şikâyet ettiğini görmedim, hep kulluk hâli ve bilinci içinde yaşıyordu.&#8221; Bu hâl bana çok uzak bir hedef gibi geliyor fakat bunu ne kadar yakalayabilirsek galiba o kadar şâdî olacağız dünyada. Resulullah Efendimiz de hiç müşteki olmamış. İnsanın bulunduğu hâlden şikâyetçi olması aslında insanı zehirliyor.</p>
<p>Ökten: “Allah&#8217;ın kuldan razı olması kolaydır evladım, kulun Allah&#8217;tan razı olması daha zordur,&#8221; buyrulmuştu. Sana verilen şeyden razı olmayıp şu şöyle olsaydı dediğin zaman rıza maksudu kaybolur. Bazıları kendi için dua edemez, sadece ümmet için dua ederlerdi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74036894">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>’Sayar: Hocam psikolojik sıkıntıların önemli bir kısmı insanın değiştiremeyeceği şeyi değiştirmeye çalışmasından kaynaklanıyor. Karı koca kavgalarına bakıyorsunuz, kadın kocasının istedığı gıbi olmamasından, erkek de karısının kendi istediği gibi olmamasından şikâyetçi. Onu kendiliği içinde, kendi biricikliğiyle kabullenip sevemiyor. Eldekini sev, onun sevilecek taraflarını keşfet, kafanda bir hayal büyütme, şöyle olsaydı onu daha çok severdim deme.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74036021">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>’Sayar: Katı seküler hayatta gayb âlemi diye bir şey yok hocam.</p>
<p>Şafak vakti henüz sökmeden, bir insanın uykusunun en tatlı yerinden uyanıp soğuk suyla abdest alıp sabah namazına durması pek rasyonel bir edim gibi gözükmüyor. Yahut sıcak bir günün çoğunu ekmeksiz, susuz geçirmesi pek rasyonel bir edim değil; çünkü insanın zihnî ve fiziki verimliliğini düşürebilir. Cenab-ı Allah bir alışverişten bahsediyor, bir şeyleri vererek daha yüksek şeyleri aldığımız bir alışveriş bu. İnanmış bir insan, kısa vadeli çıkarlardan feragat ederek aslında daha büyük bir şeye talip oluyor. Uykusundan feragat ettiği zaman, Allah&#8217;ın rızasına talip oluyor. Modern insanın anlayamayacağı, daha büyük bir alışveriş yapmış oluyor sanki. Postmodernist Çağ&#8217;ın temel sloganı ise, “Anything goes.” Her şey mübah görülüyor, kimse kimseyi kınamıyor, hakikat diye bir şey yok. herkes kendi hakikatini üretmekle memur. Böyle korkunç bir görecelik buhranı içinde bırakıyor bizi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74035004">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..İnsan kötülüğe meyletmesin diye Cenab-ı Allah iyiliğin neşrini, kötülüğün de setredilmesini emreder çünkü insanın kötülüğe de meyli vardır. Dolayısıyla iyiliğe meyletmek için iyiliğin neşrolması, kötülüğe meyletmemek için de kötülüğün setredilmesi lazım.</p>
<p>Sayar: Hocam hep söylenir ya, insan etrafındaki beş kişinin ortalamasıdır diye. İnsan etrafında bulundurduğu, seçtiği dostlarının bir ortalamasıdır gibi bir varsayım var. Kendi etrafımıza iyi insanları seçmemiz lazım ki bizim ortalamamız iyi olsun. Zaten bizim geleneğimizde hep iyi dost üzerinde durulmuştur. İyilik yapmak, iyiliği görmek, başkasında iyilik yönünde hareketi görmek bızdeki iyiliği de kamçılıyor. Bununla ilgili psikoloji deneyleri var. Mesela bir insan bir başkasının merhametli, erdemli davranışını gördüğü ve duyduğu zaman hemen içinde erdemli davranma iştiyakı beliriyor. Bizse bugün hep kötü haberleri görüyoruz. Bunlar bazen de öyle arka arkaya veriliyor ki bütün ülkenin morali bozuluyor. Sanki her şey çok kötüye gidiyormuş, hiç iyilik kalmamış, bir barbarlar topluluğuna düşmüşüz gibi bir algı yaratılıyor. Benim naçizane fikrim hep iyilik haberlerini ön plana çıkarmamız gerektiği hususunda.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74028908">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..İnsanın mutlaka bir kutsala ihtiyacı var. Hümaniteyi okuduğum zaman şunu gördüm; hümanite insan sevgisi falan değil, doğrudan doğruya insanın tanrılaştırılması. İnsan, Tanrı&#8217;yla eşdeğer, zaman zaman da deist anlayışa göre dünyada Tanrı&#8217;nın yerine geçiyor. Bir kitap çeviriyorum, filozofların kendi dillerinden alıntılar var. Şöyle diyor: “Tanrı mükemmel bir dünya yarattı, kuralları koydu ve bu dünya bir saat gibi işliyor. O zaman şu anda Tanrı&#8217;ya gerek yok. Yerine insanı bıraktı.&#8221; Hümanizm işte bu. Dolayısıyla bu resim üzerinden Batı&#8217;yı okuduğum zaman, bir sonraki aşamanın vahşi kapitalizm olduğunu öngörebiliyorum. Ben eski zamanda dostlarla konuşurken şunu söylerdim: Sanayi Devrimini biz yapamazdık, bunu Garaudy de söylüyor. Biz kalp devrimini yaptık. Kalp devrimi devam ediyor. Kalpleri dirilten, kalplere ruh üflenen zamanı hatırlatan o devrimi yaptık.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74027985">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:Bencillik artınca, egoizm artınca iyilik azaldı. Hodbin insanlar, kendilerini sevmeye başladılar. Bu en kolayıdır ve içgüdüseldir aslında; her insan kendisini beğenir ve sever ama herkes ben deyince ötekine olan yaklaşım azaldı. Hâlbuki kalbin kendisinden başkasını sevmeye ihtiyacı var. Oysa zenginlik kalp içindir. İnsanın sevilmeye ihtiyacı var. Hani şarkıda geçiyor ya, “Sevmek mi güzel sevilmek mi?” diye. Kendinizi severseniz o size sadece bir ihtiras olarak dönüyor. Etrafınızdaki dost halkası, size yakın insanlar, sizi düşünen insanlar, size hoş nazarla bakan insanlar azalıyor. sonra hiç kalmıyor.</p>
<p>Biz küçükken nazarın ehemmiyetini, hoş nazarla etrafa bakmamız gerektiğini bize söylemişlerdi. Belki başlangıçta kendinizi sevdiğiniz için birtakım maddi imkânlara kavuşuyorsunuz. bunu reddedemeyiz. Daha rahat yaşıyorsunuz, istediğiniz şeyleri yapabiliyorsunuz ama giderek içinizde manevi bir boşluk, sevgi boşluğu oluşuyor. Bunu, iyiliğin size karşı dönmemesinden anlıyorsunuz. Bencillik beşerin tabiatında var ve olması lazım ama bir yere kadar. Onun kontrol altında tutulması gerekiyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74027389">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten: Ruh bir teselli arıyor ama dost bulamıyorlar. Oysa ne diyor Niyazi Mısrî:</p>
<p>Sağı solu gözler idim dost yüzünü görsem deyu<br />
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş.</p>
<p>Huzur azalmaz çünkü huzurun kaynağı biz değiliz. İçimizdeki o dinginliği, o rahatlığı, o stabiliteyi, istikrarı Allah veriyor bize. 0 yine gelir, hiç endişe etmeyelim, yeter ki kendi içimizdekiyle dost olalım&#8230;</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74026348">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Büyüklerimden şunu öğrendim: Her nesneye ve her insana ayrı bir hilmiyetle bakacaksın,talebeye bakarken hilmiyet içinde, ciddiyet yüzünde olacak. Talebe biraz sıkıştığı zaman o hilmiyeti fark edecek, bunu baştan gösterirsen talebe hocayı ciddiye almaz. Peder ciddi bir muallimdi ve bunun çok üzerinde dururdu, derdi ki: &#8220;Talebeye karşı ciddiyet ve vakar dışında ama hilmiyet içinde olacak.&#8221;</p>
<p>Bizim medeniyetimizde nezaketin temeli Peygamber Efendimizdir. Onun insanlara bakışını, insanlara yaklaşımını, çocuklarıyla, eşleriyle, ashabıyla olan münasebetini kendimize örnek alacağız. Biz, toplum olarak kapitalist şehir hayatını yeni deniyoruz, daha evvel biz kapitalist bir hayat yaşamıyorduk, devletçiydik. Şimdi Batı&#8217;nın ürettiği ve kurallarını koyduğu, o kuralları işler hâlde tuttuğu şehir hayatını biz yeni yeni deneyimliyoruz. Hayatta her şeyin bir faydası,bir de maliyeti var. Bu maliyet analizini ekonomistler çok iyi yapıyorlar. Bu hesap hep maddi fayda üzerinedir. peki bunun manevi faydası nedir? Bunu hiç düşünmezler çünkü onlar da kapitalist gözle bakarlar hayata.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74024972">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten:Her insan fıtrat olarak, güzel bir çift söze, yumuşak baksa,tebessüme, tatlı bir ses tonuna muhtaçtır. Cenab-ı Allah, ilahlık iddiasında bulunan Firavun&#8217;u uyarmak için Hz. Musa&#8217;yı gönderdiğinde ona şöyle vahyediyor: Ona yumuşak söz so’yleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar. Dolayısıyla peygamberler ve velîler, tatlı dile ve güzel mekânlarda, güzel insanlarla olmaya çok ehemmiyet gösterirler.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74024482">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten:Size bir ayna tutulduğunda, bilin ki sizin aynanız da karşı tarafa tutulmuş demektir. Ve iki paralel aynanın arasına bir ışık koyarsanız ışık sonsuz defa birbiri içinde aksedecektir. Dolayısıyla insan var olmak için mutlaka bir başka aynaya ihtiyaç duyar. 0 ayna da dosttur.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74024133">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Bir başkasında kendimizi seyredeceğimiz, kâinata baktığımız zaman yaratılıştaki güzelliği seyredeceğimiz aynalar görmek yerine, sadece kendi suretimizi gösteren mücessem aynalara ihtiyaç duyuyoruz. Günümüzde her yere aynalar koyuyoruz. Böyle bir edep, erkân var mıydı hocam?</p>
<p>Ökten: Gece aynaya bakılmaz idi. Kendi hayalinizden korkarsınız diye. Tabii önceden ayna bu kadar yaygın değildi, esas hadise gönül aynasıydı. İnsanlar o aynayı bir başkasının yüzüne tuttukları zaman ondan bir akis, bir yansıma kendi gönlüne düşüyor mu düşmüyor mu ona bakıyorlardı. Çoğu kez de bir yansıma düşüyordu; çünkü insanlar karşısındaki insana kendisine verdiği değer nispetinde bakıyordu. Bu, o insanın dünya üzerinde sahip olduğu statüden bağımsız bir değerdir. Mademki bizi aynı Allah yarattı. aynı ruhtan ruh üfledi, her birimize ayrı bir kader çizdi. o hâlde ben bu insana bu nazarla bakmak mecburiyetindeyim.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74023473">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten:..İnsana, zihinsel ve mantıksal birtakım kuralların verildiği gibi, hâlden anlama kabiliyeti de verilmiştir. Bu yeteneği geliştirebilirseniz yaşamdan zevk alırsınız; geliştirmezseniz çok müreffeh bir hayat yaşasam da ondan bir zevk almazsınız. Bunun için de biraz yavaşlamalı, daha dikkatli, rakik, yani duygusal düşünmeli, karşınızdaki her insanın, yaşadığınız her vaktin size bir emanet olduğunu unutmamalısınız. Mülaki olduğunuz her insan size bir emanet; babanız, anneniz, eşiniz, evlatlarınız, torunlarınız, dostunuz, mektep arkadaşlarınız, iş arkadaşlarınız, mahalledeki kişiler&#8230; Hepsi aynı Allah&#8217;ın kulu. Hepsine aynı ruh üflenmiş. Hepsinin kaderini Allah çizmiş. Öyle muhteşem bir resim ki bu&#8230; Her gün bugün ne olacak diye kalkıyorsunuz. Bu sabah kahvaltı yaparken bizim evden gökkuşağı göründü, bir anda bütün dünya değişti sanki. Semada muhteşem bir kemer; ama o da her şey gibi bitiyor. Bir nihayeti var&#8230;</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74022314">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sayar: Ben Batı Ataşehir&#8217;den bir misal daha vereyim. Restoran işletmecisi bir danışanım vardı. Daha önce geleneksel semtlerde bulunmuş, sonra gelmiş orada dükkân açmış. Dedi ki: “Buradaki insan profili tamamen farklı, insanlar birbirlerine karşı daha sert, göz teması kurmuyorlar. Kolayca birbirlerini tehdit olarak algılıyorlar ve birbirlerine çok kaba davranıyorlar.&#8221;</p>
<p>Hocam işte mekân da insanı üretiyor. Desmond Morris, İnsanat Bahçesi diyor ya buna. İnsanları bir yere gereğinden fazla sıkıştırdığınızda, metrekare başına çok sayıda insan düştüğünde bir süre sonra yanımızdaki yöremizdeki insanı bir rahmet, bir esenlik vesilesi değil, bir tehdit olarak görmeye başlıyoruz. Sıkışma, insanın insanı yar ve yaren olarak değil, düşman olarak görmesini beraberinde getiriyor. Onunla beraber de saldırganlık, öfke, tecessüs duygusu, bir başkasının hayatını merak etme hissiyatı artıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74021629">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ökten:Sadece kitaba bakarak fikir ortaya çıkmaz. İslamî nokta-i nazardan söyleyeyim: Eğer sadece kitapla bir şey olsaydı. Cenab-ı Allah peygamberleri yollamazdı. Çok mantıksal bir hadise bu. Bizim cinsimizden, bizimle beraber oturan, kalkan, yiyen, içen, ticaret yapan, savaşa giden, ıstırap çeken insanlar yolluyor Cenab-ı Rabbü&#8217;l-Alemin. Ve bir de kitap yolluyor onlarla beraber. Uygulamayı bizim görmemiz lazım. Onun için bizim büyüklerimiz hâl ehli olmayı tercih ederlerdi, kâl [söz] ehli değil. Yani ailelerde, mahallelerde, şehirlerde, kıraathanelerde, camilerde, eski zaman tekkelerinde birtakım büyükler vardı; onlar, oturmasını, kalkmasını, selam alıp vermesini bilen hâl ehli insanlardı. Büyükle büyük, küçükte küçük olurlar, nerede nasıl davranması gerektiğini bilirlerdi.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74020203">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ökten: Mahir İz Hoca&#8217;nın Selam makalesi vardır. Aman Ya Rabbi o kadar güzel ki, herkesin okuması lazım, özellikle de çağımızdaki insanların. Herkese üslubuna, usulüne göre selam veriliyor. &#8220;Selam bir emanettir, selamı ziyan etmeyin,&#8221; buyuruyor Hoca. İnsan da bir emanettir dolayısıyla emaneti ehline tevdi edeceğiz. &#8220;Pazarcı esnafına &#8216;Pazar ola&#8217;, eğer biri balık tutuyorsa &#8216;Rast gelsin” diyeceksiniz. Selamda iki tane mühim mesaj vardır, birinci mesaj şudur: Müslüman, diğer bir Müslümana selam verdiği zaman, &#8216;Benden yana sana bir zarar gelmez’ demek ister [başkalarından da sana zarar gelmesin]. İkinci mesaj ise şudur: Müslüman gayrimüslime selam verdiği zaman. &#8216;Ben senin için hayır niyazda, hayır dilekte bulunuyorum, senin için nötr değilim,’ demek ister; çünkü o da aynı Allah&#8217;ın kuludur. Seni yaratan Hâlık tektir. O&#8217;ndan gayrısı yok. Gün olur o gayrimüslim de bir kelime-i şahadet getirir, senin önüne geçiverir.&#8221; diyordu Hoca. Hiç büyütme diyordu kendini. İşte bunlarla büyüyen bir çocuk böyle oluyor.Saçı sakalı ağrıyor; ama hâlâ bunları söylüyor. Ne desin?</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74018219">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>S.Ökten:..Merhum Turgut Cansever bir şehirli, aynı zamanda bir kültür, medeniyet adamı, sanatkâr ve bilge bir düşünür idi. İnsanî bir şehirden bahsederken diyordu ki: “Bir şehir, yürüme mesafesi içerisinde olmalı ki bütün ihtiyaçlarınızı temin edebilesiniz.&#8221;</p>
<p>Kuzey Avrupa şehirlerinde gördüğüm için,yürüme mesafesine ben bisikleti de katıyorum. Bir baştan bir başa en çok iki kilometre olan bir kare düşünün. Bunun içerisinde bütün ihtiyaçlar mevcut; daha mübrem ihtiyaçlar için de tramvay veya tren var. Böyle yaptığınız zaman o şehirde yaşama imkânı kolaylaşıyor insanlar için.</p>
<p>Hep söylüyorum, hatırlatmak babında tekrar söyleyeyim: Bizler beşer olarak, Müslümanlar olarak; tabiatla, âlemle, özellikle de toprakla, semayla ve suyla teması kesmemeliyiz. Gökyüzüne, semaya, arza baktığınızda, o yüce sanatçının eşsiz eserini, hayatı ve mematı görebilirsiniz. Suya baktığınızda hayatın kaynağını görebilirsiniz. Batı şehirlerinde de su vardır; ama orada fonksiyoneldir, işlevseldir. Bizde su, işlevsel olmakla beraber simgeseldir; çünkü hayatın kaynağı sudur. Akan çeşme, o çeşmenin kitabesi bizde bir simgedir.</p>
<p>&#8220;Akan su ziyan oluyor,&#8221; derler. Hayır, 0 su ziyan olmaz. Siz o suyu kirletmezseniz o su deveran eder. İnsan suyu kullanır; ama kirletemez, kirletmemesi de lazım. Eskiler, “Su gibi aziz ol,&#8221; derlerdi. Bu çok mühim bir dua. Niye? Çünkü hayatın kaynağı sudur da ondan. Ve cealna mine&#8217;l mâ-i külle şey-in Hayy, yani &#8220;Her Şey sudan hayat buldu,&#8221; diye buyuruyor Cenab-ı Allah.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="74017005">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Sayar: Batı toplumları çok fazla eşitlikçi olma vurgusuyla büyüyor ve varlıklarını bu kavram üzerinden devam ettiriyorlar. Dolayısıyla kimse, bir diğerinden bir şeyler öğrenebileceği, manevi olarak karşısındakinin kendisine bir şeyler verebileceği düşüncesine sahip değil. Bu da toplumun manevi gelişimini çok etkiliyor. Kimse bir başkasının dizinin dibinde oturmaya gönüllü değil; yani bir başkası manevi olarak benden daha üstün olabilir ve bana bazı şeyler öğretebilir, ben ondan bir şeyler öğrenebilirim duygusuna sahip değil. Bizim geleneğimizde ise tam tersine, bir büyüğün dizinin dibinde oturmak. rahle-i tedrisinden geçmek çok mühim değerler olarak karşımıza çıkıyor. Tabii bu durum da manevi ve irfanî olarak yıllarca coğrafyamızı beslemiş.</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/">Kemal Sayar, Sadettin Ökten – Aşk İle Anı Seyretmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-sadettin-okten-ask-ile-ani-seyretmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzelin Tesellisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guzelin-tesellisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guzelin-tesellisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Jun 2019 13:58:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Güzelin Tesellisi]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22767</guid>

					<description><![CDATA[<p>Felsefenin tesellisi olabiliyorsa, güzelliğin de tesellisi vardır. Güzellikle hemhal olmak, dört bir yandan çekiştirilen modern ruhlarımızı teskin ve terbiye eder. Dünya sürgünümüzde bize uzak yıldızların ışıklarını taşıyarak teselli verir. Güzelliğin omzuna başımızı koyduğumuzda cümle müşkülat biter. Carl Jung, Hatıralar, Rüyalar ve Düşünceler adlı kitabında bir rüyasını anlatır. Bu rüyada karanlık bir şehrin (Liverpool) merkezine gitmiştir. Jung’un Liverpool’u [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzelin-tesellisi/">Güzelin Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/3701.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-22782 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/3701.jpg" alt="" width="778" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/3701.jpg 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/3701-600x216.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/3701-300x108.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/3701-768x276.jpg 768w" sizes="(max-width: 778px) 100vw, 778px" /></a></p>
<p>Felsefenin tesellisi olabiliyorsa, güzelliğin de tesellisi vardır. Güzellikle hemhal olmak, dört bir yandan çekiştirilen modern ruhlarımızı teskin ve terbiye eder. Dünya sürgünümüzde bize uzak yıldızların ışıklarını taşıyarak teselli verir. Güzelliğin omzuna başımızı koyduğumuzda cümle müşkülat biter.</p>
<p>Carl Jung, <em>Hatıralar, Rüyalar ve Düşünceler</em> adlı kitabında bir rüyasını anlatır. Bu rüyada karanlık bir şehrin (Liverpool) merkezine gitmiştir. Jung’un Liverpool’u en merkezi noktası dışında zifiri karanlıktır, merkezde ise kendi başına ışıklar saçan bir ağaç durmaktadır. Kızıl çiçeklerin yağmuru altında tek bir ağaç, yalnız bir manolya. Sanki sadece bu ağacın üzerinde gün ağarmakta ve bu ağaçtan yayılan ışık çevresini aydınlatmaktadır. Ağaç Jung’un bugüne dek gördüğü en güzel şeylerden biridir. ‘Bu dünyaya ait olmayan bir güzellik bana göründü’ diye yazar, ‘bu yüzden yaşamaya güç yetirdim’. Kimileri bir pencereden, kimileri bir dağ yamacından, kimileri sevgiyle dokunmuş bir andan, kimileri kalbe inşirah veren bir rüyadan güzelliğe bakar. Her gün bir güzellik yolumuzu keser, bazen görürüz onu, bazen de hiç fark etmeksizin yanından geçer gideriz. ‘Bir yıldızın uzaklardaki parıltısı, denizdeki dalgaların çıkardığı ses, tan ağarırken ortaya çıkan sessizlik kaç kez insanların dikkatini çeker? ..</p>
<p>Dünyanın güzelliklerine dair kayıtsızlığın sonunda varacağımız yer, sıradan bir hayattır’ diye yazar Simone Weil. Her birimizin ruhumuzu ve benliğimizi birdenbire güzelliğe açan, bizi hayret duygusuyla irkilten anlarımız olmuştur. ‘Güzellik nedir ki?’ diye soracaktır birisi, ‘damağa ve dimağa göre değişmez mi?’ Güzelliği tanımlamak zor evet, zira her ruhun onu idrak etme biçimi farklı. Ancak güzelliğin yaşantısını tanımlamak zor değil. Güzelliği tecrübe eden kişi dünyaya hayretle bakmaya başlar. Dikkatini yüzeysel ve geçici olandan derin ve sonsuz olana kaydırır. Şeylerin özünü daha derin bir kavrayışla idrak eder. ‘Güzellik, biçimin sanki öbür biçimlere akmak üzereymiş gibi olduğu geçiş anındadır’ der Thoreau.</p>
<p>Ruh ve dünya arasında hayret köprüsü kurulur. Aaa, bu çiçek nasıl da güzel filiz vermiş, nasıl da güzel bir koku yayıyormuş meğer? Şuradan bakınca günbatımı nasıl da güzelmiş? Şu yavrucuğun annesine attığı gülücükler de ne güzel. Hayrete uyanmak, hayretle bağ kurmak. Kalbi daha önce görülmemiş ve farkına varılmamış olanın bilinç ve farkındalığına çağırmak. Güzelliği yaşayan kişi kabına sığamaz, hayatı açar ve hayat tarafından açılır, bir bağ kurar. Sonsuzlukla ve El-Latif ile bir bağ. Bütün bağların ötesinde bir bağ. Güzellik içimizde kıpırdayıp durmakta olan sonsuzluk özlemine bir pencere açar ve oradan en derin varlığımızla dış alem arasında bir bağ kurar. Güzelliği gören, görünmeyen alemin işaretlerini çözmeye başlar. ‘Her güzellik, içinde sonsuzluğun işaretlerini taşır’.</p>
<p>İşte bazen, en derin varlığımızla dış alem arasında bağ kuramayışın verdiği yalnızlık, bizi hastalandırır. Kozmik yalnızlık. Istırabın kaynağı belki kişisel sorunlarımızdır ancak onu berkiten, içinden çıkılmaz hale getiren çirkinliğin ta kendisidir. Bazen depresyon süregiden bir çirkinliğe verilmiş bir direnç tepkisidir. Bize mevzilerinden ateş yağdıran bir çirkinliğe karşı ruhumuzu sakınmak ister, sipere yatarız. Çirkin şehirler, çirkin ilişkiler veya çirkin sözler karşısında geri çekilmek, varlığımızı savunmak için son çare olur.</p>
<p>Güzellik bizi açar, çirkinlik ruhumuzun algı gözeneklerini tıkar ve bizi kapar. Algı ve duyarlılıklarımız körelir. Etrafımızda olan bitenleri görmek, hissetmek ve onlara dokunmak bize zor geldiğinde, bütün bunlar artık ruhumuzu okşamadığında kendi bedenlerimizin içine kapanırız. Güzelliğin kesintisiz yokluğu olarak çirkinlik, zaferini ilan eder. Gökte yükselen ay, yüzlerimizi yalayan sabah rüzgarı ve bir şarkısı olduğu için şakıyan kuş, ilgimizi çekmez olur.  Güzelliğin yokluğuna o kadar alışmışızdır ki, bir şey tam da gözümüzün önünde değilse onu göremez hale gelmişizdir. Yaşayan ölünün dönüşü. Güzelliği göremeyen ruh, yeknesaklık ve can sıkıntısının elinde oyuncak olur. Gözümüz vardır göremeyiz, kalbimiz vardır hissedemeyiz.</p>
<p>Güzellik bizi canlı kılar, canlandırır. Çirkinlik ise uyuşturur, zombileştirir. Sıkıcılık ve çirkinliğin duygu, düşünce ve algılarımızın bilinçdışı ruhsal temelini oluşturduğu bir dünyada, canlı olduğumuzu hissetmek için sansasyonel olanın peşinde koşuyoruz. En gürültülü müzik, en çok fav/like, en heyecanlı müsabaka, en maceralı tatil, en hararetli politik tartışma. Ölmeye yatan ruhlarımıza yanlış yerde son bir hayat öpücüğü arıyoruz. Çokları bu mezatta dikkat ve alkış uğruna haysiyetlerini rehin bırakıyor.</p>
<p>Beynin iki yarım küresi var. Sol beyin mantıklı ve analitik olanı yönetiyor, sağ beyin sezgiyi ve söze dökülemeyeni. Antik Yunan’dan bu yana Batı, analitik zihni baş tacı ediyor ve sezgisel olanı halının altına süpürüyor. Sağ beyni sol beynin emrine veriyor. Tahayyül, sezgi ve güzellik eğitim ve günlük hayatın dışarısına çıkarıldığında; ruhsuz şirket yöneticileri ekonomileri, psikopat liderler dünyayı yangın yerine çevirebilir. Kalp ve ruh, El Hamra’nın eşsiz bahçelerinde tattığı güzelliği ne kadar albenili de olsa bir alışveriş merkezinde tadamaz. Durup bakalım kendimize. Durup bakalım dünyaya. Durup bakalım kendi içimize gömdüğümüz, körelttiğimiz hassasiyetlerimize. Modern toplumda yükselen şiddet ve intihar istatistikleri, anlamsızlık buhranı ve bilumum psikiyatrik rahatsızlıklar bir ölçüde güzelin hayattan kovulmasıyla da ilgili.</p>
<p>Ruhu ihmal eden ve insanı şiddet, sevgisizlik ve sığ uyarımlarla besleyen bir düzen, beraberinde sevgi, tahayyül ve tefekkür kaybını getirecektir. Zarafet ve güzelliğe karşı kayıtsızlığı tırmandıracaktır. Güzellik hayatlarımıza nüfuz edemediğinde daha kaba saba insanlarız, onsuz bizi kuşatan lütfu hissedemiyor ve giderek kendi özümüze yabancılaşıyoruz. Bu meyanda, iyilik hissimizin temel saç ayaklarından birisidir güzellik, ruhu besleyen, bizi soylu ve haysiyetli kılan bir varoluş halidir. Ancak güzelliği yaşayarak daha tam insanlar olabiliriz. Güzelliğin bizi içine çektiği saatlerdir canlılığı doyasıya tattığımız saatler.  Söylemeye çalıştığım, güzellik hissinin sağlıklı bir ruhsal hayat sürmek için bize lazım olduğudur.  Güzellik zamanın penceresinden sonsuzluğun ruhumuza sarktığı, içimizdeki en iyi beni harekete geçiren bir deneyim. Hepimiz daha iyi insanlar olabiliriz! Güzeli gören güzeli ister. İsteyen arar. Güzellikle düşüp kalkan güzeli imar  ve inşa eder.</p>
<p>Bir güzellik anına tanık olduğumuzda, o yoğunluğu kelimelere dökemeyiz her zaman. Güzellik kelimenin de mananın da ötesine taşar. O halde söylenemeyen karşısında susalım ve ruhumuzu o kesif ürperişe, haşyet ve hayret hissine açalım. Güzelliğin bizi onarmasına izin verelim. Güzeli görmek dikkatimizi kendi sorunlarımızdan alır ve bizi, bizimle solup gitmeyecek büyük bir bütünün parçası kılar. Güzellik nefesimizi keser, aklımızı başımızdan alır. İçimizi coşkuyla, canlılıkla, haşyetle doldurur. Güzellikle hemhal olmak, başlı başına şifadır. Üstelik güzellik bizi adalete davet eder. Bir çiçeğin, bir ağacın, bir hayvanın güzelliğini idrak edebilen kişi onlara zarar veremez. İnsanın güzelliğini gören, onu incitmek istemez. Kalbimizin ayarlarıyla oynayalım ve etrafımızdaki güzelliği, ruhumuza görünür kılalım.</p>
<p>‘Gerçek cennetler kaybettiklerimizdir’ demiş Proust. Bir koku bizi çocukluğun ego nedir bilmez, saf ve masum zamanlarına alır götürür. İnsan güzellikle yaşar. Güzelliğin bizi alıp götürmesine izin verelim.</p>
<p>Güzel görelim, güzel konuşalım, güzeli arayalım. Güzelin bendeleri olalım. Ola ki yaralı ruhlarımız teselli bulur.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Başı Sınuklar İçin Kılavuz,syf.45,51</p>
<p>Serbestiyet.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzelin-tesellisi/">Güzelin Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guzelin-tesellisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mercek Tesellisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mercek-tesellisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mercek-tesellisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 May 2019 15:36:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Mercek Tesellisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21743</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aynı hadisenin hem saadet veren, hem kalbi daraltan yanları mevcuttur, insana düşen, çirkin olanı bırakıp güzel olana yönelmek, sıkıntılı yönlere değil ferahlatan yönlere dikkatini yoğunlaştırmaktır. Hatalı yorumlardan dolayı olumsuz hale gelen birçok hadise vardır. Her tarafın siyah olduğunu iddia eden biri varsa, anlarız ki, onun gözlüğü siyahtır. Endişeli bakış, kâinatta her şeyi endişe kaynağı olarak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mercek-tesellisi/">Mercek Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="258" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 258px) 100vw, 258px" /></p>
<p>Aynı hadisenin hem saadet veren, hem kalbi daraltan yanları mevcuttur, insana düşen, çirkin olanı bırakıp güzel olana yönelmek, sıkıntılı yönlere değil ferahlatan yönlere dikkatini yoğunlaştırmaktır. Hatalı yorumlardan dolayı olumsuz hale gelen birçok hadise vardır. Her tarafın siyah olduğunu iddia eden biri varsa, anlarız ki, onun gözlüğü siyahtır.</p>
<p>Endişeli bakış, kâinatta her şeyi endişe kaynağı olarak gösterir. İhanet korkusu yaşayan biri etrafını bir ihanet çemberi olarak görür. Sorun, görünenlerde değil, gözlerdedir, bakışlardadır. Her güzelin çirkin göründüğü bir görme açısı, her çirkinin güzel göründüğü bir bakma açısı mutlaka vardır. Her şey yolunda gitse bile kalbindeki karanlık sebebiyle hayatı ve olayları daima karanlık gören insanlar vardır. Bir bilge, hep olumsuzluğa odaklananları, çiçekleri bırakıp sadece yaraların üzerine konan sineklere benzetir.</p>
<p>Bazen bir şeyin bütününde var olan güzellik, ayrıntılarında görünmeyebilir. Mesela Mars’ın dışarıdan çok güzel bir görüntüsü var. Ama Mars’ın içindeyken o güzellik görülemez. Bir şarkının notaları tek tek dinlendiğinde insanı etkilemesi mümkün değildir. Başımıza gelen bazı hadiselere geniş bak-tığımızda onlardaki güzellikler görülür, detaylara inildikçe o güzellikler kaybolur hatta yerini çirkinliklere bırakır. Bu durumlarda önemli olan teferruat değil, bütünlüktür. Bir kimseye; “Okyanusu tarif et!” denildiğinde, kıyıya vuran birkaç çöpten bahsedip o muhteşem denizi görmüyorsa, detayda boğuluyor demektir. Detaycı insanlar kimi zaman nimeti azap olarak görürler. Biri ona nasihat etmiştir. Tam ihtiyaç duyduğu nasihatlerdir bunlar. Bu ona yapılmış bir iyiliktir aslında. Ama o, birtakım lüzumsuz detaylara takılmaya başlar. O kişi hangi niyetle böyle demiştir?</p>
<p>Acaba daha farklı bir şey demek istemiş olabilir mi? Onun kuyusunu kazmaya çalışıyor olabilir mi? Onu oyundan düşürmek istiyor olabilir mi? Böyle tuhaf detaylar içerisinde boğularak bir iyiliği, kendisine yapılan bir hücuma çevirebilir insan. Kur’ânın ifadesiyle “Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar” (Mûnafikun, 4). Çiçekteki güzellik teferruata inildiğinde değil, dış bütünlüğüne bakıldığında belli olur. Çiçeğe mercekle bakmamalıyız. Çirkin çiçek yoktur, yanlış yerden ve yanlış araçla bakılmadığı müddetçe, işte bazen teferruata girmek incitir inşam, vesveselere sebebiyet verir.</p>
<p>Bazı filozoflar ‘bilginin acı sebebi olduğunu, bazıları da cehaletin’ mutluluk kaynağı olduğunu söylemişlerdir. Bu tespitler doğru olmasa da, bazı durumlar için geçerlidir. Şayet kasıtları yüzeysel bakılması gereken konulara detaylı bakılmasının zararları ise bu konuda haklılar. Şeytan teferruatta gizlidir, derler. Ama sanat da teferruatta gizlidir. Bazı durumlarda önemli olan bilakis teferruattır. Kar tanesindeki sanatı arıyorsak teferruatına bakmalıyız. Kar tanesindeki ince sanatlar sadece mikroskoplarla görülebilir.</p>
<p>Herhangi bir insana veya ağaca bakınca, Allah insanı veya ağacı daha güzel yaratamaz mıydı, diye bir soru içimizden geçebilir. Kendisi en fazla birkaç kilometre uzağı görebilen; içinde bulunduğu zamanın bir dakika sonrasını ve bir dakika öncesini algılayamayan, bir şeyin önünü gördüğünde arkasını, arkasına baktığında önünü göremeyen, bir şeyin dışını gördüğü anda içini, içini gördüğündeyse dışını göremeyen insanoğlunun kâinatın bütünlüğü açısından bir şeyin nasıl göründüğünü, ağacın nasıl bir güzelliğe sahip olduğunu bilmesi mümkün müdür? Bütünlük algısı olmadığı müddetçe, parçaya bakarak tutarlı bir yorum ileri sürmek imkân dâhilinde değildir. Çünkü “bütün’, &#8216;parça’nın doğru tanımını sağlayan en önemli etkendir.</p>
<p dir="ltr">Bazen detaya bakan çirkin, bütüne bakan güzellik görür, bazen de tamamına bakan çirkinlik, detayına inen güzellik görür. İnsana düşen ne zaman detaylara odaklanacağını, ne zaman olaylara dışından bakacağım doğru belirlemektir. Yaşadığımız hadise ferahlık kaynağı olmak yerine, kasvet sebebi olmuşsa, teferruata bakmamız gereken yerde bütüne, bütüne bakmamız gereken yerde teferruata dikkat kesildiğimizden dolayıdır.</p>
<p>Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.63-65</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mercek-tesellisi/">Mercek Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mercek-tesellisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mecit Ömür Öztürk &#8211; Dervişin Teselli Koleksiyonu &#8221;Notlar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 May 2019 16:21:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[belanın hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dervişin Teselli Koleksiyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[kaygı]]></category>
		<category><![CDATA[Keder]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[sebep sonuç ilişkisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21713</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/">Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu ”Notlar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="242" height="375" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 242px) 100vw, 242px" /></p>
<p>İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar yolculuk boyunca başlarına dert olur. Bir grup ise gemiyi büsbütün unutarak tabiatın çekiciliğine kendilerini kaptırır ve geminin kalktığını bile farketmezler; sonunda acılar içinde kıvranarak ölürler. İşte dünyanın çekiciliğine kapılarak ölümden sonraki hayatı unutanların âkıbeti budur.(el -Kindi)</p>
<hr />
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de, “Şer gördükleriniz hakkınızda hayır olabilir”buyrulur (Bakara, 216). Hz. Ömer der ki: “İster hoşuma gitsin, ister gitmesin; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için fark etmez. Çünkü ben, hayrın hoşuma gidende mi, gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum” (İbn-i Kesir). Hayatın yorumlanması, rüya tabirlerini andırır. Rüya ilmini bilmeyenler, olumsuz gibi görünen sahneleri, negatif yorumlayarak rüyayı olumsuz bir yaşantıya doğru tetiklerler. Rüyalardaki olumsuz sahneler genellikle güzel anlamlar taşımaktadır.</p>
<p>Rüyalar tersine çıkar, derler, bu söz her rüya için doğru olmasa da olumsuz rüyalar için çoğu zaman doğrudur. Ve hayat da bir rüyadır. İnsanlar uykudadır ve ölünce uyanacaklardır. Olumsuz görünümlü birçok olayın, neticesi, tabiri, açılımı ve arka planı oldukça güzel olabilir. Ama halen rüyada olduğumuz ve bu dünyanın etkisi altında yaşamaya devam ettiğimiz için bu güzellikleri şimdilik fark edememekteyiz.(s.19)</p>
<hr />
<p>İnsan başına gelecek mukadder hadiseleri değiştiremezse değiştiremese bile o hadiselere vereceği tepkiyi, onlardan etkileniş biçimini yorumlarıyla değiştirebilir. Montaigne der ki: “İnsan etrafında olup bitenlerden daha çok, olup bitenlerle ilgili kendi görüşlerinden etkilenir. ”</p>
<p>Şair Milton’un ifadesiyle: “Biz yaşarken akıl cenneti cehennem, cehennemi de cennet yapar. ”</p>
<p>“Bana zarar verdiler düşüncesini ortadan kaldırırsan, zararın kendisini de ortadan kaldırmış olursun.”<br />
Aurelius (s.21)</p>
<hr />
<p>Akıp giden ırmakların, dönen dünyanın, ışıldayan güneşin, işleyen kâinatın gücünü düşünelim. Bu toplam güç, insanın kullandığı güçten farklı değildir. İlahi kudret mutlaktır ve bu kudretten istifadeye en layık varlık aczinden ve ihtiyacından dolayı, insandır.</p>
<p>Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler tarihte kaldığına göre, o mucizelerin varlığının bize söylediği hiç mi bir şey olmayacak? Peygamberlerin fiziki varlıklarına muhatap olamasak da, mucizeyi yaratan peygamberin kendisi değil de, Rabbimiz olduğuna göre, o mucizenin kaynağıyla ilişkimiz sürüyor demektir. Bizler peygamber değiliz ancak peygamberleri yaratanla, bizi yaratan aynıdır. İsteklerimizi, hayallerimizi ve düştüğümüz çıkmazları Rabbimizin mutlak kudretin emanet ederek, bize ne imkânlar sunacağını ve hangi imkânsızlıklardan kurtaracağını görmeliyiz.(s.30)</p>
<hr />
<p>Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “İnsanın başına insan için doğal olmayan hiçbir şey gelemez. Ne bir öküzün başına, öküz için doğal olmayan bir şey, ne asmanın başına asma için doğal olmayan bir şey, ne de bir taşın başına taş için doğal olmayan bir şey gelebilir: Eğer başınız yalnızca alışılmış ve doğal alan şeylerden biri geliyorsa, niçin yakmasın? (&#8230;) Ölümü seve seve karşıla, çünkü o da doğal olan şeylerden biridir: Tıpkı gençlik ve yaşlılık, büyüme ve olgunlaşma, dişlerin ve sakalın çıkması, saçların ağarması, gebelik ve doğum, mevsimlerin değişmesi gibi çözülüp dağılmamız da doğaldır. Öyleyse, ölüme karşı ne düşman, ne öfkeli olmalı, onu yaşamın doğal gelişmelerinden biri olarak beklemelidir insan. (&#8230;) Utanmazın biri seni incitme, hemen şunu sor kendine: “Dünyada utanmazların bulunmaması olanaklı midir? ” Olanaksızdır. Öyleyse olanaksız olanı isteme,çünkü bu insan da dünyada var olması kaçınılmaz olan utanmazlardan biridir. Bu düşünceyi başka bir kötü insanla veya olayla karşılaştığında da aklında tut. Çünkü bu tür insanların ve olayların olmamalarının mümkün olmadığını anımsar anımsamaz,onlara daha kolay katlanırsın. ”</p>
<p>Aurelius, başımıza gelenlerin doğal oluşu üzerinde durmakla kalmaz ve suçu bu kez suçludan, suça maruz olana kaydırmaya başlayarak şunları söyler: “Cahil birinin cahillik etmesinde şaşılacak ne var? 0 cahil insandan, seni üzen yanlış davranışı beklemediğin için suç sendedir: Çünkü onun bu kötülüğü işleyebileceğini anlaman için yeterince araçla donatmıştır seni aklın ve gözlemlerin. Ama bunu unutmuşsundur; bunun için kendine değil de onun bu davranışına şaşıyorsundur.</p>
<p>Birini sadakatsizlik ya da vefasızlıkla suçladığında, dikkatini kendine çevir; çünkü suçun sende olduğu açıktır: 0 karakterde birinin sözünü tutacağına güvendiğin için..Ya da ona iyilik yaparken bunu karşılık beklemeksizin yapmadığın için&#8230; Ve ödülü, salt o eylemi yapmakla aldığına inanarak iyilik yapmadığın için&#8230;Suçlusundur.&#8221;</p>
<p>Ne demiş uçurumda açan çiçek: Yurdumsun ey uçurum.”der Şair.(s.35)</p>
<hr />
<p>Andre Gide der ki, “İnsan kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe, yeni okyanuslar keşfedemez.” Belaların bir hikmeti insanı geliştirmek, onu terakki ettirmek, arş-ı kemalatına onu ulaştırmak, kabiliyetlerini inkişaf ettirmek, kısacası eğitimdir. Ve bu eğitimin en önemli çıktılarından biri saklı yeteneklerin ortaya çıkmasıdır. Musibet yaşamamış insanlar, içlerindeki mühim kabiliyetleri açığa çıkaramadıkları için, depresif bir hal içerisindedirler. Zira inkişaf etmeyen yetenekler insana musibetlerden daha çok azap verir.(s.42)</p>
<hr />
<p>Rab esmasıyla terbiye edilmiştir bütün organ larımız. Rab ismiyle şekillendirilmiş ve vasıflandırılmıştır etrafımızda fayda gördüğümüz ve lezzet aldığımız bütün bu kâinat&#8230; Gözümüzü göz çukurlarımıza yerleştiren, onu görmeye yetenekli hale getiren, güneşi dünyaya belli bir mesafede tutarak bize faydalı hale getiren Rab ismidir. Bedenimizdeki organların varlığından; kâinatın şimdiki dizilim ve fonksiyonlarından nasıl razı ve memnunsak, aynı esmanın yani Rab isminin tecellisi olarak; asıl gayesi olgunlaştırmak ve yetiştirmek olan musibet ve zorlukları aynı memnuniyetle karşılamalı değil miyiz?(s.46)</p>
<hr />
<p>Marcus Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “Yaşamını bir bütün olarak düşünüp kaygılanma. Önceden başından geçmiş ve sonradan başına gelecek olan kederleri hep bir aradaymışlar gibi düşünme. ” Bir Çin Atasözünde bu durum ironiyle ifade edilir; &#8220;Henüz yanına gelmediğin bir köprüden geçmeye uğraşma! ”</p>
<p>İnsan bu geçici hayatı kalıcı gördüğünde, musibetler gözünde büyür, tahammül gücü azalır ve gelecekte onu bekleyen olası musibetler, fâni hayatı bâki görmesi sebebiyle, olduklarından daha büyük görünür. Gözünde büyüttüğü o gelecek musibet için sabrını şu anda harcamaya başlar ve şimdiki musibetlere ancak kâfı gelebilen tahammülünü erkenden tüketmiş olur. Yarın vé öbür gün acıkacağım diye bugünden mideye yemek doldurmak nasıl fayda vermez ve hatta sağlığı bozarsa, gelmemiş günlerin dertlerini bugünden çekmek de öyle anlamsız ve zararlıdır.</p>
<p>Şimdi durmadan su içmek, yarınki susuzluğu gidermez; şimdi hızlı hızlı nefes almak, bir dakika sonraki nefes alma ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Öyle de geçmiş ve gelecekteki acılı zamanları düşünüp şimdiye ait sabrı kullanmak, 0 acıları hafıfletmeyeceği gibi, şimdi yaşanan dertlere karşı da dayanma gücünü zayıflatır.s.50)</p>
<hr />
<p>Filozof Max Stirner,Eğitimimizin Sahte İlkesi adlı denemesinde kullandığı ‘kafadaki tekerlek’ metaforuyla günümüzdeki eğitim tarzını eleştirir. Modern eğitimin kafada bir tekerlek olduğunu ve özgür olmayan insanların otoriteye boyun eğmesi için eğitimin&#8217; kullanıldığını ifade eder. Özgür insana gelince eğitimin onda yapacağı etki bilgide seçme eylemini sağlamaktır. Stirner, bu noktadan yola çıkarak “bireye sahip olan düşünce’ ve “düşünceye sahip olah birey’ ayrımını ortaya koyar. &#8220;Düşünceye sahip olan birey’ düşüncesine hâkimdir ve iradesiyle seçer düşüncelerini. Ancak “bireye sahip olan düşünce’ söz konusu olduğunda, kişi tutsaktır ve kendisine hükmeden düşüncelerin etkisinden kurtulup özgürce hareket edemez.</p>
<p>İşte, yaşadığımız kederlerin bize hükmedişinden kurtulabilmenin ve özgür bir biçimde onları kullanmanın ilk adımı duygu ve düşüncelerimizi dışarıdan seyretmeyi öğrenmektir. İkinci adım ise, “ben, içinde bulunduğum düşüncenin esiri değilim, o benim esirim’ diyebilmektir.(s.53)</p>
<hr />
<p>Felsefe dünyasında mümkün dünyaların en ideali’ fikriyle tanınan Alman filozof Leibniz’e göre tanrı, tek mükemmel varlıktır. Tanrı gereken en az miktarda kusur içeren mümkün dünyaların en iyisini, en idealini yaratmıştır. Leibniz’e göre kusurlu olanla mükemmel olanı bir araya getirmenin bundan daha iyi bir yolu olamazdı. Daha az kusur kullanılarak, bu kadar fazla mükemmellik üretebilen &#8216;şimdi var olan dünyadan’ başka hiçbir dünya tasarımı düşünülemez.</p>
<p>Leibniz, kusurun ve kötülüğün &#8216;mümkün dünyaların en idealinin’ ortaya çıkması için gerekli olduğunu savunuyordu. (Kusur, benim imzamdır, der İ.Oktay Anar; kusur mükemmelliğin imzasıdır diyebiliriz biz de Y.N.) Daha iyisini yaratmak mümkünken, tanrının kasten ideal olmayan bir dünya yaratmayacağını ifade eden Liebniz, bu gerekçelerle halihazırdaki dünyanın en dengeli ve en iyi ihtimal plduğu düşüncesini detaylı bir şekilde eserlerinde ortaya koymaktaydı.</p>
<p>Liebniz ideal olan tanrıyla, ideal olmayan dünyayı karşılaştırarak bu sonuçlara varsa da, halihazırdaki dünyanın ideal olan cennetle mukayesesi daha isabetli görünmektedir. Kur’ân ve Hadis’lerde cennet halkının vasıflarından bazıları şöyle anlatılır: Hastalanmazlar, üzülmezler, ihtiyarlamazlar, ölmezler, elbiseleri eskimez&#8230; Bu durumlar dünya hayatında yaşanıyor olsaydı, cennet ve dünya farkı ortaya çıkamazdı. Dünyaya cennet vasıflarını atfetmekle, daha ideal bir dünyanın değil, ona da dünya denecekse, anlamını yitirmiş bir dünyanın ortaya çıkması kaçınılmazdır.(s.59)</p>
<hr />
<p>Bazen detaya bakan çirkin, bütüne bakan güzellik görür, bazen de tamamına bakan çirkinlik, detayına inen güzellik görür. İnsana düşen ne zaman detaylara odaklanacağını, ne zaman olaylara dışından bakacağını doğru belirlemektir. Yaşadığım hadise ferahlık kaynağı olmak yerine, kasvet sebebi olmuşsa,teferruata bakmamız gereken yerde bütüne, bütüne bakmanız gereken yerde teferruata dikkat kesildiğimizden dolayıdır.</p>
<hr />
<p>Değişikliklerden ürker insan. Oysa insan hareketle, faaliyetle, değişimlerle ve musibetlerle varlığa erer. Yaşadığı şehirden taşınınca acı çeker. İş değiştirince acı çeker. Yatağından çıktığında bile acı çeker. Ancak nefsinin çektiği acıya karşılık, ruhu bu değişikliklerden varlığa ermenin hazzını alır. Maaş odaklı çalışır insan. İşin kıymetini maaşın yükseldiğinde arar. Oysa işin kıymetini yükselten, maaşın yüksekliği değil, çalışanın gelişimine yaptığı katkının büyüklüğüdür. İnsan bir maaş elde edemediğinde değil, faaliyetle dönüşüp başkalaşamadığında işsizdir. Maaşlı işsizler de çoktur, maaşsız iş sahipleri de&#8230;</p>
<p>Başkalaşmak, değişmek ve dönüşmek insana korkutucu gelir. Aslında bu korku var olmaktan korkmaktır. Yeniden yapılanmaktan ve yeniden doğmaktan korkmaktır. Dirilmekten korkmakta. Yaşamaktan korkmaktır. Oscar Wilde der ki, “Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan sadece var olur. ”</p>
<p>Sabit bir hayat aramaktadır insan; korkuların, acıların olmadığı ve risklerin bulunmadığı. Heyecanlı geçişleri engelleyerek tehlikeleri aklınca yok etmek ister. Oysa yok ettiği şey kendi varlığıdır, kendisidir. İnsan her şeyi sabitleyerek ruhunu felç etmektedir. Halden hale geçemeyeceği, zahiren sorunsuz ama gerçekte durağan bir hayat yaşayarak terakkisini durdurmakta ve yokluğu karışıp gitmektedir.(s.72)</p>
<hr />
<p>Hususi kâinat, kumandası insanın kalbine ve fillerine bağlanmış bir ekran gibidir. İşte bu yüzden, âlemini güzelleştirmek isteyen biri öncelikle kalbine ve fiillerini düzeltmelidir. İnsan bir güzellik ortaya koyduğunda, şahsi âlemi güzelleşmeye ve nurlanmaya başlayacaktır. Kalbini günahlarla kirletirse, hususi kâinatı kirlenecek, dağılacak ve harabeye dönecektir. İşte insan kendi kâinatının aynası, temsilcisi ve vekilidir; Kendi kâinatında bulunan herkesin, bu şeyin hizmet ve ibadetlerini Allah’a sunan bir temsilcisidir.</p>
<hr />
<p>Cemal Süreya’nın, “Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek&#8217;dedigi gibi, dua da müminin elinde her zorluğu çözebilecek bir potansiyele sahiptir. Sivrisineğe güneşi hizmet ettiren, zavallı bir böceğin suya ihtiyacı sebebiyle bulutları harekete geçiren, aciz hayvanlar için mevsimleri değiştiren Rabbimizin, zayıf ve çaresiz insana karşı merhameti ne büyük olacaktır!</p>
<p>Parıldayan gökyüzünü bir dakika içerisinde bulutlarla dolduran bir yaratıcının, dilediğinde bir dakikada o gökyüzünü bomboş hale getirebileceğinden şüphe edilebilir mi? Kâinatta her şey Rabbimizin hizmetinde ve emrinde olan bir asker hükmündedir. İnsan için &#8216;çaresizlik’ ve “çıkmaza girmişlik’ kâinattaki dengeleri yerinden oynatabilecek güce sahip bir hazinedir.</p>
<p>Çaresiz insan, birçok çaresi olan insana nazarla daha güçlüdür. Çünkü kurtulma yolları olan insan çıkış yollarına ve kendine güvenirken, kurtuluş çaresi kalmayan birinin yalnızca Rabbine güvenmekten başka seçeneği yoktur. İşte bu yüzden daha güçlüdür ve kurtuluşa başkalarından daha yakındır. Duadan başka silahı kalmamış birinden daha güçlü bir ordusu yoktur dünyanın.(107)</p>
<hr />
<p>Tabiattaki sanatın birtakım ölçüleri vardır. O ölçülere uymayan bir çakıl taşı veya bir ot bile gösterilemez. Burada bir sanat gayesi güdülmemiş, hiçbir estetik yok, diyebileceğimiz herhangi bir örnek yoktur. Bazı şeyler eğri, çirkin ve hatalı görünebilir. Ama o eğrilikler ve çirkinliklere bir uzman baktığım da o çirkinliğin esasında bir güzellik, 0 eğriliğin ise bir düzen olduğuna kanaat getirilir. Dışarıdan ve yüzeysel bir gözle bakarak keşke dünya tam yuvarlak olsaydı, bu elips halindeki eğrilik olmasaydı diye düşünebiliriz. Dünyanın elips şeklindeki büyük hikmetleri, büyük sanatı ve külli faydaları anlayan biri ise, tam yuvarlak olması yerine bu şeklin daha harikulade olduğunu söyleyecektir.</p>
<p>Sanattan yoksun görülen bir takım şeyler, bakış açısının darlığından ve bilgi eksikliğinden öyle görünmektedirler. Dar bakışın en mühim sebeplerinden biri olaylara ve eşyaya nefsin penceresinden bakılıyor olmasıdır. Nefsin hoşuna gitmeyen şey “çirkin, kötü veya şer’ etiketlerini hak etmiş olmaz.(115)</p>
<hr />
<p>Ey insan! Ölümden korkma. Olması gereken, günü gelince elbette olur. Musibetler karşısında telaşa kapılma.Allah tarafından vazifelendirildiği için gelir, görevi bittiği saniyede yok olup gitmek zorunda kalır. Rızkın için telaşlanma; zira seni yaratan onu senin için önceden belirlemiştir. Gelecek kaygısı taşıma.</p>
<p>Seni gelecekte yaşatmaya kim karar vermişse, gerekli ihtiyaçlarını gidermek de O’nun sorumluluğundadır. Hayal ve hedeflerin için fanilerin peşinden beyhude koşma. Bütün kâinatı idare eden Tek’tir. Bütün sorunların çözümü O’ndadır. Seni korkutan her şeyin dizgini O’nun elindedir. Mevlana Hazretleri şöyle bir soru sorar: “Düğümü kim bağladı ise en iyi o çözer. Bela Allah’tandır. Öyleyse?” (Mesnevi, Cilt 6).(s.128)</p>
<hr />
<p>Kişinin başarı üstüne başarı kazandığı, herkesin onun yüzüne güldüğü, ona iltifatlar yağdırdığı dönemlerde emniyet ve nefs hâkim duruma gelir ve birlikte sahibini hastalıklı ruh hallerine sürükleyebilirler. Ama işler tersine dönüp insanlar ve hadiseler sağlı sollu ona çarpıp geçmeye başladığında tedavi süreci devreye girmiş ve manevi yolculuk hızlanmış demektir. Bu sebepten olsa gerek maneviyat büyükleri daima rahattan kaçmış, hayranlarının olduğu, tebriklerin yağdığı, alkış tufanlarının koptuğu daha doğrusu yüksek mertebelerinin ifşa edildiği yerlerden kaçarcasına uzaklaşmışlardır.(s.133)</p>
<hr />
<p>Beynin, kendiyle alakalı sorunlarda iki yüz civarında ilaç salgıladığı söyleniyor. Bitkilerden derlenen ilaçlar bile insanın kendi bedenindedir belki. Bütün hastalıklara çözümü bedenin içerisinde arayan yaklaşımlar da var. Kim bilir karaciğerin içinde öyle bir bölüm vardır ki, böbrek hastalıklarına şifa olabilmektedir. Beyindeki bir salgı, kalp için depolanmış bir şifadır, kim bilir.</p>
<p>Çözümünün insanın kendi içinde yattığı sufilerce dile getirilen bir gerçektir. “Ne ararsan kendinde de” buyuran Hz. Mevlana der ki, “Can konağını aramadaysan, cansın / Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin / Bir damla su arıyorsan susun / Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir. ” Dermanlar insanın biç ummadığı yerde, yani musibetlerde saklıdır. Hace Bektaş Veli ne güzel söyler: “Harâret nardadır sacda değildir / Kerâmet baştadır tacda değildir / Her ne arar isen kendinde ara / Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.&#8221;(s.136)</p>
<hr />
<p>Adamın birinin başına belalar yağmış. Bir meczup ona, sabredersen geçer anlamında “Bu da geçerya hu”demiş. Aynı kişi padişah olmuş. Meczup yine ona, “Bu da geçerya hu! ” demiş. Yani padişahlık da musibetler de fanidirler. Varlıkta kalabilmeleri, tutunabilmeleri bakımından birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Bir hâlin olduğu gibi devamı imkânsızdır.</p>
<p>Yine Bir Tereddüdün Romanı’nda Peyami Safa kahramanlna şunu söyletir: “Eğer bir adamın hayatında duyduğu haz ve keder yekûnları hesap edilecek olursa, görülecektir ki hiç kimse kimseden daha fazla ne mesut ne de bedbahttır. Hepimiz kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz ve bu hususta bir dilenci bir milyarderden farksızdır.</p>
<p>Çok gülenin çok ağladığını söyleyen atalar sözü de bize heyecanlarımız arasındaki dengeden doğan bu büyük eşitliği bildiriyor. Bunun için geçici hazlar ve kederler istisna edilirse, insanlar arasında devamlı bir saadet ve felaketten bahsedilmesini bile fâzla bulanlardanım. ”(s.141)</p>
<hr />
<p>Süfîler, mutlulukta takılı kalmayı eksiklik saymışlar, mutluluğu yaşamın temel gayesi olarak ele almayı anlamsız bulmuşlardır. Onlara göre mutluluk hallerden ancak bir haldir. O bütün hallerin gelip dayandığı en iyi ve nihai hal değildir. Ondan da geçmek, daha farklı hallere ve makamlara ulaşmak icap eder ki manevi yolculuk devam edebilsin.</p>
<p>Günümüzde bütün insanlık mutluluğun peşinden koşmaktayken, Kur’ân-ı Kerîm’de ve diğer kutsal metinlerde dünyada mutlu bir yaşama erme hususunda herhangi bir emir yoktur. Ama sabırlı, dürüst, takvalı ve ihlaslı birer insan olmak konusunda birçok emir vardır.(s.149)</p>
<hr />
<p>Bir ayette “Her bilenin üstünde başka bir bilen vardır” buyrulur (Yusuf, 76). Bu biraz da şu anlama gelir; her anlamın derununda başka bir anlam, her maksadın ötesinde başka bir maksat vardır. İnsan sonuç odaklı yaşadığı için başından geçenleri yalnızca neticelerine göre değerlendirir. Bir ağacın sonda bekleyen neticesi meyve olduğundan “ağaç meyve içindir’ yanılgısına kapılır insan.</p>
<p>Sondaki netice gelmeyince, her şey berbat oldu, ele avuca bir şey geçmedi diye düşünür. Oysa ağaçların meyve vermek haricinde; havayı temizleme, oksijen üretme, yaşam alanlarını serinletme, toprak kaymasını önleme, insanları zararlı ışınlardan koruma, sinirleri yatıştırma, hayvanlara yuva olma, depremlerin etkilerini azaltma gibi pek çok faydaları vardır.</p>
<p>İşten maksadın kariyer, başarı ve para olduğu düşünüldüğü için, o başarıyı elde edemeyenler, verimli çalışmalar yürütmüş, kendilerini çok geliştirmiş olsalar bile mutsuzdur. Çalışmanın binlerce sonucundan yalnızca birisi olan terfi, sonuçlar arasında en sonda geldiği için, tek önemli şey olarak algılanır. İflas eden bir işadamı, kendisine sayısız maddi ve manevi katkısı olmuş şirketini, nimet değil de başına açılmış bir bela olarak görmeye başlar. Oysa o işyerinde geçirdiği yıllar da, yaşadığı iflas da, büyük birer nimettir.(s.157)</p>
<hr />
<p>Aileden maksat mutluluktur, ön kabulüyle girilir evliliğin içerisine. Daha evlenirken arabaların önüne ‘evleniyoruz’, arkasına &#8216;mutluyuz’, yazılır. Bu aşamada evlilikten muradın ‘mutluluk’ olduğu ilan edilmiştir. Ama o sahte plaka kısa bir süre sonra sökülüp atıldığı gibi, o “mutluyuz’ fikri de az bir zaman sonra devre dışı kalır. Ailenin kurulmasının öncelikli maksadı neslin devamıdır, günahlar karşısında bir korunak bulmak ve âhirete yönelik bir yuva kurmaktır.</p>
<p>Toplumun devamı, prensiplerin devamı, ahlâkın, hasenatın, faziletlerin devamıdır ailenin kuruluş amacı. Böyle düşünüldüğünde sorunlar küçülür, insanlar mutluluğu bulamadıkları dönemlerde yuvalarını yıkmayı düşünmezler. Çünkü mutluluk kilit beklenti olmaktan çıkarılmıştır.</p>
<p>Yuvamız, mutlu olacağımız yerdir evet; Ancak onun tek maksadı dünyevi mutluluk değildir. Yuvanın içerisinde başka birçok sonuç gerçekleşmektedir ve onlar da birer nimettirler. Tek bir sonuca bina edilen süreçler, 0 sonuç elde edilmediğinde yerle yeksan olmuş gibi zannedilse de, süreçte elde edilen kazanımla yok olmayacaktır.</p>
<p>Evliliğin nefse bakan, aileye bakan, topluma bakan tarafları olduğu gibi bir de Cenab-ı Hakk’a dönük yanları vardır. Eşiyle beklediği kadar mutlu olamayan biri, o yuvadaki yüzlerce nimeti göremez olur; Aldatmak, ihanet etmek bu yanlış ön kabulün yalnızca bazı faturalarıdır.(s.158)</p>
<hr />
<p>Eğitim görürken, öğretmenlerimizden birine, sınav sonrasında ‘Hocam, çözüm yoluna da not veriyor musunuz? ” diye sormayanımız yoktur. Çözümü uzun süren &#8216;bir matematik problemini, sonuna kadar doğru yürüten, ancak en sonda basit bir çarpma veya toplama hatasıyla yanlış cevabı veren öğrencinin bu sorudan alacağı puan sıfır olabilir mi? Peki, yanlış bir çözüm yolu yürüten öğrencinin tesadüfen doğru sonucu elde etmesine tam puan verilebilir mi?</p>
<p>Skor acımasızdır ve ilahi adaletin ölçüsü skor değil, çözüm yoludur. Sonuç odaklı eğitim sistemlerinin netice verdiği birey tipi sonuç ve skor odaklı insanlardır. Mesela ilköğretimdeki bir öğrenciye ilerdeki planlarını sorduğumuzda, “doktor olacağım’ gibi meslek atfı içeren sözler duymak kuvvetle muhtemeldir; ancak “kansere çare bulacağım’ diye bir amacı olduğunu öğrenmek neredeyse imkânsızdır. Burada suçlu çocuklar değil, sonuç odaklı eğitim sisteminin onlarda açtığı psikolojik yaralardır.</p>
<p>İnsandaki acımasız skor, yaşadığı hadiselerin nefsine dönük yanlarına bakmasıyla meydana gelir. İnsan sonuncu sonucu elde edemediği için kendini hiçbir sonuca ulaşmamış sayar bu yüzden. Yaşadığı olayda binlerce olumlu netice varken, nihai ve belki de en önemsiz sonuca ulaşamadığı için bütün kazanımlarının çöpe gittiğini düşünür.(s.159)</p>
<hr />
<p>Kâinatta her şey potansiyel olarak hayırdır. İnsan hatalı tavır ve yorumlarıyla onları kötülük ve şer haline getirir. Kötülüğün yaratılması değil, işlenmesi kötüdür. Cenab-ı Hakk her şeyi &#8216;hayır’ olarak yaratmıştır. Ama insanlar niyet ve nazarlarıyla onları kendileri hakkında kötülüğe çevirirler. Hayırları şerre çevirebilme özgürlüğü insanın temel bir özelliğidir. Yaratılma itibariyle vasfı şer ve hayır değildir o hadiselerin. Şer vasfını fiillere kazandıran, şuur sahibi olan insanoğludur. Fiillerin aslı Allah’a, vasıfları ise kullara aittir, derler.</p>
<p>Bir İngiliz atasözü, kötü hava yoktur, yanlış giyim vardır, der. Hava muhalefeti yoktur, olsa olsa havaya muhalif insan halleri vardır. Evden şemsiyesiz çıkan, hava koşullarına göre giyinmemiş olan insan yağmuru kendine zararlı hale getirdiğinde bu, insana ait bir meseledir, yaratıcının yaratımıyla ilgili değil. Yağmurdan zarar gören biri, yağmurun bir olumsuzluk olduğunu iddia edemez. Yağmuru hakkında kötülük haline getiren kendisidir; çünkü yağmur onu rahatsız etmek için değil milyonlarca hayırlı gerekçeyle yağmaktadır.(s.161)</p>
<hr />
<p>Hatıraları vardır insanın; düşünürken duygulandığı&#8230; O güzel hatıralardan çoğunlukla acı ve hüzün rüzgârları eser. Yaşarken bir saat süren mutlu bir hatıra, bazen ölünceye kadar esef kaynağıdır. Ölüm gelip insanın sevdiği birini aldığı zaman başlayan acı dinmek bilmez. Onunla birlikte ne kadar güzel günler geçirdiyse, aniden başlayan kopuş acısı, gitgide azalsa da ölünceye kadar sürer. Maziye doyamamıştır. Eski mutluluklarına doyamamıştır. Dünyadaki hiçbir şeye doyamamıştır. Ama o mutluluklar, onlara doyamamış olmasına aldırmadan, ondaki saadet ihtiyacını giderip gidermediğine bakmadan, onu terk edip giderler.</p>
<p>Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen şeyler, hiç başlamamış gibi bitmektedirler. İnsan ilk bakışta doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan bir varlık gibi görünür. Namık Kemal, İntibah’ta der ki, “İnsanoğlu her adımını mezardan uzaklaşmak için atar; fakat yine de her adımda mezara biraz daha yaklaşır. Her nefesini ömrünü uzatmak için alır; fakat yine de her nefes alışta ömründen bir nefeslik zaman eksilir. &#8220;(s.167)</p>
<hr />
<p>Hiç kimse kendi konumunu az da olsa kusurlu bulmayacak kadar mutlak anlamda mutlu olamaz. İnsanın mutluluğunun özü kaygı uyandırıcıdır; ne tamamen ele geçirilir ne de sonsuza değin sürer.</p>
<p>Bir adamın çok büyük bir geliri olabilir; ama aşağı bir soydan geldiği için utanç içindedir.Bir başkası soylu doğumlu olduğu için tanınır; ama ailesinin kaynakları az olduğu için tanınmamış olmayı yeğler. Bir adam hem zengin hem de soylu olabilir; ama yaşamını bekar sürdürdüğü için hayıflanır. Bir başkasının mutlu bir evliliği vardır; ama hiç çocuğu olmadığından servetini bir yabancıya miras bırakmak için artırır. Başka bir adam ise çocukları olduğu için mutludur; ama oğullarının ya da kızlarının işlediği kusurlar yüzünden üzülür, gözyaşlarına boğulur. Demek ki hiç kimse kendi payına düşenle birebir uzlaşamaz. Çünkü her durumun tatsız bir yanı vardır; sadece henüz yaşanmadığı için bilinmiyordur; bilindiğinde de ürkütücü olur.<br />
(Filozof Boethius)(s.178)</p>
<hr />
<p>Eğer bir acıdan kaçınamıyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz. Dünyaya da, kendi yaşamımıza da armoni açısından bakarsak, seslerin her zaman uyumlu olmadığını, bu armonik yapı içerisinde hoş tonların da sert tonların da, diyezlerin de bemollerin de duyulduğunu, bazı seslerin yumuşak ve rahatlatıcı, ötekilerinin ise rahatsız edici olduğunu görürüz. Eğer bir müzisyen yalnızca bunların bazılarından hoşlanırsa nasıl şarkı söyleyebilir? Müzisyen bu ses ve tonların hepsini birden kullanmayı, bunları bir araya getirmeyi bilmelidir.</p>
<p>Biz de yaşamımızdaki iyi ve kötü şeylere böyle bakabilmeliyiz; çünkü iyi şeyler de kötü şeyler de aslında aynı özdendir, bizim yaşamımıza aittir.&#8221;Keşke verimli tarlalar olabilsek, o zaman derinliklerimizde hiçbir şey kullanılmadan kaybolup gitmezdi; o zaman her olaya, her nesneye, her insana kucak açar, bunları toprağımızın gübresi bilirdik.&#8221;(Friedrich Nietzsche)(s.199)</p>
<hr />
<p>İşlerin yolunda gitmesi, kişinin doğru yolda olduğunu ve gidişatının iyi olduğunu göstermediği gibi, işlerin ters gitmesi de yanlış yolda oluşunun kanıtı değildir. Bazen kişi yanlış yolda gittikçe üzerindeki nimetler artar durur. Ancak bunlar sadece görünürde nimettirler. Yolunda giden işler, bazen de insanın iyilik ve ibadetlerinin uhrevi ücretlerini tüketen birer canavar haline gelirler.</p>
<p>Mesela kişi anne babasına saygı gibi bir davranışının neticelerini alıyordur yaptığı işlerden, işlerin kendi neticelerini değil. Anne babaya hizmetin neticesi âhirete kalacağına, bu dünyada akıyordur ve kişinin dünyevi işleri, yanlış bir yaşam tarzı içerisinde olmasına rağmen, harikulade iyi gidiyordur. İyiliklerinin karşılığı bu dünyada veriliyor ancak cezaları sürekli âhirete bırakılıyordur. Böyle birinden daha talihsiz kim olabilir. İşte buna &#8216;istidraç’ denilir. İstidraç, nimet görünümüne bürünmüş ilâhi cezadır (Bk. Kalem, 44 Araf, 182).</p>
<p>Saadet içerisinde yüzmek kişinin bütün bütün hayırda olduğu anlamına gelmez. Bu saadet bir felaketin başlatıcısı da olabilir. Çok fırtınalı musibet dönemlerinden başarıyla çıkan Sahabe Efendilerimiz şunu söylemişlerdir; ‘acılara sabrettik kazandık, fakat nimetlere şükredip kazanabildik mi, işte onu bilemiyoruz. ”(s.236)</p>
<hr />
<p>Hz. Ali’den şöyle bir söz nakledilir: “Bazı nimetler vardır ki onlara sahip olmamak da büyük nimettir.”Mesela, kuvvetli bir hafıza nimet midir? Nietzsche’nin bu konudaki çarpıcı tespiti şudur: “Birçok insan sırf hafizaları fazlasıyla iyi diye orijinal düşünür olamamıştır: Kötü bir hafızaya sahip olmanın avantajı, aynı güzel şeyi ilk defa yaşıyormuş gibi tekrar tekrar deneyebilmektir: ”</p>
<p>Bir edebiyatçımız bize tersten baktırarak şöyle bir tespitte bulunuyor: “Güçlü bir hafiza, ağır bir cezadır ve işin kötüsü: iyi anları nadiren, kötü anlari sıklıkla hatırlatır. ” Bizi üzen olaylar hafızada ilk etki ettiği andaki gibi kalsalardı ve musibetler bütün tazeliğiyle hafızada korunuyor olsaydı, kimse bunu kaldıramazdı. Unutmak, büyük bir ilahi lütuftur. Alzamier hastalarında gördüğümüz gibi, insan her şeyi unutarak da yaşayabilir ancak her şeyi hatırlayarak yaşamı sürdüremez.(s.253)</p>
<hr />
<p>Kalp ve ruhu kanatan günahlar, işlendiği esnada insanın içyapısını tahrip ettiği gibi, diğer yandan, o günahların dünya ve âhiretteki olumsuz neticelerine davetiye çıkarmaktadırlar. Tevbe Süresi’nin 126. Ayeti’nde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlar heryıl bir veya iki defâ, çeşitli belâlara uğratılıp sınandıklarını gömüyorlar mı? Böyleyken yine de tevbe etmiyorlar ve ibret almıyorlar. ”Bu ayetin ifadesiyle insan, yılda bir iki defa, türlü acılara gark olur; ancak o acılar dindiğinde sanki hiçbir şey olmamış, hiç acı çekmemiş, yıpranmamış ve üzülmemiş gibi, hayatına kaldığı yerden eski halleriyle devam eder. Başına gelenlere rağmen, önceden işlediği günahlara yeniden dalan insandaki bu duyarsız hal, kaderin uyarılarını hiçe saymak demektir. İhtar aldığı ve cezasını çektiği halde, yeniden aynı musibete kendini sürüklemeye çalışan insanın, mantığından şüphe edilir.</p>
<p>Resullullah Efendimiz (sav) “Bir kimse istiğfara devam ederse / çokça istiğfar ederse, Allah azze ve celle ona her sıkıntısı için bir çıkış yolu, her keder için bir ferahlık sağlar ve ona hiç beklemedıği yerlerden rızık verir”buyurmuşlardır (Ebü Dâvud, Vitir, 26; İbn Mâce, Edeb, 57). İnsan günahlardan vazgeçip Rabden uzaklığını gidermelidir ki, hem o günahlara bir kefaret, hem de başına gelmiş musibetlerin çözümü için bir vesile bulmuş olsun.(s.256)</p>
<hr />
<p>Bir düşünürün dediği gibi,&#8221;Az şeye sahip olursan az şeye ait olursun.&#8221;</p>
<hr />
<p>Kader, Rabbimizin kâinatı kontrol edişidir, iplerin O’nda oluşudur, hiçbir hadise ve varlığın başıboş olmayışıdır. Kadere iman etmemek, insanın 0 zayıf varlığıyla, bu sınırsız kâinatı kontrolü altında tutma kompleksi vekendisine yapabileceği en büyük eziyettir.</p>
<p>Kadere iman eden birinin ya doğal afet olur&#8217;sa, ya güneş doğmazsa, ya gezegenimiz dönmekten vazgeçerse, ya bir yıldız dünyamıza çarparsa diye bir korkusu yoktur. Kazalardan, musibetlerden, hastalıklardan korkusu yoktur. Etrafındaki insanlardan, eşyadan, tabiattan korkusu yoktur. İşten atılma, aç susuz kalma, insanların gözünden düşme, hor görülme, yalnız kalma, dışlanma, malını, canını veya makamını kaybetme endişesi yoktur. Allah’tan başka kimsenin olayların seyrini değiştiremeyeceğini idrak eden biri yalnız Allah’tan haşyet duyar ve böylece diğer bütün korkuları yenmiş olur.(s.267)</p>
<hr />
<p>Kâinatta hakiki anlamda zulüm yoktur. Ya rahmet ya adalet vardır. Büyük zatlar dua ederken, Allah’ ın adaletinden rahmetine sığınırım; adaletinle değil bize rahmetinle muamele eyle, derler. Zira Cenab-ı Hakk’ın terazisi hassastır. Hatalarının çokluğuna bakıldığı zaman insanın başına kaderden her ne gelse adalet olur. Başına ne gelirse ona denk gelecek kadar suçu ve kirlenmişliği vardır günah havuzunda insanın. Ancak Rabbimiz bu hataların çoğunu affetmektedir.</p>
<p>Kur’ân şöyle buyurur: “Allah insanlara asla zulmetmez. Lâkin insanlar kendi kendilerine zulmederler” (Yunus, 44). Peygamberimiz (sav): “Bir kula isabet eden az veya çok felaketler ancak günahı sebebiyledir. Allah ise günahların çoğunu bağışlıyor” buyurdu ve “Başınıza gelen musibetler kendi ellerinizin kazandıkları yüzündendir. Allah ise günahlarınızın çoğunu bağışlıyor”ayetini okudu (Tirmizî, tefsir, 44/ 3252).(s.271)</p>
<hr />
<p>Cüneyd Bağdâdî Hazretleri sabrın tarifini şöyle yapar: “Sabır; acı olanı yüzünü ekşitmeden içmendir. Yani şikâyet ve feryatta bulunmadan, hoşnutsuzluk göstermeden, gelen belaya katlanmandır. ”</p>
<p>Halk, sufîlerden Zünnun-i Mısrî’nin değişik hallerinin sırrını anlayamadı ve sözlerinden duydukları rahatsızlıktan onu tımarhaneye attırdılar. Bunu duyan yakın dostları Zünnun’un ziyaretine gittiler. Zünnun, dostlarına: “Sizler de kimsiniz? ” diye bağırmaya başladı. Onlar şaşkınlık içerisinde “Bizler senin dostlarınız, tanımadın mı, halini,hatırını sormaya geldik” diye cevap verdiler.&#8217;</p>
<p>Zünnun; gelenlere saldırmaya, üzerlerine taş toprak atmaya başladı. Hepsi kaçıp bir köşeye saklandılar. Zünnunsa bir kenara çekilmiş hem gülüyor hem de şöyle mırıldanıyordu: &#8216;Neden böyle köşe bucak kaçıyorsunuz? Hani dostumdunuz? Dostun eziyeti dosta ağır gelir mi? Dostluğun alâmeti, dosttan gelen her zorluğa severek katlanabilmektir! ” Mutasavvıflar, Hak’tan gelen bir şeye kul güceniyorsa, bu gücenme kulun sevgilisine beslediği muhabbetin eksikliğindendir, diye düşünmüşlerdir.(s.275)</p>
<hr />
<p>Eğer kalplerine gerçek anlamda bakmayı öğrenirlerse, insanların çoğunluğu, şiddetli bir şekilde istedikleri şeyin bu dünyada olmadığını anlayacaklardır.</p>
<p>Öyle bir hasrettir ki hiçbir evlilik, hiçbir seyahat, hiçbir eğitim, gerçek anlamda onu tatmin edemez. Bunu söylerken başarısız evlilikleri, tatilleri, eğitimleri kastetmiyorum. Olması mümkün en başarılılarını kastediyorum.</p>
<p>Eğer kendimde, bu dünyadaki hiçbir deneyimin tatmin edemediği bir arzu tespit edersem, bunun en muhtemel açıklaması başka bir dünya için yaratılmış olduğumdur. Eğer dünyevi hazların hiçbiri onu tatmin edemezse bu, dünyanın bir hile olduğunu göstermez. Muhtemelen dünyadaki hazlar onu tatmin için değil, bilakis onu açığa çıkarmak içindir. Böylece gerçek hayatın farkına varalım.</p>
<p>Eğer böyleyse, bir yandan bu dünyevi nimetleri hiçbir zaman küçük görmemeli ve şükürsüzlük etmemeliyim, diğer yandan bunların bir kopyası, yankısı, serabı oldukları şeyle karıştırma yanılgısına düşmemeliyim. Kendimde gerçek vatanım için arzuyu muhafaza etmeliyim, o vatan ki ölmeden ona kavuşamam.(İranlı düşünür Clive Staples Lewis)(s.289)</p>
<hr />
<p>Blaise Pascal şunları söylüyor: “Her insan mutluluğu aramaktadır. Bunun istisnası yoktur ama her insan şikâyet etmektedir; prensler, hizmetçiler, asiller; halk, yaşlı, genç, güçlü, zayıf; eğitimli, cahil, sağlıklı, hasta, her ülkede, her zamanda, her dönemde, her şartta&#8230; İnsan boş yere etrafındaki her şeyle boşluğu kapamaya çalışır, o şeylerden hiçbiri ona yardımcı olamaz, çünkü bu sonsuz boşluk ancak sonsuz olanla yani Allah ile kapatılabilir” (Pensees).(s.289)</p>
<hr />
<p>Dostoyevski, Yer Altından Notlar&#8217;da şunları söylüyor:&#8221;Belki de insan yalnızca refahtan değil, acıdan da aynı ölçüde hoşlanıyor. Hatta acının mutluluk kadar yararlı olduğu bile düşünülebilir. İnsanın yeri geldiğinde acıyı, tutkuya varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için insanlık tarihine bakmaya gerek yok, yaşamın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize sorun yeter. Benim kişisel düşünceme göre, yalnızca refahı sevmenin biraz ayıp yanı bile vardır.</p>
<p>İyi mi kötü mü olduğunu bilmem ama bazen bir şeyleri kırıp dökmenin bile kendine özgü bir tadı olabiliyor. Bu açıdan,ben ne yalnız başına refahı, ne de yalnız başına acıyı yeğlerim. Acı, kuşku demektir, yadsıma demektir. Bununla birlikte insan gerçek acıyı tatmak istediğinden, çevresinde bir kargaşa yaratmak, yok etmek, dağıtmak hevesinden asla kendisini uzaklaştıramaz. Bizim manevi varlığımızın biricik kaynağı acı değil mi?&#8221;</p>
<p>Ve yine Dostoyeveski aynı eserinde şu soruyu sormayı ihmal etmez; &#8220;Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi? Evet hangisi daha iyi?&#8221; Cevabı Filibeli Ahmed Hilmi Amak-ı Hayal&#8217;den versin; &#8220;Gerçek kulluk, kibir denilen yalancı zevke oranla büyük ve gerçek bir zevktir. Nice manevi zevkler vardır ki, şehvet onların yanında tiksinilecek bir şey gibi kalır.&#8221;(s.296)</p>
<hr />
<p>Fiziksel dünya bakımından kişi, ihtiyaçları azaldığı ölçüde mükemmelleşir. İnsanın Allah la ilişkisindeyse durum tam tersidir. Kişi, Allah&#8217;a olan ihtiyacını ne kadar hisseder ve dile getirirse o kadar mükemmelleşir. Allah&#8217;a ihtiyaç duymak utanılacak bir şey değil, mükemmelliğin ta kendisidir. Dünyadaki en acıklı şey, insanın Allah&#8217;a olan ihtiyacını keşfetmeden ömür tüketmesidir.&#8221; (Kierkegaard)(s.304)</p>
<hr />
<p>Dünyanın insan mutluluğunu karşılamayacak bir yer olduğu,doğu ve batının ortak düşüncelerinden biridir.Bu gerçeğin bir örneğini Schopenhauer&#8217;in dünyasından verelim:&#8221;Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.”(Alain de Botton,Felsefenin Tesellisi)(s.307)</p>
<hr />
<p>İnsan nefsi, hazırdaki bir parça hazzı, gelecekte saklı binlerce hazza tercih eder; şimdi bir sızı çekmemek uğruna, gelecekte yıllarca azap çekmeyi göze alır; lezzetleri hemen almak, sıkıntıları ise her ne pahasına olursa olsun şimdi çekmemek ister. Ona göre gelecekteki hazların bir kıymeti yoktur. Haz; peşin, yakında ve ulaşılabilir olmalıdır. Cennetse ileride, uzakta ve ulaşması şimdilik zor olduğu için onu cezp etmez.</p>
<p>Cehennem korkutmaz, oraya şimdi girilmediği için. Şimdi küçük bir acı çekerek, büyük bir bedel ödemiş olacak ve bu sayede gelecekte büyük acılardan kurtulacaksın, deseler, hayır, der; ben şimdi bu acıyı çekmeyeyim de, sonra ne olacaksa olsun! Böylece bin kederi, bir kedere gözünü kırpmadan yeğleyebilir.</p>
<p>“Şimdi al seneye öde”kampanyalarının sembolize ettiği hazzı öncelemek ve sorumluluğu ötelemek, bu asırda bir alışkanlığa dönüşmüştür İnsan, hazırdaki lezzeti tadabilmek uğruna, ilerideki binlerce lezzeti ıskalamayı ve sırada bekleyen musibeti çekmeme pahasına, başına büyük belalar açmayı marifet sayar. Acıları erteler, o yüzden durmadan büyür acıları&#8230; Gitgide küçülür mükâfatları, hazları ertelemeyi kabul etmediği için&#8230;</p>
<hr />
<p>Bilimdeki nedensellik ilkesine göre, kâinatta her şey sebep sonuç ilişkileri içerisinde vardırlar. Bu ilkeye göre her sonucun bir sebebi olmalıdır. Ancak bu ilke, &#8216;her sonucun’ bir sebebi olmasını ifade eder, yoksa “sonuç’ olmayan bir şeyin sebepleri olduğunu ifade etmez. Nedensellik ilkesiyle baktığımızda &#8216;Allah’ı kim yaratmıştır? sorusundaki hata şudur: Allah bir sonuç değildir ki, varlığı birtakım sebeplere bağlı olsun. Allah, bir sonuç olmadığı gibi, kâinatta sonuç olmayan hadiseler dahi vardır.</p>
<p>Einstein fiziği sebepsiz hiçbir şeyi, yani &#8216;sonuç vasfı taşımayan’ şeylerin varlığını kabullenmiyordu. Ancak bilimin ilerlemesi sonrasında kauntik ölçekte durum değişti. Danimarka Kophenag ekolünden özellikle Nobelli fizikçi “Heisenberg, atom altı ölçekte hadiselerin sebepsiz meydana geldiğini ortaya koydu ve ispatladı.</p>
<p>Radyoaktivitenin hiçbir sebebe bağlı olmadığını, yani spontan bir şey olduğunu; uranyum atomunun çekirdeğinin kendiliğinden Fısyon yaptığını; yine bir sebebe bağlı olmaksızın alfa, beta ve gama bozunumu gerçekleştirdiğini bilim dünyasına gösterdi. Bilim, atomun derinliklerinde ilerledikçe, maddi nedenlere dayanmayan birçok etkinliğin varlığını keşfetmeye başladı.</p>
<p>Atom altı âlemde durumun böyle olmasından anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakk nedensizliklerden bir nedenler dünyasını her an yaratmakta; varlık yokluk sınırını, madde mana sınırını, yoktan var etmenin sınırını her an her yerde sergilemektedir. Belki de yakın dönemlerde &#8216;meşiet’ bilim literatürüne de, belki farklı bir isimle girecek ve “nedenlerin nedeni’, sebeplerin (kendisi bir sonuç olmayan’ sebebi olarak girmeye başlayacaktır.(s.331)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/">Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu ”Notlar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
