<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bidat | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/bidat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Feb 2017 13:23:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Bidat | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bize Ait Olmayan Meseleler&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 13:23:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Bize Ait Olmayan Meseleler...]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5810</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam ülkelerinde, bize ait olmayan meselelerle uğraşmaya başlamamız, aslında kendi kurumlarımızı yetersiz ve eksik görmekle ortaya çıkmış bir mesele değildir. Durum doğrudan, bu meselenin sahiplerinin, aynı meseleyi bizim meselemiz haline getirebilmelerinin sonucudur. Şunu demek istiyoruz: diyelim bir &#8220;hürriyet&#8221;meselesi, aslında İslâm dünyasının dışında oluşmuş bir olaydı. Bu olay, bu niteliği içinde değerlendirilebilmiş olsaydı, yani konuya illâ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/">Bize Ait Olmayan Meseleler…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/050220151556552917093_2/" rel="attachment wp-att-14142"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14142" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/050220151556552917093_2.jpg" alt="" width="337" height="191" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/050220151556552917093_2.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/050220151556552917093_2-300x170.jpg 300w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></a></p>
<p>İslam ülkelerinde, bize ait olmayan meselelerle uğraşmaya başlamamız, aslında kendi kurumlarımızı yetersiz ve eksik görmekle ortaya çıkmış bir mesele değildir. Durum doğrudan, bu meselenin sahiplerinin, aynı meseleyi bizim meselemiz haline getirebilmelerinin sonucudur. Şunu demek istiyoruz: diyelim bir &#8220;hürriyet&#8221;meselesi, aslında İslâm dünyasının dışında oluşmuş bir olaydı. Bu olay, bu niteliği içinde değerlendirilebilmiş olsaydı, yani konuya illâ eğilmek gerekiyor idiyse bunun îslamdışı dünyaya ilişkin bir mesele olduğu bilinerek yaklaşılsaydı, Osmanlı devleti başına gelen gailelerin belki hiçbirine maruz kalmayacaktı. Fakat bu mesele (hürriyet meselesi) aynı zamanda Osmanlı devletinin de bir meselesi imiş gibi ortaya konulmuştur.</p>
<p>Durum, elbette, Müslümanların dışında olup bitenleri görmezlikten gelme tavsiyesini öngörmüyor. Müslümanların, kendi dışlarında olup bitenleri dikkatle hassasiyetle izlerken,bir yandan da onların kendi meselesi olmadığı hususunu gözden kaçırmayacak bir bilinç uyanıklığı içinde olmalarını gerektiriyor. Bize ait olan meseleyle bize ait olmayan meseleyi ayırmak için başvurulacak tek kıstas İslâm&#8217;dır. Bidatin ne demeye geldiği kavranırsa, Saadet Asrı&#8217;nda Müslüman olmayan topluluklara benzemek hususunda gösterilen hassasiyete, hatta asabiyete dikkat edilerek kendimize ait olan meseleyle kendimize ait olmayana daha berrak bir zihinle yaklaşma imkânı elde edilebilir, sanıyorum.</p>
<p>Rasim Özdenören,Müslümanca Yaşamak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/">Bize Ait Olmayan Meseleler…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bize-ait-olmayan-meseleler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid&#8217;a&#8217; Risalesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Jun 2016 15:29:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Muhabbet Resulullah'a İttiba'dan Geçer]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid'a]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'a İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye Edeptir]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye'nin Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet'e Bilfiil İttiba]]></category>
		<category><![CDATA[Sünneti- Seniyye'nin Kaynağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11669</guid>

					<description><![CDATA[<p>Onbirinci Lem&#8217;a lemalar 11. lema بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ (Şu âyetin Birinci Makamı, Minhâc-üs Sünnet; İkinci Makamı, Mirkat-üs Sünnettir.) فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/">‘Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid’a’ Risalesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/images-3-22/" rel="attachment wp-att-11670"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11670" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-3-1.jpg" alt="'Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid'a' Risalesi" width="532" height="271" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-3-1.jpg 314w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-3-1-300x153.jpg 300w" sizes="(max-width: 532px) 100vw, 532px" /></a>Onbirinci Lem&#8217;a lemalar 11. lema</strong><br />
<strong>بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ</strong></p>
<p><strong> لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ</strong></p>
<p>(Şu âyetin Birinci Makamı, Minhâc-üs Sünnet; İkinci Makamı, Mirkat-üs Sünnettir.)</p>
<p><strong> فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ</strong></p>
<p><strong> قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ</strong></p>
<p><strong>(Bu iki Âyet-i azîmenin yüzer nüktesinden &#8220;Onbir nüktesi&#8221; icmalen beyan edilecek)</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>BİRİNCİ NÜKTE:</strong> <strong>Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: مَنْتَمَسَّكَبِسُنَّتِىعِنْدَفَسَادِاُمَّتِىفَلَهُاَجْرُمِاَةِشَهِيدٍ </strong>yâni: &#8220;Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.&#8221; Evet Sünnet-i Seniyyeye ittiba, mutlaka gâyet kıymetdardır. Hususan bid&#8217;aların istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ittiba etmek daha ziyade kıymetdardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâat etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir îmanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ı hatıra getiriyor. O ihtardan o hâtıra, bir huzûr-u İlâhî hâtırasına inkılab eder. Hatta en küçük bir muamelede, hatta yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâat ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevablı bir ibadet ve şer&#8217;î bir hareket oluyor. Çünki o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;a ittibaını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan şâri-i hakikî olan Cenab-ı Hakk&#8217;a kalbi müteveccih olur, bir nevi huzur ve ibadet kazanır.</p>
<p><strong>İşte bu sırra binaen Sünnet-i Seniyyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İKİNCİ NÜKTE:</strong> <strong>İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî (R.A.) demiş ki:</strong> &#8220;Ben seyr-i ruhanîde kat-ı merâtib ederken, tabakat-ı Evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli; Sünnet-i Seniyyeye ittibaı, esas-ı tarikat ittihaz edenleri gördüm. Hatta o tabakanın âmi Evliyaları, sair tabakatın has velîlerinden daha muhteşem görünüyordu.&#8221; Evet müceddid-i elf-i sâni İmam-ı Rabbanî (R.A.) hak söylüyor. <strong>Sünnet-i Seniyyeyi esas tutan, Habibullah&#8217;ın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ NÜKTE:</strong> Bu fakir Said, Eski Said&#8217;den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gâyet müdhiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh süreyyadan seraya, kâh seradan süreyyaya kadar bir sukut ve sûud içerisinde çalkanıyorlardı.</p>
<p><strong>İşte o zaman müşahede ettim ki:</strong> Sünnet-i Seniyyenin mes&#8217;eleleri, hatta küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-ı ruhiyede çok tazyikat altında gâyet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden mes&#8217;elelerine ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle tereddüdlerden ve vesveselerden, yâni &#8220;Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?&#8221; diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum: Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gâyet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. <strong>Ne vakit Sünnete yapışsam; yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum.</strong> İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbanî&#8217;nin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜ NÜKTE:</strong> Bir zaman râbıta-i mevtten ve<strong> اَلْمَوْتُحَقٌّ</strong> kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zeval ve fenasından gelen bir hâlet-i ruhiyeden kendimi acib bir âlemde gördüm. Baktım ki: Ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.</p>
<p><strong>Birisi:</strong> Benim hayatımla alâkadar ve mazi kabrine giren zîhayat mahlûkatın heyet-i mecmûasının cenaze-i mâneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Küre-i Arz mezaristanında, nev-i beşerin hayatiyle alâkadar envâ-ı zîhayatın hey&#8217;et-i mecmûasının mâzi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi muhakkak-ul vuku&#8217; olduğu için, nazarımda vaki hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekeratından dehşet ve vefatından beht ü hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbalde de muhakkak-ul vuku&#8217; olan vefatım, o zaman vuku buluyor gibi göründü ve <strong>فَاِنْتَوَلَّوْا</strong> ilâhir.. sırriyle: Bütün mevcudat, bütün mahbubat, benim vefatımla bana arkalarını çevirip beni terkettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz suretini alan ebed tarafındaki istikbale ruhum sevkediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.</p>
<p>İşte o pek acib ve çok hazîn hâlette iken, îman ve Kur&#8217;andan gelen bir mededle <strong>فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ</strong> Âyeti imdadıma yetişti ve gâyet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemal-i emniyetle ve sürurla o Âyetin içine girdi. Evet anladım ki; Âyetin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işârîsi, beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekinet verdi.</p>
<p><strong>Evet nasılki mânâ-yı sarîhi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;a der:</strong> &#8220;Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin Şeriat ve Sünnetinden i&#8217;raz edip Kur&#8217;anı dinlemeseler, merak etme! Ve de ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittiba edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir. Ne âsiler, hududundan kaçabilirler ve ne de istimdad edenler mededsiz kalırlar!&#8221;</p>
<p><strong>Öyle de mânâ-yı işârîsiyle der ki:</strong> Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fena yolunda ademe giderse, eğer zi-hayatlar senden müfarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terkedip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme! De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem o var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm sahibi, nihayetsiz cünûd ve askerinden başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar, başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalâlete düşenlere bedel, tarîk-ı hakkı takib edecek muti&#8217; kullarını gönderebilir. Madem öyledir, o herşeye bedeldir. Bütün eşya, birtek teveccühüne bedel olamaz! der.</p>
<p>İşte şu mânâ-yı işârî vasıtasıyla; bana dehşet veren üç müdhiş cenaze, başka şekil aldılar. Yâni: Hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zat-ı Zülcelâl&#8217;in taht-ı tedbir ve Rubûbiyetinde ve hikmet ve Rahmeti içinde hikmet-nüma bir seyeran, ibret-nüma bir cevelan, vazifedarane bir seyahat suretinde bir seyr ü seferdir, bir terhis ve tavziftir ki, böylece kâinat çalkalanıyor, gidiyor, geliyor!..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>BEŞİNCİ NÜKTE: قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ</strong> Âyet-i azîmesi, ittiba-ı Sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat&#8217;î bir surette ilân ediyor. Evet şu Âyet-i Kerime, kıyâsât-ı mantıkıyye içinde, kıyâs-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat&#8217;î bir kıyâsıdır. Şöyle ki: Nasıl mantıkça kıyâs-ı istisnâî misâli olarak deniliyor: &#8220;Eğer güneş çıksa, gündüz olacak.&#8221; Müsbet netice için denilir: &#8220;Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki: Şimdi gündüzdür.&#8221; Menfî netice için deniliyor: &#8220;Gündüz yok, öyle ise netice veriyor ki: Güneş çıkmamış&#8221;. Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat&#8217;îdirler.</p>
<p><strong>Aynen böyle de: Şu Âyet-i Kerime der ki:</strong> &#8220;Eğer Allah&#8217;a muhabbetiniz varsa, Habibullah&#8217;a ittiba edilecek. İttiba edilmezse, netice veriyor ki: Allah&#8217;a muhabbetiniz yoktur.&#8221; Muhabbetullah varsa, netice verir ki: Habibullah&#8217;ın Sünnet-i Seniyyesine ittibaı intac eder. Evet Cenab-ı Hakk&#8217;a îman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstâkimi ve en kısası, bilâ-şübhe Habibullah&#8217;ın gösterdiği ve takib ettiği yoldur. Evet bu kâinatı bu derece in&#8217;âmat ile dolduran Zat-ı Kerim-i Zülcemal, zîşuurlardan o nîmetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mu&#8217;cizat-ı san&#8217;atla tezyin eden o Zat-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette bilbedahe zîşuurlar içinde en mümtaz birisini kendine muhatab ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır. Hem bu kâinatı hadd ü hesaba gelmez tecelliyat-ı Cemal ve Kemalâtına mazhar eden o Zat-ı Cemil-i Zülkemâl, elbette bilbedahe sevdiği ve izharını istediği Cemal ve Kemal ve Esmâ ve san&#8217;atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medârı olan bir zata, her halde en ekmel bir vaziyet-i ubûdiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibaına sevkedecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.</p>
<p><strong>Elhasıl:</strong> <strong>Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibaını istilzam edip intac ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip, bid&#8217;alara giriyor.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ALTINCI NÜKTE:</strong> <strong>Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلُّ ضَلاَلَةٍ فِى النَّا</strong>رِ</p>
<p><strong>Yâni اَلْيَوْمَاَكْمَلْتُلَكُمْدِينَكُمْ sırrı ile: Kavâid-i Şeriat-ı Garra ve desâtîr-i Sünnet-i Seniyye, tamam ve kemalini bulduktan sonra, yeni îcadlarla o düsturları beğenmemek veyahût hâşâ ve kellâ, nâkıs görmek hissini veren bid&#8217;aları îcad etmek, dalâlettir, ateştir.</strong></p>
<p><strong> Sünnet-i Seniyyenin meratibi var</strong>. Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ&#8217;da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nev&#8217;indendir. Nevâfil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tabî Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid&#8217;attır. Diğer kısmı, &#8220;âdâb&#8221; tabîr ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhâlefete, bid&#8217;a denilmez. Fakat âdâb-ı Nebevîyye bir nevi muhâlefettir ve onların nurundan ve o hakikî edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın tevatürle malûm olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere &#8220;âdâb&#8221; tabîr edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir, o âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın müraatı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev&#8217;inden cemiyete ait bir ubâdiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes&#8217;ul olur. Bu nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev&#8217;inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>YEDİNCİ NÜKTE: Sünnet-i Seniyye, edebdir.</strong> Hiçbir mes&#8217;elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın!</p>
<p><strong>Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَدَّبَنِىرَبِّىفَاَحْسَنَتَاْدِيبِى yâni:</strong> &#8220;Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş.&#8221; Evet siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat&#8217;iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak habibinde cem&#8217;etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder<strong>. بِىاَدَبْمَحْرُومْبَاشَدْاَزْلُطْفِرَبْ </strong>kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edebsizliğe düşer.</p>
<p><strong>Sual:</strong> Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey ondan gizlenemeyen Allâm-ül-Guyûb&#8217;a karşı edeb nasıl olur? Sebeb-i hacâlet olan hâletler, ondan gizlenemez. Edebin bir nev&#8217;i tesettürdür, mûcib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâm-ül -Guyûb&#8217;a karşı tesettür olamaz?</p>
<p><strong> Elcevap: Evvelâ:</strong> Sâni-i Zülcelâl nasılki kemal-i ehemmiyetle san&#8217;atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de: Mahlâkatını ve ibâdını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Lâtif ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edeb oluyor.</p>
<p>İşte Sünnet-i Seniyyedeki edeb, o Sâni-i Zülcelâl&#8217;in Esmâlarının hududları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.</p>
<p><strong>Sâniyen:</strong> Nasılki bir tabîb, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilâf-ı edeb denilmez. Belki edeb-i Tıb öyle iktiza eder, denilir. Fakat o tabîb, recüliyet ünvaniyle yahût vaiz ismiyle yahût hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edeb fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır. Öyle de Sâni-i Zülcelâl&#8217;in çok Esmâsı var. Herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ: &#8220;Gaffar&#8221; ismi, günahların vücudunu ve &#8220;Settar&#8221; ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi; &#8220;Cemîl&#8221; ismi de, çirkinliği görmek istemez. &#8220;Lâtîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm&#8221; gibi Esmâ-i Cemâliye ve Kemâliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o Esmâ-i Cemâliye ve Kemâliye ise, melâike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edebleriyle göstermek isterler.</p>
<p>İşte Sünnet-i Seniyyedeki âdâb, bu ulvî âdâbın iş²retidir ve düsturlarıdır ve nümûneleridir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>SEKİZİNCİ NÜKTE: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ</strong> dan evvelki olan <strong>لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ</strong> ilâ âhir.. Âyeti, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve nihayet re&#8217;fetini gösterdikten sonra, şu <strong>فَاِنْتَوَلَّوْا</strong> âyetiyle der ki: &#8220;Ey insanlar! Ey müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarfeden ve mânevî yaralarınız için kemâl-i şefkatle getirdiği ahkâm ve sünnet-i Seniyyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zatın bedihî şefkatini inkâr etmek ve göz ile görünen re&#8217;fetini ittiham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz! Ve ey şefkatli Resul ve ey re&#8217;fetli Nebî! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re&#8217;fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme! Semavat ve Arz&#8217;ın cünûdu taht-ı emrinde olan, Arş-ı Âzîm-i Muhîtin tahtında saltanat-ı Rubûbiyeti hükmeden Zat-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakikî muti&#8217; taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir!&#8221;</p>
<p><strong>Evet Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mes&#8217;ele yoktur ki, müteaddid hikmetleri bulunmasın.</strong> Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu dâvânın isbatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mes&#8217;eleleri, ne kadar hikmetli ve hakikatlı olduğuna yetmiş seksen şâhid-i sâdık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin Risale o hikmetleri bitiremeyecek. Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübatım var ki; mesâil-i Şeriatla Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimâiyede gâyet nâfi&#8217; birer devâdır, bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli mes&#8217;eleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece Risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum. Bu dâvâmda tereddüd edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar.</p>
<p>İşte böyle bir zatın sünnet-i Seniyyesine elden geldiği kadar ittibaa çalışmak, ne kadar kârlı ve hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DOKUZUNCU NÜKTE:</strong> <strong>Sünnet-i Seniyyenin herbir nev&#8217;ine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur</strong>. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd tarafdarane ve iltizamkârane talib olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zaten ittibaa mecburiyet var. Ve ubûdiyetteki müstehab olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde günah olmasa dahi, büyük sevabın zâyiatı var. Tağyirinde ise, büyük hata vardır. Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittiba ettikçe, o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok. Fakat Habibullah&#8217;ın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır. Ahkâm-ı ubûdiyette yeni îcadlar bid&#8217;attır. Bid&#8217;atlar ise<strong>, اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ </strong>sırrına münafî olduğu için, merduddur. Fakat, tarikatta evrad ve ezkâr ve meşrebler nev&#8217;inden olsa ve asılları Kitab ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mükerrer olan usûl ve esâsat-ı Sünnet-i Seniyyeye muhâlefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid&#8217;a değillerdir. Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan bir kısmını bid&#8217;aya dâhil edip, fakat &#8220;bid&#8217;a-i hasene&#8221; namını vermiş. <strong>İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sâni (R.A.) diyor ki:</strong> &#8220;Ben seyr-ü sülûk-u ruhanîde görüyordum ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;dan mervî olan kelimat nurludur, Sünnet-i Seniyye şuaı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki; Sünnet-i Seniyyenin şuaı, bir iksirdir. Hem o sünnet, nur istiyenlere kâfidir, hariçte nur aramağa ihtiyaç yoktur.&#8221;</p>
<p>İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zatın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i Seniyye, saadet-i dareynin temel taşıdır ve kemalâtın madeni ve menbaıdır.</p>
<p><strong> اَللّهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ</strong></p>
<p><strong> رَبَّنَا آمَنَّا ِبمَا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ONUNCU NÜKTE: قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ Âyetinde i&#8217;cazlı bir îcaz vardır.</strong> Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu Âyet diyor ki: &#8220;Allah&#8217;a (celle celâluhu) îmanınız varsa, elbette Allah&#8217;ı seveceksiniz. Madem Allah&#8217;ı seversiniz, Allah&#8217;ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah&#8217;ın sevdiği zata benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah&#8217;ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.&#8221;</p>
<p>İşte bütün bu cümleler, şu Âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenab-ı Hakk&#8217;ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu Âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı a&#8217;lânın yolu, Habibullah&#8217;a ittibadır ve Sünnet-i Seniyyesine iktidadır. Bu makamda &#8220;Üç Nokta&#8221; isbat edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezahür eder.</p>
<p><strong>Birinci Nokta:</strong> Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünki fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecatına göre, o muhabbet tezâyüd eder. Aşkın en münteha derecesine kadar gider. Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfıza, bir kütübhane hükmünde binler kitab kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki: Kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir. Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemale karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır.</p>
<p>Ve madem bu kâinatın Hâlıkı, kâinatta tezahür eden âsâriyle, bilbedahe tahakkuku sabit olan hadsiz cemâl-i mukaddesi; bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u san&#8217;atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemal-i kudsîsi; ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz envâ-ı ihsan ve in&#8217;amatiyle bilyakîn ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsanatı vardır. Elbette zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştakı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor. Evet herbir insan, o Hâlık-ı Zülcelâl&#8217;e karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyade Cemâl ve Kemâl ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbûbiyete müstehaktır. Hatta insan-ı mü&#8217;minde hayatına ve bekasına ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedid alâkaları, o istidâd-ı muhabbet-i İlahiyenin tereşşuhatıdır. Hatta insanın mütenevvi hissiyat-ı şedidesi, o istidad-ı muhabbetin istihâleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır. Mâlûmdur ki, insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zatların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.</p>
<p><strong>İşte bu hâlet-i ruhiyeye binaen; insan, eğer her insana ait envâ-ı ihsanat-ı İlâhiyyeden yalnız bunu düşünse ki:</strong> Benim Hâlıkım beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni idâm-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum envâ-ı lezaiz ve mehâsininden istifade edecek ve cevelan edip tenezzüh edecek zâhirî ve bâtınî hassaları, duyguları bana in&#8217;am ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib ve ahbab ve ebnâ-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle mes&#8217;ud ve mütelezziz oluyorum. Madem َ<strong>اْلاِنْسَانُ عَبِيدُ اْلاِحْسَانِ </strong>sırriyle, herkeste ihsana karşı perestiş var. Elbette böyle hadsiz ebedî ihsanata karşı; kâinat kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de bil&#8217;istidad, bil&#8217;îman, binniyye, bilkabul, bittakdir, bil&#8217;iştiyak, bil&#8217;iltizam, bil&#8217;irade suretinde ediyorum, diyecek ve hâkeza&#8230; Cemâl ve kemâle karşı insanın göstereceği muhabbet ise, icmâlen işaret ettiğimiz ihsana karşı muhabbete kıyas edilsin. Kâfir ise, küfür cihetiyle hadsiz bir adâvet eder. Hatta kâinata ve mevcudata karşı zalimâne ve tahkirkârane bir adavet taşıyor.</p>
<p><strong>İkinci Nokta:</strong> <strong>Muhabbetullah, ittiba-ı Sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ı istilzam eder.</strong> Çünki Allah&#8217;ı sevmek, onun marziyatını yapmaktır. Marziyatı ise, en mükemmel bir surette Zat-ı Muhammediyede (A.S.M.) tezahür ediyor. Zat-ı Ahmediyeye (A.S.M.) harekât ve ef&#8217;alde benzemek, iki cihetledir:</p>
<p><strong>Birisi:</strong> Cenab-ı Hakk&#8217;ı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyatı dairesinde hareket etmek, o ittibaı iktiza ediyor. Çünki bu işde en mükemmel imam, Zat-ı Muhammediyedir (A.S.M.).</p>
<p><strong> İkincisi:</strong> Madem Zat-ı Ahmediye (A.S.M.), insanlara olan hadsiz ihsanat-ı İlâhiyyenin en mühim bir vesilesidir. Elbette Cenab-ı Hak hesabına, hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zata eğer benzemek kabil ise, fıtraten benzemek ister. İşte Habibullah&#8217;ı sevenlerin, Sünnet-i Seniyyesine ittiba ile ona benzemeye çalışmaları, kat&#8217;iyyen iktiza eder.</p>
<p><strong>Üçüncü Nokta:</strong> Cenab-ı Hakk&#8217;ın hadsiz merhameti olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinattaki masnûatın mehâsini ile ve süslendirmesiyle kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi; masnuatını, hususan sevdirmesine sevmek ile mukabele eden zîşuur mahlûkatı sever. Cennet&#8217;in bütün letâif ve mehâsini ve lezâizi ve niamatı, bir cilve-i Rahmeti olan bir Zatın nazar-ı muhabbetini kendine celbe çalışmak, ne kadar mühim ve âlî bir maksad olduğu bilbedahe anlaşılır. Madem nass-ı kelâmiyle; onun muhabbetine, yalnız ittiba-ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.) ile mazhar olunur. Elbette ittiba-ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.), en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriye olduğu tahakkuk eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ONBİRİNCİ NÜKTE: &#8220;Üç Mes&#8217;ele&#8221;dir.</strong></p>
<p><strong>Birinci Mes&#8217;ele: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür: Akvâli, ef&#8217;ali, ahvâlidir.</strong> <strong>Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir.</strong> Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. Nevafil kısmında, emr-i istihbâbî ile yine ehl-i îman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevablar var ve tağyir ve tebdili bid&#8217;a ve dalâlettir ve büyük hatadır. Âdât-ı Seniyyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev&#8217;iye ve içtimaiye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gâyet müstahsendir. Çünki : Herbir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutabaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer. Evet madem dost ve düşmanın ittifakiyle, Zat-ı Ahmediye (A.S.M.) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil&#8217;ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler mu&#8217;cizatın delâletiyle ve teşkil ettiği Âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şEhadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in hakaikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibaiyle milyonlar ehl-i kemal, merâtib-i kemalâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zatın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittiba etmeyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir.</p>
<p><strong> İkinci Mes&#8217;ele: Cenab-ı Hak Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;de:</strong></p>
<p>َ<strong>واِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ</strong> ferman eder. Rivayât-ı sahîha ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka (R.A.) gibi sahabe-i güzin, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ı tarif ettikleri zaman &#8220;Hulukuhu-l Kur&#8217;an&#8221; diye tarif ediyorlardı. Yâni: &#8220;Kur&#8217;anın beyan ettiği mehâsin-i ahlâkın misali, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;dır. Ve o mehâsini en ziyade imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan odur.&#8221;</p>
<p>İşte böyle bir zatın ef&#8217;al, ahvâl, akvâl ve harekâtının herbirisi, nev-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona îman eden ve ümmetinden olan gâfillerin, (sünnetine ehemmiyet vermeyen veyahût tağyir etmek istiyen) ne kadar bedbaht olduğunu divaneler de anlar.</p>
<p><strong>Üçüncü Mes&#8217;ele:</strong> Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hilkaten en mutedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halkedildiğinden, harekât ve sekenatı, itidal ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyyesi, kat&#8217;î bir surette gösterir ki: Her hareketinde istikamet ve itidal üzerine gitmiş, ifrat ve tefritten içtinab etmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, فَاسْتَقِمْكَمَااُمِرْتَ emrini tamamiyle imtisal ettiği için, bütün ef&#8217;al ve akvâl ve ahvâlinde istikamet, kat&#8217;î bir surette görünüyor. Meselâ: Kuvve-i akliyenin fesad ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabavet ve cerbezeden müberra olarak, hadd-i vasat ve medâr-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi; kuvve-i gazabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gadabiyenin medâr-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-ı kudsiye ile kuvve-i gadabiyesi hareket etmekle beraber; kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud ve fücurdan musaffa olarak, o kuvvenin medâr-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti, âzamî mâsumiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir. Ve hâkeza&#8230; Bütün Sünen-i Seniyyesinde, ahvâl-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer&#8217;iyyesinde, hadd-i istikameti ihtiyar edip zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden içtinab etmiştir. Hatta tekellümünde ve ekl ve şürbünde, iktisadı rehber ve israftan kat&#8217;iyyen içtinab etmiştir. Bu hakikatın tafsilâtına dair binler cild kitab te&#8217;lif edilmiştir. اَلْعَارِفُتَكْفِيهِاْلاِشَارَةُ sırrınca, bu denizden bu katre ile iktifa edip, kıssayı kısa keseriz.</p>
<p><strong>اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى جَامِعِ مَكَارِمِ اْلاَخْلاَقِ وَ مَظْهَرِ سِرِّ (وَ اِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ) اَلَّذِى قَالَ : مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ. وَ قَالُوا الْحَمْدُ اِللّهِ الَّذِى هَدينَا لِهذَا وَ مَا كُنَّا لَنَهْتَدِىَ لَوْ لاَ اَنْ هَدينَا اللّهُ لَقَدْ جَائَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ.</strong></p>
<p><strong> سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</strong></p>
<div></div>
<div><b>Meali:</b>Allahım! “Şüphesiz sen pek büyük bir ahlâk üzeresin” sırrına mazhar olarak en üstün meziyetleri kendisinde toplayan ve “Ümmetimin fesadı zamanında benim sünnetime yapışana yüz şehid ecri vardır” buyuran zâta salât et.</div>
<div>Dediler: Bizi buna eriştiren Allah’a hamd olsun; yoksa Allah hidayet etmeseydi, biz kendiliğimizden buna erişemezdik. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirdiler.” A’râf Sûresi, 7:43.</div>
<div>“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/">‘Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid’a’ Risalesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 15:41:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek-Yenilik]]></category>
		<category><![CDATA[Müceddid]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Uludağ]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7543</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gelenek-Yenilik Tasavvuf sadece bir bilgi alanı, bir ilim değildir. Kelâm ve fıkıh gibi ilimlerden farklı olarak aynı zamanda bir yaşama tarzı, dini algılama şekli ve dünya görüşüdür. Bu özelliği itibariyle canlı bir organizmaya benzer: Oluşur, gelişir, güçlenir, her tarafa dal-budak salar, çeşitli süreçlerden geçer. Böyle olunca ilk zahid ve sûfîlerin, zühd ve tasavvuf adı altında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/">Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/tasavvufun-merkez-konulari/" rel="attachment wp-att-10119"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10119" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari.jpg" alt="Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası" width="588" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari-600x214.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari-300x107.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari-768x274.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari-1024x365.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari-1536x547.jpg 1536w" sizes="(max-width: 588px) 100vw, 588px" /></a></p>
<p>Gelenek-Yenilik</p>
<p>Tasavvuf sadece bir bilgi alanı, bir ilim değildir. Kelâm ve fıkıh gibi ilimlerden farklı olarak aynı zamanda bir yaşama tarzı, dini algılama şekli ve dünya görüşüdür. Bu özelliği itibariyle canlı bir organizmaya benzer: Oluşur, gelişir, güçlenir, her tarafa dal-budak salar, çeşitli süreçlerden geçer. Böyle olunca ilk zahid ve sûfîlerin, zühd ve tasavvuf adı altında yaşamış oldukları dinî ve manevi hayatın bazı yeni unsurlar içereceği ve değişiklik göstereceği, bu niteliği itibariyle Hz. Peygamber ve sahabesi dönemindeki dinî ve manevi hayattan az çok farklı olacağı, başka bir deyişle tıpatıp onun aynısı olmayacağı aşikardır. İşte bu tür tali farklara ve değişimlere takılıp kalan, habbeyi kubbe, pireyi deve yapan abartma yanlısı kişiler o farkları ve değişimleri büyüterek eleştiri ve tartışma konusu hâline getirirler. Genellikle bu tür hususları, İslâm’ın özüne ve doğasına aykırı bulup ret ve inkar ettikleri de olur.</p>
<p>Başını selefîlerin ve hanbelîlerin çektiği bir gruba göre İslâm dini Allah Resulü’nün vefatından kısa bir süre evvel tamamlamış, ikmal edilmiş,son şeklini almıştır. Bundan sonra bunu ayneet ve bir hüküm çıkarmak ve bir yana koymak ne ise ona sonradan yeni bir akide, ibadet ve hüküm eklemek muhafaza etmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Kemale eren ve nihaî şeklini alan İslâm’dan bir akide, bir ibadde aynı şeydir. Tam ve kâmil bir şey, hiçbir şekilde çıkarma ve ekleme kabul etmez. Bu tür hususlar tahrif sayılır, İslâm’ın asliyyetine ve özgka yapılacak bir şey yoktur. Kemale eren ve nihaî şeklini alan İslâm’dan bir akide, bir ibadde aynı şeydir. Tam ve kâünlüğüne aykırı düşer.</p>
<p>Diğer yandan söz konusu din anlayışına sahip olanların çok geniş ve oldukça kapsamlı bir bid’at anlayışı vardır. Bunlar Hz. Peygamber veya sahabe döneminden sonra ortaya çıkan her şeyi, bütün değişiklikleri ve yenilikleri bidatınkapsamına alır ve reddederler. Bunu yaparken de muhakkak ki sözlerin en hayırlısı Allah&#8217;ın sözü olan Kur’an, hidayetlerin en hayırlısı ise Hz.Muhammed&#8217;in hidayeti olan, sünnetidir. En şerli/kötü şeyler ise sonradan ortaya çıkarı hususlardır. Her bid’at dalalettir.”mealindeki hadise ve benzeri diğer bazı hadislere dayanırlar. Bu hadise bazen “Her bid&#8217;at cehenneme girme sebebidir.&#8221; gibi bir ekleme de yapılır. Bu gruplar bid&#8217;at-ı hasene ve bid’at-ı seyyie ayrımı da yapmazlar.</p>
<p>Bid&#8217;at kavramının kapsamını geniş tutanlar “Hz. Peygamber zamanında mevcut değildi, .sonradan ortaya çıktı.&#8221; gerekçesiyle yemek yerken kaşık-çatal kullanmayı, seccade ve post üzerinde namaz kılmayı, abdest aldıktan sonra yüzü ve elleri mendil ya da havlu ile silmeyi, ekmeği  bıçakla kesmeyi, bisiklete binmeyi ve benzeri şeyleri de sakıncalı görür ve terk ederler. Her türlü değişime, gelişmeye ve yeniliğe, bu şekilde kapıyı kapatanların sonradan kurulan bütün islâmi ilimleri, bu arada zühd ve tasavvuf hayatını eleştirmeleri doğaldır. Bu kadar aşırı, gelenekçi ve tutucu olan ekstremist ve müfrit tiplere, bu kadar anane-perest ve tutucu olan marjinal ve fundamentalist (radikal) gruplara bütün toplumlarda ve dinlerde rastlanır.</p>
<p>Her toplumda olduğu gibi Müslüman toplumlarda da gelenekçiler ve yenilikçiler vardır. Gelenekçilere göre yenilikçiler daha hür, serbest ve makul düşünürler, gelişme fikrine, değişme ve yeniliğe açıktırlar. Yenilikçiler “Allah Teâlâ her yüz senede dinini yenileyen bir müceddid/ yenilikçi gönderir.” hadisine dayanırlar.” Hz. Ömer, Gazâlî ve Fahreddîn Razı gibi âlim ve mütefekkirler ümmete dinini yenileyen, yeni baştan yorumlayan müceddidler ve cedidciler olarak gösterilir.</p>
<p>Allah Resulü zamanında Ramazan ayında teravih namazı cemaatle kılınmazdı. Bu durum ilk defa Halife Hz. Ömer zamanında uygulanmaya başlandı. Hz. Ömer bu düzenlemeye “Ni’me’l-bid’at-hazihi” yani “Bu güzel bir bid’at/düzenleme oldu.” demişti. Demek ki bid’atların iyi/ hasen ve kötü/seyyie olanı var, her bid’at dalalet olsaydı Hz. Ömer böyle bir düzenleme yapmaz, böyle bir ifade kullanmazdı.</p>
<p>Her toplumda yenilikçiler ve gelenekçilerin mutedil ve makul olanları bulunduğu gibi müfritleri ve mutaassıpları da bulunur. Bu tür marjinal gruplara gâliye/aşırılar veya mutaassıplar/fanatikler denir. İslâm ifrat ile tefrit arasındaki, yani iki aşırılık ve uç ortasındaki itidal yolunu esas alan bir din olmakla beraber her zaman Müslüman toplumlarda aşırılık yanlıları, tutucular, fanatikler, radikaller ve fundamentalistler de olmuştur. Bunların bulunduğu yerde sert eleştirilerin, şiddetli mücadelelerin ve ağır suçlamaların olacağı tabiîdir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde genel olarak bütün insanlar, özel olarak müminler tefekküre, düşünmeye, ibret almaya, akıl yürütmeye, kıyas yapmaya, muhakemede bulunmaya ve yeni bilgiler üretmeye davet edilmişlerdir. Bu emir ve tavsiyelere uyup akıl yürütenlerin her zaman aynı sonuçlara varmayacağı bellidir. Farklı neticelere ulaşınca da aralarında ihtilaf çıkar, bu da tartışmaya ve eleştiriye yol açar. İslâm, müminlerin temel konularda ayrılığa düşmemeleri ve ayrı ilkelere inanmamalarını ister. Bu gibi ortak noktalar Müslümanlar arasında birliği sağlar. Fakat İslâm dini ayrıntılarda Müslümanların farklı düşünmelerini tasvip eder ve bunu rahmet sayan “Ümmetin ihtilafı rahmettir. <sup>‘’</sup>Müçtehid imamlar arasındaki ihtilaf buna örnektir. Fıkıhta ve kelâmda olduğu gibi tasavvuf sahasında da farklı düşünen mutasavvıflar vardır, bunların belli bir usul ve edep dahilinde birbirlerini eleştirmelerinde yadırganacak bir şey de yoktur. Aşırı gelenekçiler bazen tali ve teferruat sayılan hususları esas ve usul meselesi olarak algılarlar ve buna karşı çıkanlara yüklenirler. Bu da eleştirinin şiddetini artırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Süleyman Uludağ &#8211; Tasavvuf ve Tenkid</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/">Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâmî Yapılanmada Model Ve Metodoloji Olarak Sünnet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islami-yapilanmada-model-ve-metodoloji-olarak-sunnet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islami-yapilanmada-model-ve-metodoloji-olarak-sunnet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2015 22:28:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî Yapılanmada Model Ve Metodoloji Olarak Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî Yapının Sürekliliği]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Model ve Metodoloji ihtiyacı]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8570</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;Bu ilk İslâm nesli sahâbilerin ne Hz. Peygamber&#8217;in sağlığında ne de ondan sonraki günlerde, &#8220;Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;i biz anlarız, ondan anladığımız da İslâm&#8217;ın tâ kendisidir&#8221; diyerek Hz. Peygambere ve onun Sünnetine başvurmamak gibi bir tavırları asla görülmemiştir. Aksine bütün işlerinde ve karşılarına çıkan yeni olay ve durumları değerlendirmede Kitap ve Sünneti esas almışlardır. Meselâ ilk halife [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islami-yapilanmada-model-ve-metodoloji-olarak-sunnet/">İslâmî Yapılanmada Model Ve Metodoloji Olarak Sünnet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mekke-resimleri21.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8571" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mekke-resimleri21.jpg" alt="İslâmî Yapılanmada Model Ve Metodoloji Olarak Sünnet" width="397" height="262" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mekke-resimleri21.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mekke-resimleri21-600x396.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mekke-resimleri21-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mekke-resimleri21-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mekke-resimleri21-300x198.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mekke-resimleri21-768x507.jpg 768w" sizes="(max-width: 397px) 100vw, 397px" /></a></p>
<p>&#8230;Bu ilk İslâm nesli sahâbilerin ne Hz. Peygamber&#8217;in sağlığında ne de ondan sonraki günlerde, &#8220;Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;i biz anlarız, ondan anladığımız da İslâm&#8217;ın tâ kendisidir&#8221; diyerek Hz. Peygambere ve onun Sünnetine başvurmamak gibi bir tavırları asla görülmemiştir. Aksine bütün işlerinde ve karşılarına çıkan yeni olay ve durumları değerlendirmede Kitap ve Sünneti esas almışlardır. Meselâ ilk halife Hz. Ebû Bekir, nineye mirastan pay verip vermeme meselesinde, &#8220;senin lehine ne Kitab&#8217;ta ne de Sünnette bir hüküm olduğunu bilmiyorum&#8221; demiş, sonra konuya dair Hz. Peygamber&#8217;in herhangi bir beyânı veya uygulamasından haberdar olanların bulunup bulunmadığını sahâbilere sormuş, Hz. Peygamber&#8217;in nineye mirastan altıda bir pay verdiği iki sahâbi tarafından açıklanınca hemen aynı hükmü uygulamıştır.</p>
<p>Bununla şu noktaya işaret etmek istiyoruz. Sünneti bir tarafa bırakıp Kur&#8217;ân&#8217;ı kendi anlayışlarına göre yorumlayarak hareket etmek isteyenler, bu ümmetin ilk nesli sahâbilerin bile yapmadıkları bir şeyi yapmaya kalkışıyorlar. Kur an&#8217;ın nüzulüne şahit olmuş o nesil, tüm müşkillerini Resûlüllah&#8217;a sorarak hallediyorlardı. Vefatından sonra da onun Sünnetine baş vurmak suretiyle meselelerine çözüm getirmişlerdir. Bunun sayısız ve çok çarpıcı misallerini Abdurrezzâk&#8217;ın Musannef inde bulmak mümkündür. Çünkü onlar biliyorlardı ki, vahyi getirip tebliğ edene uymadıkça, vahyi onun gibi yorumlamadıkça Kurana karşı olan insaf ve itaat borcu ödenmiş olmazdı.</p>
<p>Görüldüğü gibi ilk Müslüman nesillerde, Sünnet bilgisini esas alıp kendi düşünce ve tavrını düzeltme eğilimi ağır basmaktaydı. Günümüzde kendi düşüncesine ters düşen Sünnet verilerine karşı seçmeci ve eleştirel yaklaşım adı altında bilimsel kuralları da yeterince dikkate almayan yeni bir tavır tercih edilmektedir. Bu tavır değişikliğinin temelinde -iddia ne olursa olsun- tek kelime ile &#8220;keyfilik&#8221; yatmaktadır.</p>
<p>Öte yandan ilk Müslüman nesiller Sünnete uyarken, hayatlarını Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in ruhuna uygun hale getiren rehber bir irâdeye kendilerini teslim etmiş oldukları şuuru ve gönül huzuru içinde idiler. İşte bu anlayışa bağlı olarak, Sünnetle amel alıştırmasından, imkânlarının son haddine kadar faydalanmaya çalış-maktan geri durmamışlardır. İslâm&#8217;ı yaşamakta, bir diğer deyişle Sünnetle amelde, başka yorum ve anlayışları tercih etmemişlerdir. Bu sebeple de sahâbiler için &#8220;öğrenci&#8221; değil, &#8220;mürîd&#8221; benzetmesini yapan ve sonuçta &#8221; öğrendiklerine kendiliklerinden birşeyler katan&#8221; kişiler olarak onları değerlendirmeye kalkan ve özellikle yaşanan Sünneti bu katkıların ürünü sayan Fazlurrahmân&#8217;ın görüşüne ve abartılı ifadelerine katılma imkânı bulamamaktayım.</p>
<p>Resûl-i Ekrem&#8217;in yüce şahsiyetinin sahâbiler üzerinde bıraktığı büyük tesir, insanlık tarihinin en açık gerçeklerinden biridir. Canlarını, mallarını, Resûlullah yolunda kurban etmeye her an hazır olan o neslin, Hz. Peygamber&#8217;in sözleriyle kasdî olarak oynayacaklarını düşünmek, prensip olarak mümkün değildir. Fiilî olarak da böyle bir prensibin aksini ispat edecek örnek bulmak mümkün değildir.</p>
<p>Sahâbilerin din pratiği olarak önem verdikleri en büyük şey, Hz. Peygamber&#8217;in sözleri ve işleri idi. Bu, sadece Resûl-i Ekrem&#8217;in onlara tesir ederek kalblerini kendisine yöneltmesinden değil, ayrıca hayatlarını en ince teferruatına kadar Resûlüllah&#8217;ın söz ve gidişatına uyarak tanzim etmeyi, kesin olarak Allah emri telakki etmelerinden ileri geliyordu. &#8220;De ki, eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız, bana uyun!&#8230;&#8221; âyetinin kendilerinden ne istediğini çok iyi takdir ediyorlardı. İşte bu sebepledir ki, Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâ kendisine gelip:</p>
<p>Biz hazar namazı ile havf namazını Kur an&#8217;da buluyoruz, fakat sefer namazını Kur&#8217;ân&#8217;da bulamıyoruz. Nasıl oluyor bu? diyen Ümeyye İbni Abdillâh İbni Hâlid&#8217;i, pek haklı olarak:</p>
<p>Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Muhammed&#8217;i peygamber olarak gönderdi. Biz Muhammed&#8217;i neyi, nasıl yaparken görmüşsek onu öylece yaparız!&#8221;  diye uyarmıştır.</p>
<p>Bu olay, günümüzde &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da yok&#8221; diye karşı çıkılan konuların tümü için ölçü alınacak susturucu ve Sünnet&#8217;in dindeki yerine oldukça açıklık getirici bir niteliğe sahiptir. Bilinen bir gerçektir ki &#8220;din ancak nakil ve tevarüs yoluyla kâim olur. Tevarüs de ancak vahyin inişine şâhid olan, onun yorumunu bilen, Resûlüllah&#8217;ın (s.a.) yaşayışını yakînen gören, bu bilgilerinin yanına aşırılık katmayan, dinî konularda ihmalkâr davranmayan, başka dinlerden (ve kültürlerden) alıntılarda bulunmak gibi bir tavır içine girmeyen kimselerin ta&#8217;zîmi, onlara özel bir yer verilmesi ve saygı gösterilmesiyle olur(7).</p>
<p>İslâm teşriinin genel karakteristiği ilk İslâmî yapılanmanın kahramanları sahâbîlerin genel tavırları ile ilgili bu kısa tesbitlerden sonra işin esasına yönelik bazı hususları gözden geçirmek uygun olacaktır.</p>
<p>Değişmezleri mufassal, değişkenleri mücmel olarak ortaya koymak, usûl açısından İslâm teşriinin genel karakteristiğini oluşturmaktadır. Meselâ İslâmî yapının ilk ve temel unsuru Tevhîd ilkesi Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de en ağırlıklı ve detaylı şekilde anlatılmaktadır. Hz. Peygamber&#8217;in ilk 11,5 yıllık peygamberlik dönemi hemen hemen sadece Tevhîd&#8217;in anlatımıyla geçmiştir.</p>
<p><strong>Model ve Metodoloji ihtiyacı</strong></p>
<p>Öte yandan İslâmî yapının sürekliliği, evrenselliği ve buna bağlı olarak yenilenme (tecdîd) gereği, model ve metodoloji ihtiyacının ana sebebidir.</p>
<p><strong>İslâmî Yapının Sürekliliği</strong></p>
<p>İslâmî yapının kendine has inanç ve uygulama değerleriyle devamı ve denetimi daima Kitap-Sünnet nassları ve esasları ile sağlanmıştır. Çünkü İslâm toplumunda meşruiyetin vazgeçilmez şartı Kitap ve Sünnete uygunluk olagelmiştir.</p>
<p>İslâmî yapının devamında, &#8220;bid&#8217;af&#8217;ı reddeden hadislerin fevkalâde denetleyici ve koruyucu etkisi olmuştur. Bid&#8217;at&#8217;tan, hevâ ve heveslerden ve bid&#8217;at ehlinden kaçınmayı öngören hadisler, Sünnete karşı çıkışın temelindeki keyfîliği, hevâîliği tespit ve ilân etmektedirler. Yeni bir çığır açanların sevap ve vebal açısından durumlarını değerlendiren hadisler ise, İslâm toplumunda atılacak her adımın sürekli bir yanının bulunduğu fikrini zihinlere yerleştirmekte ve köklü bir sorumluluk duygusuyla insanları eğitmektedir. Başka ümmetlere benzememekle ilgili uygulama ve tavsiyeler, İslâmî yapının kendine has özellikleriyle devamını hedefleyen ve denetleyen beyân ve uygulamalardır. İslâm tarihi boyunca yer yer ve devir devir, pörsüyen ümmet yapısını ve gevşeyen himmet ve gayretleri Sünnet ile onarmak ve takviye etmek için bir şeyler yapmak ihtiyacını hisseden Hattâbî (Ö.383), Beğavî ve Nevevî (ö. 676) gibi münevverlerin, bu düşüncelerini hadislerden seçmeler yapmak suretiyle kitap te&#8217;lîfi yoluna giderek gerçekleştirmeleri de İslâmî yapıyı korumakta Hadis ve Sünnet&#8217;in yer ve rolününün kitaplık çapta bilimsel ve tarihî kanıtlarıdır. Ayrıca Ehl-i Sünnet ve Şîa yapılanmasında da bu grupların kendilerine özgü Hadis ve Sünnet anlayışının belirleyici bir rol üstlendiği açıktır.</p>
<p>Sünnet ve onun yazılı belgeleri demek olan hadis, İslâm ümmetinin durumuna uzun yıllar bir süreklilik ve istikrar kazandırmıştır. Böylece onun kendine has fikrî ve sosyal özellik ve değerlerini koruyarak gelişmesini sürdürmesine zemin hazırlamıştır. Her yeni akıma uygulanan &#8220;Kitap ve Sünnete uygunluk&#8221; denetimi, söz konusu zeminde Hadisin otorite payını göstermektedir. Kelâmcılarla hadisçiler arasında cereyan etmiş bulunan tarihî tartışma bu söylediklerimizin şahididir. Aynı şekilde günümüzde veya gelecekte de modernizm adına ortaya atılmış ve atılacak olan düşünceler ve Sünnetin toptan ihmali veya inkârını öngören anlayışlar daima hadisi karşılarında bulacaklardır. Tarihî gelişim de bunu göstermektedir. Zira İslâm toplumu içinde yer tutmak isteyen her fırka öncelikle, kendisi aleyhindeki hadisleri &#8220;uydurma&#8221; olmakla suçlayarak reddetme, sonra da kendisi lehinde &#8220;Hadis uydurma&#8221; yoluna gitmiştir. Yasallığını böylesi bir yolla isbata yeltenmiştir. Bu girişimler hadisin, yeni yapılanmaların yasallaşmasında olduğu kadar, ana toplum bünyesinin korunup kollamasında da fevkalâde önemli ve etkili bir rol üstlenmiş olduğunu göstermektedir. Yani fırkaların kendi lehlerine hadis uydurma teşebbüsleri bile, bir anlamda Sünnet ve Hadis&#8217;in İslâmî yapılanmadaki yerini fiilen ve tabii farklı bir biçimde itiraf etmeleri anlamına gelmektedir.</p>
<p>Buradan &#8220;Hadis, İslâmî yapılanmada istismara en uygun malzemeyi oluşturmaktadır&#8221; sonucu çıkarılamaz. Aksine, &#8220;Kitap&#8217;ın hemen yanmasında Hadis&#8217;in ya da Sünnet&#8217;in onaylamadığı herhangi bir oluşumun asla &#8220;İslâmî&#8221; bir nitelik kazanamayacağı anlaşılır.</p>
<p>Söz buraya gelmişken tarihî bir gerçeğe daha işaret etmek yerinde olacaktır. İslâmî yapılanma yaklaşık 13 seneyi bulan bir zemin hazırlama ve 10 senelik bir kurumlaşma döneminin mahsûlüdür. Mekke devri, İslâmî yapılanmanın vazgeçilmez temeli demek olan tevhid ilkesinin anlatımı ve gönüllerde kökleştirilmesi döneminin adıdır. Medine dönemi ise, bu tevhîd temeli üzerine bina edilen İslâm sisteminin gerçekleşme safhasıdır. Ohalde Müslüman, her olaya ve gelişmeye ilke olarak mutlaka tevhîd inancı ve anlayışı açısından, uygulama olarak da Sünnet örneği noktasından bakmak zorundadır.</p>
<p>İsmail Lütfü Çakan &#8211; Siret ve Sünnet</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islami-yapilanmada-model-ve-metodoloji-olarak-sunnet/">İslâmî Yapılanmada Model Ve Metodoloji Olarak Sünnet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islami-yapilanmada-model-ve-metodoloji-olarak-sunnet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selefilik Neyin Devamı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 12:38:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Şenocak]]></category>
		<category><![CDATA[İtikadî İhtilafların Arkaplanı]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Kelamcıların Zuhuru]]></category>
		<category><![CDATA[Müteşabihat]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik Neyin Devamı]]></category>
		<category><![CDATA[Selefin Akidesi]]></category>
		<category><![CDATA[Selefiyye’nin Kurucusu]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8289</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yatağından ayrılan nehir suyu gibi, vahyin aydınlık yolundan uzaklaşan insan zihni de saf halini kaybeder. İdeolojiler mahşerine dönüşen zihnin, hakikati yanlışlardan ayıklayabilmesi, vahyi bozulmamış bir akılla okuması ile mümkündür. Peygamberler farklı renk, dil ve iklimlerin egemen olduğu zihinleri yanlışlardan ayıklayıp “hakikat” etrafında yek vucût olmaya çağırdılar. Her peygamber ümmetini Allah’a ve ahiret gününe iman etmeye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/">Selefilik Neyin Devamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="td-post-header td-pb-padding-side">
<header>
<h1 class="entry-title"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8290" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130.jpg" alt="Selefilik Neyin Devamı" width="582" height="335" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-600x346.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-300x173.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-768x443.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-1024x590.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-1536x885.jpg 1536w" sizes="(max-width: 582px) 100vw, 582px" /></a></h1>
</header>
</div>
<div class="td-post-content td-pb-padding-side">
<div class="td-post-featured-image"></div>
<p>Yatağından ayrılan nehir suyu gibi, vahyin aydınlık yolundan uzaklaşan insan zihni de saf halini kaybeder. İdeolojiler mahşerine dönüşen zihnin, hakikati yanlışlardan ayıklayabilmesi, vahyi bozulmamış bir akılla okuması ile mümkündür.</p>
<p>Peygamberler farklı renk, dil ve iklimlerin egemen olduğu zihinleri yanlışlardan ayıklayıp “hakikat” etrafında yek vucût olmaya çağırdılar.<br />
Her peygamber ümmetini Allah’a ve ahiret gününe iman etmeye davet etmiştir. En son Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) farklı düşünceleri İslam etrafında bir araya getirip mümin zihinleri ideolojik ihtilattan kurtarmıştır.</p>
<p>İnsanlık tarihi Hz. Adem’den Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) doğru tarandığında görülecektir ki esasta aynı şeyleri söyleyen peygamberler ömürlerini zihinleri yanlışlardan arındırmaya yani bâtılı geçersiz kılmaya adamışlardır.</p>
<p>İslam’ın ilk yılları yanlışların silinip, farklı düşüncelerin tevhit edilmesinin örnekleriyle doludur. Değişik kabulleri, algıları, istekleri olan kabileler mümin kimliği altında tek renge bürünmüşlerdir.</p>
<p>İslam’ın evrensel bir din olması bazı ameli meselelerin gri tonda kalmasına yol açmıştır. Bu durum farklı zaman ve mekanlarda yaşayan insanların hayatlarına kolaylıklar getirdiği gibi “tevhid”in de zorlama olmaksızın kabulünü temin etmiştir. “Te’vil” ve “tefsir”e açık olan nasslar insanlık aleminin tek düze olmasına engel olmuşlardır. Ameli noktada sahabeden yapılan farklı rivayetler de bu noktada önem arz etmektedirler. Bir konuda sahabenin ihtilaf etmesi sonraki kuşaklar için “rahmet” olarak kendini göstermiştir.</p>
<p>Ameli bir konuda sahabenin ihtilaf etmesinden haz duyan Ömer b. Abdulaziz gerekçesini şu şekilde açıklamaktadır: “Eğer onlardan rivayet edilen tek bir görüş olsaydı bu durumda insanlar darda kalırlardı.”[1]</p>
<p>İmanla hakikati yek vucût halinde özümseyen zihinlerin ameli konularda ihtilaf etmeleri, sonraki dönem müçtehitlerine alternatif çözümler üretme ya da farklı tercihlerde bulunma imkanı sağlamıştır. Bu yüzdendir ki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinin ihtilafını rahmet olarak değerlendirmiştir.</p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken bir konu vardır ki, o da sahabe ihtilafının ameli konularla sınırlı olmasıdır. Eğer sahabenin ihtilafı konuyla alakalı mevcut bir nassa vakıf olamamaktan kaynaklanıyorsa, nassın sabit olmasıyla düşüncelerini ayet ya da hadis etrafında derhal tevhit etmişlerdir. Nitekim Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ahirete irtihali üzerine bir grup sahabi O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölmediğini, Allah Teala’nın İsa (aleyhisselam) gibi O’nu da katına yükselttiğini dillendirdiklerinde, Hz. Ebu Bekir “(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.”[2] ayetini okuyup, “kim Muhammed’e ibadet ediyorsa bilsin ki O ölmüştür. Kim de Muhammed’in Rabbine ibadet ediyorsa yine bilsin ki O diridir ve asla ölmeyecektir.” hitabında bulununca ihtilaf ortadan kalkmış ve istisnasız herkes Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatını kabul etmiştir.[3] Yine “Sakîfe Ehli”, devlet başkanlığı konusunu tartışırken ensardan bir grup, muhacirlere; “sizden bir, bizden de bir emir” olsun teklifinde bulunmuştu. Fakat devlet başkanın “Kureyş”ten olması gerektiğini bildiren hadis gündeme getirildiğinde ensar, Allah ve Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat edip, gayri bütün görüşleri devre dışı bırakmıştı.[4]</p>
<p>Sahabe asrının sonlarına doğru ihtilaflar kelâmî alana da kaymış kader ve sıfatlar ekseninde cereyan eden tartışmalar bir çok meşrebin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Nev zuhûr fırkalara karşı usûl-u dinde ihtilaf etmeyen topluluğun adı ise “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” mezhebidir. “Fırka-i Naciye” olarak ta bilinen bu oluşumun ihtilafı fıkhî alanla sınırlı kamıştır.[5]</p>
<p><strong>İtikadî İhtilafların Arkaplanı</strong></p>
<p>Farklı kültür ve dinlere mensup şahıs ve toplumların İslam’a girmeleri, beraberinde yeni sorunlar getirmiştir. Bunlardan en önemlisi farklı din müntesiplerinin ihtida etmelerine rağmen zihinlerindeki eski dinlerine ait bakiyeleri silememeleridir. Bu durum İslam’ın gerçeklerini önceki akidelerinin ışığı altında değerlendirmelerine yol açmıştır.</p>
<p>İslam’a girme noktasında samimi olan fakat eski görüşlerinden kurtulamayan bu grubun yanı sıra bir başka oluşum daha vardır ki onlar, görünüşte Müslüman, gerçekte ise İslam düşmanıdırlar. İçlerinde haramı helal, helali de haram gösteren 4 bin hadis uyduracak kadar ileri giden zındıklar da vardır. Bu grup Müslümanlar arasındaki itikadî ihtilafın oluşmasında son derece etkili olmuştur.</p>
<p>İranlılar, uluslararası arenada ciddiye almadıkları, kabile hayatı yaşadıklarından dolayı da devlet gözüyle bakmadıkları Araplar karşısında gün gelip saltanatlarını kaybedince, itibarlarını geri alabilmek için onlar arasına fitne tohumları ekip, sonu gelmez itikadî ayrılıklara zemin hazırlamışlardır.</p>
<p>Yunan ve Roma filozoflarına ait felsefi metinlerin tercüme edilmesi de ihtilafların oluşmasında etkili olmuştur. Nassları Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden düşünce sistemi ile (usul) yorumlayan kelamcıların yerine, felsefi ekollerin düşünce sistemlerini esas alan mütefekkirler zuhur etmiştir. Bu ekolün en güçlü temsilcileri mutezilî kelamcılar arasından çıkmıştır.</p>
<p>Mutezile, ideolojik saplantılara teslim olunca Allah Teala’nın sıfatlarını ispat ya da nefy gibi insan aklının sınırlarını zorlayan sorunlara dalmıştır. Bu bapta incelenen her bir konu beraberinde yeni ihtilaflar getirmiştir. İhtilafların gündemde kalması daha büyük ihtilafların doğuşuna zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Allah Teala’nın müminlerin imanlarını sınamak için indirdiği “müteşabih” ayetler, zamanla ilim adamları arasında ihtilaf sebebi olmuştur. Selef, müteşabih ayetlerin anlamını Allah Teala’ya havale ederken, Haşviyye onlardan hareketle Cenab-ı Hakk’a cisimlere mahsus özellikler isnat etmiştir.</p>
<p><strong>Kelamcıların Zuhuru</strong></p>
<p>Sahabe devrinden uzaklaştıkça hem ihtilafın derinliğinde, hem de konularında artış görülmüştür. Sıfatlar ve müteşabihatı te’vil etmeksizin anlamlarını Allah Teala’ya havale eden selef akidesi, bu cereyanları cevaplama noktasında yetersiz kalmıştır.</p>
<p>Selef akidesinin içe kapanması, buna mukabil akla aşırı önem veren Mu’tezile’nin etkin hale gelmesi muvazeneyi sarsacak bir konuma geldiğinde, nassa bağlı kalma şartıyla aklı da kullanan fakat bunu yaparken Ehl-i Sünnet’in belirlediği sınırların dışına taşmayan kelamcılar ortaya çıkmıştır. Irak’ta kırk yaşına kadar mutezili olarak yaşayan “ihve-i selase/üç kardeş” meselesinden dolayı da hocası Ebu Ali el-Cübbai ile tartışıp Mutezile’den ayrılan Ebu’l-Hasan el-Eş’ari (v. 324/936) ve Maveraunnehir bölgesinde yüksek ilgi ve alaka gören Ebu Mansur el-Maturidi’nin (333/944) çalışmaları muvazenenin yeniden tesis edilmesinde hayati öneme sahiptir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet kelamı olarak isimlendirilen bu yeni cereyan, Mutezile başta olmak üzere bidat ehli fırkaların güçlerini etkisiz hale getirmiş, selefîn temsil ettiği akideyi ise hem muhafaza etmiş hem de neşretmiştir. Bu yüzdendir ki Cüveyni selef ve halef alimlerinin benimsedikleri “tefviz” ve “te’vil” sistemlerinin Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[6]</p>
<p>Maturidiyye ve Eş’ariyye mezhebine müntesib kelamcılarının telif ettiği eser ve yetiştirdikleri talebeler zamanla sıfatların bir kısmını reddeden ve Allah Teala’yı yaratılmışlara benzeten bidat fırkalarının inkıraza müncer olmalarına yol açmıştır.</p>
<p>Hicri sekizinci asırda yaşayan İbn Teymiyye’nin (v. 728/1328) “ehl-i sünnet kelamına” karşı yönelttiği eleştirileri ve “selef akidesi” başlığı altında “Haşviyye” ile örtüşen görüşleri eski ihtilafların tekrar canlanmasına yol açtığı gibi, günümüzde “selefîyye” olarak isimlendiren ve söz konusu yaklaşımın müdafaasını yapan bir hareketin doğmasına da yol açmıştır.</p>
<p><strong>Selef</strong></p>
<p>“Halef” kelimesinin zıddı olan “selef”, önceden yaşayan büyükler ve akrabalar anlamına gelmektedir.[7] Buna göre her yaşayan insanın bir selefî vardır. “Halef” olan, bir gün mutlaka “selef” olacaktır. Fakat kelime, ıstılahta belli bir dönemle sınırlandırılmaktadır. Hadisin delalet ettiği anlama göre “selef”ten Allah Resulün’den (sallallahu aleyhi ve sellem) itibaren yaşayan üç kuşak anlaşılmaktadır. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları üstünlükleri itibariyle kıymetlendirirken şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim asrımdaki[8] ashabımdır. Sonra onlara yakın olan tabiundur. Sonra da onlara tabi olan etba-u tabiindir. Bunların ardından bir takım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti yemininin, yemini de şehadetinin önüne geçer.”[9]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetin kaynağına yakın olmalarından dolayı lehlerinde şahadette bulunduğu selefîn, ilk tabakasında yer alan sahabe İslam akidesini direkt olarak Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) almış, ikinci tabakada yer alan tabiun Resulullah’ı gören sahabeden dinlemiş, son tabakada yer alan etba-u tabiin ise tabiundan öğrenmiştir. Üçüncü kuşaktan sonra bidat ve dalalet yaygınlık kazanmış, inanç ve fikirdeki safiyet bozulmuştur. Enes b. Malik’in, Haccac-ı Zalim’in zulmünden şikayet eden Kûfe halkına “Bundan sonra gelecek zaman muhakkak bundan daha fena olacaktır. Ve bu kötülük siz ölüp Rabbinize gidinceye kadar (asırlarca) devam edecektir.”[10] hadisini hatırlatarak sabır tavsiye etmesi de bu hükmü desteklemektedir.</p>
<p>Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yarını, dününden daha fena olacak insanlığa, selefîn, kendisine en yakın halkası olan ashabın yolunu izlemeyi vasiyyet etmiştir: “Benim sünnetime ve raşid halifelerin sünnetine sarılın.”[11], ”Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun, Ammar’ın rehberliğinde yol alın, İbn Mesud’un rivayet ettiğini de kabul edin.’[12] “Ashabım yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız uyun, sizi doğru yola erdirir.”[13]</p>
<p>Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yakın bir gelecekte ümmetinin 72 fırkaya ayrılan İsrailoğulları gibi, 73 fırkaya ayrılacağını içlerinde ise sadece “ashabıyla birlikte kendisinin üzerinde olduğu” ehli sünnet ve’l-cemaat yolunu benimseyeceklerin kurtulacağını söylemektedir.[14]</p>
<p>Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinden, selefîn ilk halkası olan ashaba uymalarını istemesi zaman itibariyle önce olduklarından değil, Kur’an’ın inişine, Cebrail’in gelişine şahit olduklarından yani Kitab ve Sünnet’i diğer kuşaklardan daha iyi bildiklerinden dolayıdır. Selefîn diğer iki halkasını teşkil eden tabiun ve tebe-u tabiin de ilmin menbaı olan Allah Resulü’ne sonraki kuşaklara nisbetle daha yakındır. Yaşadıkları dönemde Arap dili saf haliyle korunduğundan selikaları daha güçlüdür. Bu durum din ve istikamet noktasında imam olmalarına yol açmıştır.</p>
<p>İslam’ı doğru bir şekilde anlamak için gerekli olan selefe ittiba, sınırsız olmayacağı gibi kelimeleri bir takım kalıplara hapsetmek şeklinde de olmamalıdır. Selefe ittibanın çerçevesi; nassları tefsir ve te’vil ederken başvurdukları prensiplerle, içtihat yaparken dikkate aldıkları kriterleri benimsemek olarak anlaşılmalıdır.[15] Zira selef, tek bir içtihat usulü benimsememiştir. Tabiun kuşağından Said b. Müseyyeb “hadis merkezli” fıkhî bir yaklaşımı tercih ederken, Kûfe’de İbrahim en-Nahai “içtihat merkezli” fıkhî bir ameliye içerisinde olmuştur. Bu durumda kendilerinin selefî olduğunu iddia eden grup içtihat ederken hangi fıkıh mektebinin usulünü takip edecektir?!</p>
<p>Eğer selefe ittiba etmek onların söz, fiil ve adetlerini ilave, eksiltme ve değiştirme yapmaksızın özümsemek şeklinde anlaşılacaksa bu, selefîn kabulleriyle çelişen bir durumdur. Zira onlar kendi söz, fil ve uygulamalarına sonsuza kadar baki kalacak kutsi unsurlar olarak bakmamışlardır. Nitekim sahabenin Mekke’deki örf ve adetiyle Medine’deki örfü arasında ciddi derecede farklılıklar vardır. Mekke’de bir çoğu dikişli elbiseyi tanımazken, Medine’de dikişli elbiseler giymişlerdir.[16]</p>
<p>Tabiun dönemi fakihleri de sahabe asrında söz konusu olmayan bir çok meselede içtihat etmişlerdir. Yeni sorunları, yeni içtihatlarla çözmüşlerdir. Bu durum müçtehit imamlar devrinde zirveye çıkmış, içtihadın fazlalığından dolayı bu döneme fıkhın altın çağı denmiştir.</p>
<p>Sonraki dönem alimleri avamın, ilk kuşakta yer alan selefe doğrudan ittiba yerine onların rivayet ve içtihatlarını tedvin ve tahlil ederek fıkha altın devrini yaşatan müçtehit imamları taklit etmeyi daha uygun görmüşlerdir.[17] Çünkü müçtehit imamların içtihatları mezhep disiplini çerçevesinde tertip, tahkik ve ta’lil edildiğinden farklı görüşler arasında tercihte bulunmayı kolaylaştırmaktadır. Aynı sistemin sahabe ya da tabiun içtihadı için geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Selefiyye</strong></p>
<p>İslam’ın ilk asırlarında selef denilince Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) yakınlıklarına göre derecelendirilen üç kuşak anlaşılırken, daha sonra kelime bu ilk anlamından alınıp belli bir mezhebin adı olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Bugün selefiyye dinilince “şer’i hükümleri çıkarma noktasında sadece Kitap ve Sünnet’e başvuran, onlar dışındaki hükümleri geçersiz kabul eden oluşum” anlaşılmaktadır.</p>
<p>Selefiyye, sahip olduğu nisbesiyle ümmet içerisinde farklı olduklarını ihsas ederken, aidiyet iddiasında bulunduğu selef alimlerinden hiç birisi onlar gibi kendilerini sonraki dönem Müslümanlardan ayırt edici bir tavır içerisinde olmamıştır. Zira onlar selef kelimesini halefin zıddı olarak kabul etmişlerdir.</p>
<p>Düşünce ve meyilleri ile “cemaat-ı kübra”dan ayrılan, hatta mizaç ve ahlaki kriterleri itibariyle de farklılık gösteren[18] bu yeni oluşumun selef-i salihinin devamı olduğunu söylemek ilmi verilerle çelişmektedir. Zira varlığını, bid’at olarak nitelediği söz ve fiilleri yok etmek üzerine bina eden bu yeni mezhebin bizzat kendisi bid’attır.</p>
<p>Selefilerin mezhepleri devre dışı bırakarak selefe ulaşma gayretleri ise hem sahih senet sistemine engel teşkil etmekte, hem de onların oluşmasını gerekli kılan unsurlara karşı Müslümanları savunmasız bir konuma getirmektedir.</p>
<p>Selefiler kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları; “Cebrail risaleti Ali’den kaydırıp Muhammed’e verdi” diyen ve bu yüzden “Cebrail’e söven”[19] “Gulat-ı şia” ile eşdeğer görmekte ve onların adı olan “ehl-i zeyğ”[20] kelimesini Maturidi ve Eşariler için de kullanmaktadır.</p>
<p><strong>Selefin Akidesi</strong></p>
<p>Sıfatlar ve müteşabihatı zahiri anlamda anlayan selefiyyenin itikadi görüşleri ile selef-i salihinin itikadı arasında ciddi farklılıklar vardır. Nitekim selef, müteşabihat noktasında konuşmayı uygun görmezken, selefiler Allah Teala’ya “el”, yüz” gibi insana ait uzuvları isnat etmişlerdir.</p>
<p>İmam-ı Gazzali (v. 505/1111) nassların zahirine bakarak Allah Teala’ya el, ayak gibi uzuv, nüzul, intikal ve arş üzerine oturmak gibi hâdis varlıklara ait fiilleri isnat eden Haşviyye’nin “selef itikadı üzerine oldukları” iddiasını çürütmek ve selef akidesinin esaslarını ortaya koymak için kaleme aldığı “İlcamu’l-avam an İlmi’l-Kelam” adlı eserinde 7 ilkeden bahsetmektedir:[21]</p>
<p>Takdis: Allah Teala’yı “cisimlere ait özelliklere sahip olmak” gibi şanına yaraşmayan hususiyetlerden tenzih etmek.</p>
<p>Tasdik: İsim ve sıfatlardan, Allah Teala’nın şanına uygun anlamların kastedildiğini, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Cenab-ı Hakk’ı vasfederken de yanılmadığını kabul edip, öylece iman etmek.[22]</p>
<p>Aczi itiraf: Nasslarda bildirilen müteşabihattan kastedilen ilahi muradı bilmenin, kul olarak kendi idrak sınırını aştığını itiraf etmek.</p>
<p>Susmak: Müteşabihatın anlamının ne olduğunu sorma ve bu konuda fikri tartışmalara dalmanın bidat olduğunu kabul etmek.</p>
<p>İmsak: Müteşabihat hakkında yorum yapmak, onları başka bir dile tercüme etmek, ilave ya da eksiltmede bulunmak, birleştirme ve ayrışmaya tabi tutmak da caiz değildir. Müteşabihat ancak mevcut sîgalarıyla telaffuz edilebilirler.</p>
<p>Keff: Müteşabihat ile kalben meşgul olmamak, haklarında fikir yürütmemek.</p>
<p>Ehline havale etmek: Avam, yetersiz olduğundan dolayı anlamaktan aciz kaldığı müteşabihatı, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), peygamber, alim ve velilerin bildiğine kanaat getirir.[23]</p>
<p>İmam-ı Gazzali söz konusu eserinde müteşabihat bağlamında değerlendirilen ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğini de örneklerle izah eder. Müteşabihattan olan “el” kelimesinin iki anlamının olduğunu et, kemik ve sinirden müteşekkil uzuv anlamına geldiği gibi, “idare, güç, kuvvet” gibi anlamlarda da kullanıldığını söyler. “Bölge emirin idaresi altındadır./el-beldetu fi yedi’l-emîr” cümlesinde “yed/el” kelimesinin gerçek anlamında kullanılmadığına dikkat çeken Gazzali, Kur’an ve Sünnet’teki her “el” kelimesinden de “et, kan ve kemikten” oluşan bir uzvun kasdedilip sonra da bunun Allah Teala’ya isnat edilmesinin muhal olduğunu söyler. Gazzali’ye göre Allah Teala’nın uzuvlardan müteşekkil bir varlık olduğunu tasavvur etmek puta tapıcılıkla eş değerdir. Zira uzuvlardan oluşan cisim mahluktur. Mahluk olan bir varlığa ibadet etmek de küfürdür.[24]</p>
<p>Sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı nassları zahir anlamlarında alan ve Allah Teala’nın “el” ya da “yüz” gibi uzuvlarının olduğunu söyleyen selefiyye ile haşviyye arasında ciddi benzerlikler vardır. Selefiyyenin Allah Azze ve Celle’yi insanlara benzemekten tenzih etmesine gelince onu Haşviyye’de yapmıştır.</p>
<p><strong>Selefiyye’nin Kurucusu</strong></p>
<p>Selefiler amel ve akidede düşüncelerinin Ahmed b. Hanbel ile İbn Teymiyye’ye dayandığını söylemektedirler.[25]</p>
<p>Ahmed b. Hanbel’in müteşabihat noktasında “tefviz” sistemini benimsemesi yani hiçbir yorum yapmadan manayı Allah Teala’ya havale etmesi göstermektedir ki, medresenin kurucusu olarak adının geçmesi meşruiyet kaygısı ile kurgulanmış bir söylemin ürünüdür.</p>
<p>Tanımlanan anlamda selefiyye’nin kurucusu İbn Teymiyye’dir. Yaşadığı dönemde büyük bir şöhrete kavuşan İbn Teymiyye, Takiyyuddin es-Sübki, İbn Cehbel gibi alimlerin görüşlerini tenkit etmeleri üzerine itibar kaybına uğramış, İbn Kayyım el-Cevziyye (v. 751/1350), İbnu’l-Vezir (v. 840/1436) ve Şevkani’nin (1250/1834) gayretleriyle ancak unutulmaktan kurtulabilmiştir.</p>
<p>Bu isimlerden hiç birisi İbn Teymiyye’nin temsil ettiği selefiyyenin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesinde etkili olamamıştır. Arabistan çöllerinde Muhammed b. Abdilvahhab (ö. 1787) ortaya çıkınca selefiliğin rengiyle birlikte toplum nezdindeki itibarı da değişmiştir.</p>
<p>Muhammed b. Abdilvahhab İbn Teymiyye’nin eserlerini okudu, inceledi ve düşüncelerini teoriden pratiğe taşıdı.[26] Aslında O İbn Teymiyye’nin görüşlerine bir şey ilave etmedi. Sadece görüşlerini daha radikal bir forma dönüştürdü. Muhammed b. Abdulvahhab’ın mutaassıb bir profil çizmesinde çöl ikliminde yetişmesi de etkili oldu.</p>
<p>Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı yeni İbn Teymiyyecilik hareketi kısa zamanda hısımı olan Muhammed b. Suud’un da delaletiyle siyasi bir boyut kazanarak[27] Suud Devleti’nin kurulmasını temin etti.</p>
<p>Muhammed b. Abdilvahhab’ın selefiliğe radikal bir kimlik kazandırması hareketinin selefiyye yerine “Vahhabilik/Vehhabiyye” diye şöhret bulmasına zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Sıfat ve müteşabihatı zahiri anlamlarında anlayan “vehhabiyye”, tevessül ve kabir ziyareti gibi konularda da genel kabule aykırı yorum ve uygulama içerisinde olmuştur. Bunun bir yansıması olarak içerisinde 10 bin sahabi kabrinin bulunduğu Cennetu’l-Baki mezarlığını yerle bir etmişlerdir. Yine içerisinde kabir bulunan mescitleri de yıkmışlardır. Bu hareketlerinden dolayı bazı yazarlar tarafından “mabet yıkanlar” olarak nitelendirilmişlerdir.[28]</p>
<p>Bidatın sınırlarını genişleterek ibadetle bağlantısı olmayan şeyleri de onun kapsamına almışlardır. Ravza’ya örtü koymayı bidat olarak telakki ettiklerinden can sıkacak derecede eski püskü olan örtülerin değiştirilmesine –uzun yıllar- engel olmuşlardır.</p>
<p>Vahhabiler ameli noktada da aşırılığa gitmişler; sigarayı haram kabul ettikleri gibi, içenleri de müşrik gibi değerlendirmişlerdir. Bu cihetle günah işleyenleri tekfir eden haricilere benzemektedirler.[29] İlk yıllarda kahve türü içecekleri de haram görmekte idiler. Ne var ki daha sonra bu görüşlerinde müsamahakar olmuşlardır.</p>
<p>Günümüzdeki haliyle selefiyye, selef-i salihinin devamı olmaktan ziyade Haşviyye ile Hariciliğin bileşkesi gibi görünmektedir. Her ne kadar düşüncelerini benimsemeyenleri “ehl-i zeyğ” olarak isimlendirseler de Ehl-i Sünnet tarafından -namazı Mekke-i Mükerreme’de inşa edilen Kabe’ye doğru kılmayı gerekli gören her müslüman gibi- “İslam milletinin”[30] bir parçası olarak kabul edilmektedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><em>[1] Muhammed Ebu Zehre, Tarihu’l-Mezahibi’l-İslamiyy, Beyrut, t.y., s. 12.</em></p>
<p><em>[2] Kur’an, Zümer(39): 30.</em></p>
<p><em>[3] Abdulkahir b. Tahir el-Bağdadi, el-Fark-u beyne’l-Firak, Beyrut, 1994, s. 19.</em></p>
<p><em>[4] Ebu İshak Muhammed İbrahim b. Musa eş-Şatibi, el-İ’tisam, Beyrut, 1997, II, 589; Ayrıca bkz. el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.</em></p>
<p><em>[5] el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.</em></p>
<p><em>[6] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.</em></p>
<p><em>[7] Mecduddin Muhammed el-Fîrûzâbâdi, el-Kamûsu’l-Muhît, Beyrut, 2003, 820.</em></p>
<p><em>[8] Hadisi şerifte geçen “karn” kelimesinin ne kadarlık bir zaman dilimini kapsadığı noktasında ihtilaf vardır. Yaş itibariyle bir birine yakın insanları kapsadığını söyleyenler olduğu gibi yirmiden yüz yirmi yıla kadar olan bir zamanı içerdiğini söyleyenler de olmuştur. Bkz. Bedrüddin el-Ayni, Umdetü’l-Kari, XIII, 203.</em></p>
<p><em>[9] Buhari, Şehadat/52, 9, H. no: 2652.</em></p>
<p><em>[10] Buhari, Fiten/96, 6, H. no: 6657.</em></p>
<p><em>[11] Tirmizî, İlim, H. no: 2685; Darimi, Mukaddime, H. no: 95.</em></p>
<p><em>[12] Tirmizi, Menakib, H. no: 3663; İbn Mace, Mukaddime, H. no: 97; Ahmed, Müsned, V, 382.</em></p>
<p><em>[13] İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Acluni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nas, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, I, 118.</em></p>
<p><em>[14] Hakim, İlim, I, 82.</em></p>
<p><em>[15] Bkz. Said Ramazan el-Buti, es-Selefîyye Merheletün Zemeniyyetün Mubareketün La Mezhebun İslamiyyün, Dımeşk, 1996, s. 12.</em></p>
<p><em>[16] Bkz. el-Buti, a.g.e., s. 15-16.</em></p>
<p><em>[17] Müçtehit imamlar sahabenin rivayetlerini esas aldığından onları taklit eden avam dolaylı yoldan sahabeye de ittiba etmiş olmaktadır.</em></p>
<p><em>[18] el-Buti, a.g.e., s. 13.</em></p>
<p><em>[19] Abdulmuni’m el-Hafna, Mevsuatu’l-Fıraki ve’l-Camaat, 2005, s. 127</em></p>
<p><em>[20] el-Hafna, a.g.e., s. 405.</em></p>
<p><em>[21] Ebu Hamid Muhammed el-Gazzali, İlcamu’l-Avam an İlmi’l-Kelam, ( Mecmûat-u Resaili’l-İmami’l-Gazzali içerisinde), Beyrut, 19994, s. 41</em></p>
<p><em>[22] el-Gazzali, a.g.e., s. 45.</em></p>
<p><em>[23] el-Gazzali, a.g.e., s. 42.</em></p>
<p><em>[24] el-Gazzali, a.g.e., s. 43.</em></p>
<p><em>[25] el-Hafna, a.g.e., s. 403.</em></p>
<p><em>[26] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.</em></p>
<p><em>[27] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.</em></p>
<p><em>[28] Ebû Zehre, a.g.e., s. 213.</em></p>
<p><em>[29] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.</em></p>
<p><em>[30] el-Bağdadi, a.g.e., s. 18.</em></p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/">Selefilik Neyin Devamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uymamız Gereken Dosdoğru Yol</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uymamiz-gereken-dosdogru-yol/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uymamiz-gereken-dosdogru-yol/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 12:27:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Kurtubi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Karşı İhlas Sahibi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Dinlerini parça parça edenler]]></category>
		<category><![CDATA[Sırat-ı Müstakim]]></category>
		<category><![CDATA[Uymamız Gereken Dosdoğru Yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8174</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüce Allah&#8217;ın: &#8220;Şüphesizki bu, Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun&#8221;(En&#8217;am 153) &#160; Bununla yüce Allah, Peygamberi Muhammed (sav) vasıtası ile açıklamış ve açmış olduğu geniş bir yol olarak teşri buyurduğu, sonu da cennete ula­şan yoluna tabi olmayı emretmektedir. Bu yoldan bir çok yollar ayrılmıştır. Kim o doğru yolu izlerse kurtulur, kim bu ayrılan yollara [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uymamiz-gereken-dosdogru-yol/">Uymamız Gereken Dosdoğru Yol</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images14.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8175" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images14.jpg" alt="Uymamız Gereken Dosdoğru Yol" width="472" height="236" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images14.jpg 318w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images14-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 472px) 100vw, 472px" /></a></p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın: &#8220;Şüphesizki bu, Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun&#8221;(En&#8217;am 153)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bununla yüce Allah, Peygamberi Muhammed (sav) vasıtası ile açıklamış ve açmış olduğu geniş bir yol olarak teşri buyurduğu, sonu da cennete ula­şan yoluna tabi olmayı emretmektedir. Bu yoldan bir çok yollar ayrılmıştır. Kim o doğru yolu izlerse kurtulur, kim bu ayrılan yollara koyulacak olursa, bu yollar kendisini cehenneme götürür. İşte yüce Allah: &#8220;Başka yollara uy­mayın. Sonra sizi O&#8217;nun yolundan ayırırlar&#8221; uzaklaştırır, kaydırırlar diye buyurmaktadır.</p>
<p>Dârimî Ebu Muhammed Müsned&#8217;inde sahih bir îsnadla şöyle bir rivayet kaydetmektedir: Bize Atvan haber verdi, bize Hammâd b. Zeyd anlattı, bi­ze, Âsim b. Behdele, Ebu Vâil&#8217;den anlattı. Ebu Vâil, Abdullah b. Mes&#8217;ud&#8217;dan dedi ki: Rasulullah (sav) bir gün bize bir çizgi çizdi, sonra şöyle buyurdu: &#8220;İş­te bu, Allah&#8217;ın yoludur.&#8221;Daha sonra onun sağında bir takım çizgiler, solun­da da bir takım çizgiler çizdi. Sonra da şöyle buyurdu: &#8220;Bunlar da her biri­sinin başında ona çağıran bir şeytanın bulunduğu bir takım yollardır.&#8221; Son­ra da bu âyet-i kerimeyi okudu. <a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a></p>
<p>Bu hadisi, İbnMace de Sünen&#8217;inde rivayet etmiştir. Cabir b. Abdullah&#8217;tan dedi ki: Peygamber (sav)&#8217;ın yanında idik. Bir çizgi çizdi. Sonra da onun sa­ğında iki çizgi çizdi, solunda da iki çizgi çizdi. Daha sonra elini ortadaki çiz­gi üzerine koyup şöyle buyurdu: &#8220;İşte bu, Allah&#8217;ın yoludur.&#8221; Sonra da şu: &#8220;Şüphesiz ki, bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yol­lara uymayın. Sonra sîzi onun yolundan ayırırlar&#8221; âyetini okudu. <a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a></p>
<p>Bu ayrı yollar, yahudilîği, Hıristiyanlığı, mecusiliği, diğer din mensupları­nı fer&#8217;i meselelerde hevâlarının arkasından giden istisna olan bid&#8217;at ve da­lâlet sahiplerini de; bunların dışında kalan, tartışmalarda işi aşırıya götüren ve kelamı meselelerde olmadık şekilde dalıp gidenleri de kapsamına alır. Çün­kü, bütün bunlar, ayaklarının kaymasına maruzdurlar ve yanlış inanışlara sap­maları zannolunur. Bu açıklamaları ibnAtiyye yapmıştır.</p>
<p>Derim ki: Doğrusu da budur Taberî, &#8220;Kitabu Âdâbı&#8217;n-Nüfus&#8221;da şunu nakletmektedir: Bize Muhammed b. Abdulâlâ es-San&#8217;anî anlattı, dedi ki: Bi­ze Muhammed b. Sevr anlatti: Ma&#8217;mer&#8217;den, o, Eban&#8217;dan naklettiğine göre, ada­mın birisi İbn Mes&#8217;ud&#8217;a şöyle sormuş: Sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) han­gisidir?</p>
<p>İbn Mes&#8217;ud şu cevabı verdi: Muhammed (sav) bizi onun başında bıraktı, onun bir ucu da cennetledir. Sağında bir takım yollar, solunda bir takım yol­lar vardır. O yolların başında oralardan geçenleri davet eden bir takım kim­seler vardır Her kim bu yollara koyulacak olursa, o yollar sonunda onu ce­henneme götürür. Her kim de dosdoğru yola koyulacak olursa, o da onu so­nunda cennete ulaştırır. Daha sonra İbn Mes&#8217;ud: &#8220;Şüphesiz ki, bu Benim dos­doğru yolumdur&#8221; âyetini okudu. Abdullah b. Mes&#8217;ud ayrıca dedi ki; Kabzo-lunmadan önce ilmi öğreniniz. Kabzedilmcsi ise ilim ehlinin geçip gitmesi­dir. Gereksiz yere ince eleyip sık dokunmaya kalkışmaktan, gereksiz yere işi derinliğine kavramaya kalkışmaktan ve bid&#8217;atlerden çokça sakınınız. Size tâ İlkinden gelen kadim şeylere sarılmanızı tavsiye ediyorum. Bunu da Darimi rivayet etmiştir. <a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a></p>
<p>Mücahid de yüce Allah&#8217;ın: &#8220;Başka yollara uymayın&#8221; buyruğunu, bid&#8217;at-lere uymayın diye açıklamıştır.</p>
<p>İbn Şihab da der ki; Bu da yüce Allah&#8217;ın: &#8220;Dinlerini parça parça edip fır­ka fırka ayrılanlar varya&#8230;&#8221; (el-En&#8217;âm, 6/159) buyruğuna benzemektedir. Bunlardan kaçmak gerekir, kaçmak. Kurtulmak gerekir, kurtulmak. Selet&#8217;-i sa­libin izlediği o sırat-ı müştekime, o dosdoğru yola yapışmak gerekir. İşte kâr­lı ticaret ondadır.</p>
<p>Hadis İmamları Ebu Hureyre&#8217;den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasululllah (sav) buyurdu ki: &#8220;Size neyi emrettiysem onu alınız. Ve size neyi yasakladıysam ondan da uzak durunuz.&#8221; <a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a></p>
<p>İbnMâce ve başkaları da el-trbad b. Sâriye&#8217;den şöyle dediğini nakleder­ler: Rasulullah (sav) bize öyle bir vaazda bulundu ki, ondan dolayı gözler ya­şardı, ondan dolayı kalpler korkuyla titredi. Ey Allah&#8217;ın Rasulü dedik. Bu, âde­ta bir veda edenin öğüdüne benzemektedir. Bize neyi tavsiye edersin? Şöy­le buyurdu: &#8220;Ben, sizi (hiç bir şüphe ve tereddüt gerektirmeyen) apaydınlık yol üzerinde bıraktım. Onun gecesi de gündüzü gibidir. Benden sonra bu yol­dan helak olandan başkası sapmaz. Aranızdan yaşayacak olanlar, pek çok ay­rılıklar göreceklerdir. Size, benim sünnetimden ve benden sonra hidâyet bul­muş raşit halifelerin sünnetinden bildiğinize bağlı kalmanızı tavsiye ediyo­rum. Onlara dişlerinizle kavrarcasına sımsıkı sarılınız. Sonradan uydurma iş­lerden (bid&#8217;atlerden) de sakınınız. Çünkü, şüphesiz her bir bid&#8217;at bir sapık­lıktır. Size itaat etmenizi tavsiye ediyorum. İsterse başınızdaki Ha beşli bir kö­le olsun. Şüphesiz ki mü&#8217;min, burnuna halka takılmış deveye benzer. Nere­ye çekilirse oraya gider.&#8221; Bu hadisi Tirmizî de bu manada rivayet etmiş ve sahih olduğunu irade etmiştir. <a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a></p>
<p>EbûDâvûd da şöyle bir rivayet kaydetmektedir: Bize İbn Kesir anlattı, de­di ki: Bize Sül&#8217;yan haber verdi, dedi ki: Adamın birisi, Ömer b. Abdülaziz&#8217;e mektup yazarak kader hakkında soru sordu. Ona şu cevabı yazdı: İmdi, ben sana Allah&#8217;a karşı takvalı olmayı, O&#8217;nun emrinde orta yolu izlemeyi, Rasu-lullah (sav)&#8217;ın sünnetine tabi olmayı, O&#8217;nun sünnetinin uygulana gelişinden sonra bid&#8217;atçilerin ortaya çıkardıkları şeyleri -ki, onların bu gibi şeylerle uğ­raşmalarına gerek yoktur. Ümmet buna ihtiyaç bırakmamıştır- terk etmeni tav­siye ediyorum.</p>
<p>Sana cemaate bağlı kalmanı tavsiye ediyorum. Çünkü, cemaat Allah&#8217;ın iz­niyle senin İçin bir koruyucudur. Hem şunu bil ki, insanlar ne kadar bid&#8217;at ortaya çıkarmışlarsa mutlaka ondan önce, ya onun aleyhine delil olacak bir şey geçmiştir veya o hususta ibret teşkil edecek bir durum. Şunu bil ki sün­neti, ona muhalefet etmekte ne kadar hata, ne kadar yanlışlık, ne kadar ah­maklık, ne kadar gereksiz yere derinlere dalmak istemenin miktarını bilen bir kimse ortaya koymuştur. O bakımdan sen de kendin için, başkalarının ken­dileri için razı oîup beğendiği şeye razı ol. Onlar, bilerek durmuşlardır. İşin özüne nüfuz eden bir basiretle de bu gibi işlere dalmaktan kurtulmuşlardır.</p>
<p>Üstelik onlar işleri açığa çıkarabilmekte daha güçlü idiler. Sahip oldukları lü­tuf ve fazilet dolayısıyla da buna onlar daha layıktılar.</p>
<p>Eğer, hidâyet sizin Üzerinde bulunduğunuz yol olsaydı, o takdirde siz bu hususta onları geride bırakmışsınız demektir. Şayet sizler, bu gibi şeyler on­lardan sonra ortaya çıkmıştır diyorsanız, şunu bilin ki, bunları ortaya çıkar­tanlar ancak onların yolundan başkasına tabi olup onlara uymaktan yüz çe­virerek nefsine uyan kimselerdir. Şüphe yok ki onlar önde gidenlerdir. Bu hususta yeteri kadar konuşmuşlardır ve rahatlatacak kadarım anlatmışlardır. Onlar bu hususta, her hangi bir kusur eksik bırakmadıkları gibi, daha da açık­lanması gereken bir şey de bırakmış değillerdir. Bazıları bu hususta onlar­dan geri kaldılar, o bakımdan hakka uzak düştüler. Bazıları da onlardan ile­ri geçmeye çalsştılar, fakat aşırıya gittiler. Onlar İse, bu ikisinin arasında ve dosdoğru bir yol üzere idiler&#8230; diyerek bundan sonra hadisin geri kalan bö-Kimünü nakletti. <a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a></p>
<p>Sehl b. Abdullah et-Tüsterî de der ki: Size, ashabın yoluna ve sünnete uy­manızı tavsiye ediyorum. Çünkü, kısa bir süre sonra Peygamber (sav)&#8217;dan ve onun bütün hallerinde ona uymaktan söz edecek bir kişi ortaya çıkarsa, (di­ğerlerinin) onu yereceklerinden, ondan uzaklaşıp gideceklerinden, onunla ilişkilerini keseceklerinden, onu zelil edeceklerinden, küçük düşüreceklerin­den korkuyorum.</p>
<p>Yine Sehl der ki: Şunu bilin ki bid&#8217;at, ancak ve ancak ehl-i sünnetin el­leriyle ortaya çıkmış üstünlük kazanmıştır. Çünkü onlar, bid&#8217;at ehline karşı çıktılar, onlarla konuşup tartıştılar. Böylelikle bid&#8217;atçilerin görüşleri de orta­ya çıktı ve herkes arasında yaygınlık kazandı. Bunun sonucunda onları işit­medik kimseler de işitti. Eğer onları bırakıp onlarla konuşmamış olsalardı, on­ların her birisi kalbinde sahip olduğu inançlarıyla birlikte ölür gider, ondan hiçbir şey onaya çıkmaz ve o bid&#8217;atini beraberinde kabrine taşıyıp götürmüş olurdu.</p>
<p>Yine Sehl der ki: Sizden her hangi birinize, İblis, bir ibadet uydurup onun­la kendisine ibadet ettirmedikçe, bir bid&#8217;at ortaya koymaz. Ancak ondan son­radır ki, İblis o kimseye bir bid&#8217;at çıkartır. Bu kişi de bid&#8217;at sözü söyleyip in­sanları ona çağırmaya başladı mı, İblis de o hususta o zilleti ondan çeker.</p>
<p>Yine Sehl der ki: Ben, bid&#8217;atçiler hakkında şu hadisten daha ağır bir ha­dis geldiğini bilmiyorum: &#8220;Allah, cenneti bid&#8217;at sahibine karşı perdelemiştir.&#8221; Sehl der ki; Buna göre, yahudi de hristiyan da bid&#8217;atçilerden daha çok ümitvar olabilirler.</p>
<p>Yine Sehl der ki: Her kim dinîne ikramda bulunmak istiyor ise, sultanın huzuruna girmesin. Kadınlarla başbaşa kalmasın, heva ehli kimselerle de tar­tışmasın. <a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a></p>
<p>Yine Sehl şöyle demiştir: Tabi olun, bid&#8217;at çıkartmayın. Çünkü ona ihti­yacınız yoktur.</p>
<p>Darİmî&#8217;nin Müsned&#8217;inde nakledildiğine göre Ebu Musa el-Eş&#8217;arî, Abdullah b. Mes&#8217;ud&#8217;a gelip şöyle demiş: Ey Abdurrahma&#8217;nın babası, ben az önce mescidde birşeyler gördüm. Fakat, onu yeni görüyorum. Bununla birlikte Al­lah&#8217;a andolsun ki, hayırdan başka bir şey de görmüş değilim. Abdullah, o da neymiş diye sorunca, Ebu Musa, ömrün yeterse göreceksin diyerek şunları anlattı: Ben, mescidde oturarak halka halka olmuş ve namazı bekleyen top­luluklar gördüm. Ellerinde çakıl taşlan olduğu halde, her halkada bir kişi on­lara yüz defa tekbir getirin diyor, onlar da yüz defa tekbir getiriyorlar. Yüz defa tehlil getirin diyor, onlar da tehli] getiriyorlar. Yüz defa teşbih getirin di­yor, onlar da: Yüz defa teşbih ediyorlar.</p>
<p>Abdullah b. Mes&#8217;ud: Peki onlara ne dedin diye sorunca, Ebu Musa, onla­ra bir şey demedim, senin görüşünü bekledim, senin vereceğin emri bekle­dim, dedi. Abdullah dedi ki: Sen bunun yerine ne diye günahlarını sayma­larını emretmedin ve hasenatlarının hiçbir şekilde zayi olmayacaklarına da­ir teminat vermedin? Sonra o da kalkıp gitti ve biz de onunla birlikte gittik. Nihayet bu halkalardan birisine vardı, başlarında durdu ve şöyle dedi: Şu yap­tığınızı gördüğüm şey nedir? Onlar: Abdurrahman&#8217;ın babası, tekbir, tehlil ve teşbihi kendileriyle saydığımız çakıl taşlandır, dediler. Bunun üzerine Abdul­lah b. Mes&#8217;ud şöyle dedi: Siz kötülüklerinizi sayınız. Ben hasenatınızdan hiç­bir şeyin zayi olmayacağına dair size teminat veriyorum. Ey Muhammed üm­meti, ne oldu size, ne kadar da çabuk helâka koştunuz? Yoksa siz, sapıklık kapılarını mı açanlarsınız? Onlar: Allah&#8217;a yemin olsun Ey Abdurı-ahman&#8217;ın ba­bası, hayırdan başka bir isteğimiz yoktu dediler. Abdullah şöyle dedi: Nice hayır isteyen vardır ki, onu bir türlü isabel ettiremez. <a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a></p>
<p>Ömer b. Abdülaziz&#8217;den rivayete göre, adamın birisi kendisine hevâ ve bid&#8217;at ehli hakkında bir husus sormuş, o da şu cevabı vermiş: Sen, bedevî Araplar gibi küttaba giden (ilk okuma yazma öğrenmeye çalışan) küçük ço­cuk gibi dinine bağlan ve bunun dışında kalan şeylerle oyalanma.</p>
<p>el-Evzaî de der ki: İblis, dostlarına sordu: Siz, Ademoğullarını hangi yol­larla yaklaşıp kandırıyorsunuz? Onlar: Her yoldan, dediler. Peki, istiğfar yö­nünden onlara yaklaşabiliyor musunuz? Onlar, heyhat! Bu tevhid İle birlikte olan bir şeydir, dediler, iblis şöyle dedi: Aralarında Öyle bir şey yaygınlaş­tıracağını ki, ondan dolayı Allah&#8217;tan mağfiret dilemeyecekler. Evzaî dedi ki: O da aralarına bevaların arkasından gitmeyi yaygınlaştırdı. <a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a></p>
<p>Mücahid de der ki: Bilemiyorum, mazhar olduğum şu iki nimetin hangi­si daha büyüktür: Allah&#8217;ın beni İslâm&#8217;a hidâyet etmesi mi, yoksa bu iıeva ve bid&#8217;atleıden beni esenliğe kavuşturmuş olması mı? <a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a></p>
<p>Şa&#8217;bî de der ki: Bu kimselere &#8220;hevfı sahipleri&#8221; deniliş sebebi, onlann ce­hennemde uzun süre yuvarlanacak olmalarından Ötürüdür. (Hevâ ile yuvar­lanma kelimelerinin aynı kökten geldiklerine işaret ediyor). Bu rivayetlerin hepsi Darimî&#8217;den nakledilmiştir.</p>
<p>Sehl b. Abdullah&#8217;a, Mu&#8217;tezile&#8217;ye mensup kimseler arkasında namaz kılma­ya, onlardan kız almaya, onlara kız vermeye dair soru soruldu, şu cevabı ver­di: Hayır, bunun iyi bir taralı olamaz. Onlar kâfirdir. <a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Kur&#8217;an mahluktur, el&#8217;an yaratılmış bir cennet yoktur, yaratılmış bir ateş yoktur, Allah&#8217;ın sıratı yoktur, şefaat yoktur, mü&#8217;minlerden hiçbir kimse cehenneme girmeyecektir ve Muhammed (sav)&#8217;m günahkârlarından hiç kimse cehennemden çıkmayacaktır, kabir azabı yoktur, münker yoktur, nekir yoktur, âhirette Rabbimizin görün­mesi de, fazladan ikramda bulunması da yoktur, Allah&#8217;ın ilmi mahluktur, imam tayin etmeye gerek yoktur, cum&#8217;a yoktur diyen, buna karşılık bütün bunla­ra iman edenleri tekfir edenler nasıl mü&#8217;min olabilir?</p>
<p>Fudayl b. İyad dedi ki: Bid&#8217;at sahibi birisini sevenin Allah, amelini boşa çıkartır, İslâm&#8217;ın nurunu da kalbinden alır.</p>
<p>Onun bu kabilden sözleri ve fazlası da geçmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Süfyan es-Sevrî der ki; Bid&#8217;atı İblis masiyetten daha çok sever. Çünkü,ma-siyetten tevbe sözkonusu olur. Fakat bid&#8217;atten tevbe sözkonusu olmaz.</p>
<p>îbn Abbas da der ki: Sünnet ehlinden olup sünnete çağıran, bid&#8217;atten de uzaklaştırmaya gayret eden bir kimseye bakmak dahi ibadetıir.</p>
<p>Ebu&#8217;l-Âliye der ki: Siz, ayrılığa düşmeden önce izlemekte oldukları o ilk işe yapığınız.</p>
<p>Âsim el-Ahvel der ki: Ben bunu el-Hasen&#8217;e naklettim, o da, o gerçekten sana güzel bir öğüt vermiştir. Allah&#8217;a yemin olsun ki, sana doğruyu söylemiş­tir, dedi.</p>
<p>Âl-i İmran Sûresi&#8217;nde Hz. Peygamberin: &#8220;İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır&#8221; şeklindeki hadis ve bu­nun anlam* geçmiş bulunmaktadır. (Âl-i İmran, 3/102. âyet, 2. başlıkta)</p>
<p>ilim adamlarından kimisi şöyle demiştir: Muhammed ümmetine faz­ladan ilave edilen bu fırka, ulemaya düşmanlık eden, fukalıaya buğzeden bir fırkadır. Böylesi bir fırka geçmiş ümmetlerde hiçbir şekilde görülmüş değil­dir.</p>
<p>Rafi b. Hadic&#8217;in rivayetine göre o, Rasulullah (s;ıv)&#8217;ı şöyle buyururken din­lemiş: &#8220;Ümmetim arasında farkında olmadıkları halde, yahudi ve hıristiyan-i arın kâfir oldukları gibi, Allah&#8217;a ve Kur&#8217;an&#8217;a kâfir olacak bir topluluk olacak­tır.&#8221; Ben, Ey Allah&#8217;ın Rasulü, canım sana feda, bu nasıl olacak, diye sordum. Şöyle buyurdu: &#8220;Bir bölümünü kabul edecekler, bir bölümünü inkâr edecek­lerdir.&#8221; Canım sana feda Ey Allah&#8217;ın Rasulü dedim. Nasd bunu söyleyecek­ler? Şöyle buyurdu: &#8220;Yaratmasında, kuvvetinde, rızkında, İblis&#8217;i Allah&#8217;a denk koşacaklar ve diyecekler ki: Hayır Allah&#8217;tan, şer İblistendir.&#8221; Ebu Rafv dedi ki: Peki, hem Allah&#8217;ı inkâr edecekler, hem de bunun üzerine kalkıp Allah&#8217;ın Kitabını okuyacaklar, imandan ve marifetten sonra da Kur&#8217;anı inkâr mı ede­cekler? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: &#8220;Ümmetimin böylelerinden görece­ği düşmanlık, kin ve tartışma (çok büyük olacaktır), İşte bunlar, bu ümme­tin zındıklarıdır&#8221; deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretti.</p>
<p>en-Nisa Sûresi&#8217;ndebid&#8217;at ehli ve nevalarının arkasından giden kimseler­le oturup kalkma yasağı, onlarla oturup kalkanların hükmünün de onlarla aynı olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: &#8220;Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman&#8230; kendilerin­den yüz çevir&#8221; (el-En&#8217;âm, 6/68, âyet).</p>
<p>Daha sonra yüce Allah, Medine&#8217;de inmiş bulunan en-Nisa Sûresi&#8217;nde bu şekilde davranıp Allah&#8217;ın verdiği emre muhalefet edenlerin cezasını açıkla­yıp şöyle buyurmaktadır: &#8220;O, size Kur&#8217;an&#8217;da şunu indirdi&#8230;O zaman siz de onlar gibi olursunuz.&#8221; (en-Nisa, 4/140) Böylelikle onlarla beraber oturup kal­kanları da onlara katmış olmaktadır.</p>
<p>Bu ümmetin önder imamlarından bir grup da bu görüşte olup onlarla iş­ret etmek ve onlarla içli dışlı olmak maksadıyla bid&#8217;at ehliyle beraber otu­rup kalkan kimse hakkında bu âyetler gereğince hüküm vermişlerdir ki, bun­lar arasında Ahmed b, Hanbel, el-Evzaî ve İbn Mübarek gibileri vardır. On­lar, işi bid&#8217;at ehliyle oturup kalkmak olan bir kimse hakkında şöyle demiş­lerdir: Böyle birisine onlarla beraber oturup kalkmaktan vazgeçmesi söyle­nir. Vazgeçerse mesele yok. Aksi takdirde onlar gibi değerlendirilir. Bunun­la hüküm bakımından onlar gibi değerlendirilir, demek istemektedirler.</p>
<p>Ömer b. Abdulaziz, içki içenlerle oturan kimselere de haddi uygulamış ve görüşüne de: &#8220;Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz&#8221;  âyetini okumuştur. Kendisine: Şöyle denildi: Bu adam, ben onlarla birlikte meseleyi onlara açıklamak ve onların yaptıklarını reddetmek için oturuyo­rum, diyor denilince, o da şu cevabı vermiş: Onlarla oturup kalkması yasak­lanır. Eğer vazgeçmeyecek olursa, o da onlara katılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(1)Darimî, Mukaddime 23; Müsııed, I, 435, 465.</p>
<p>(2)İbnMâce, Mukaddime ; Müsned, III, .197.</p>
<p>(3)Dârimi, Mukaddime 19, Hadis no: 1&lt;15.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam Kurtubi,el-Camiul Ahkamul Kuran cilt:7</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a>İbn Abbas&#8217;ın da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben, Ömer b. el-Hat-tab&#8217;ı şöyle derken dinledim: Ey insanlar, şüphesiz recm haktır. Sakın ondan yana aldanışa düşürülmeyesiniz. Bunun âyeti (alameti) de şudur: Rasulullalı (sav) recm etti, Ebu Bekrrecm etti. Biz de ikisinden sonra recm ettik. Bu üm­metten recini yalanlayacak, Deccali yalanlayacak, güneşin batıdan doğuşu­nu yalanlayacak, kabir azabını yalanlayacak, şefaati yalanlayacak ve kemik­leri görününceye kadar derileri yandıktan sonra bir topluluğun cehennem­den çıkartılmasını yalanlayacak kimseler gelecektir. Bunu, Ebû Ömer (b. Ab-di&#8217;1-Berr) zikretmiştir.İbnAbdi&#8217;l-Berr, el-ltizkâr, XXIV. 52-53.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>159-</strong> Dinlerini parça parça edip fırka fırka ayrılanlar var ya, senin &#8211; onlarla hiç bir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah&#8217;a aittir. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.</p>
<p>Hz. Ali, şöyle derdi: Allah&#8217;a yemin ederim, onlar dinlerini parça parça et­mediler. Kendileri dinlerinden ayrıldılar.</p>
<p>Diğerleri ise, &#8220;re&#8221; harfini şeddeli olarak (&#8220;fe&#8221;den sonra &#8220;elif koymaksızın) okumuşlardır. Şu kadar var ki en-Nehaî bu kelimeyi; Ayırdılar,&#8221; di­ye şeddesiz (ve elifsiz) oiarak okumuştur. Yani, bir bölümüne iman ettiler, bir bölümünü de inkâr ettiler demek olur.</p>
<p>Bu buyrukla kastedilenler, Mücahid, Katade, es-Süddî ve ed-Dalıhâk&#8217;a gö­re, yahudi ve hristiyankirdır. (Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de) ayrılık içerisinde olmakla vasfed il mislerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: &#8220;Kendilerine kitap veri­lenler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler&#8221; (el-Beyyine, 98Aİ); &#8220;Allah ve peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler&#8230;&#8221; (en-Nisa, 4/150)</p>
<p>Bu buyrukların müşrikleri kastettiği de söylenmiştir. Çünkü onların kimi­si putlara, kimisi de meleklere tapınıyorlardı.</p>
<p>Âyetin, bütün kâfirler hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Yüce Al­lah&#8217;ın emretmemiş olduğu her bir şeyi uydurup bid&#8217;at utarak ortaya çıkanın da dinini parçalamış olur.</p>
<p>EbııHureyre (r.a) Peygamber (sav)&#8217;dan şu: &#8220;Dinlerini parça parça edip&#8230;&#8221; âyeti hakkında bunların, bu ümmetten olup bid&#8217;at ve şüphe ehli ile dalâlet ehli kimseler olduğunu beyan ettiğini rivayet etmektedir. <sup><sup>[13]</sup></sup><sup>[213]</sup></p>
<p>Bakiyye b. d-Velid rivayet etmektedir: Bize, Şu&#8217;be b. el-Haccâc anlattı, bi­ze, Mücâlid, eş-Şa&#8217;bî&#8217;den anlattı, o, Şüreyh&#8217;ten, o, Ömer b. el-Hattab &#8216;den rivayetine göre, Rnsulullah (sav) Hz. Âişe&#8217;ye şöyle demiştir: &#8220;Dinlerini par­ça parça edip, kendileri de fırka fırkaayrıianiar, bu ümmetin bid&#8217;at sahiple­ri, heva sahipleri ve dalâlet sahiplendir. Ey Aişe, her günah işleyenin bir tev-besi vardır. Bid&#8217;at sahipleriyle lıevâ sahipleri müstesnadır. Onların tevbele-ri yoktur. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar.&#8221; <sup><sup>[13]</sup></sup><sup>[214]</sup></p>
<p>Leys b. EbiSüleym&#8217;in, Tâvus&#8217;dan rivayetine göre Ebu Hureyre, Peygam­ber &lt;sav)&#8217;ı Dinlerinden ayrılan&#8230;&#8221; diye okuduğunu riva­yet etmekledir. <sup><sup>[13]</sup></sup><sup>[215]</sup></p>
<p>Fırka fırka&#8221; tabiri çeşitli fırkalar, çeşitii hizipler anlamındadır. Aynı iş etrafında birleşmiş, biri diğerinin görüşüne tabi olan topluluklara; Fırkalar&#8221; denilir.</p>
<p>&#8216;Senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur&#8221; buyruğu ile onlardan uzak kalıp ilişkileri kesmeyi emretmektedir. Bu da Hz. Peygamber&#8217;in şu buyruğu ile di­le getirilmektedir: &#8220;Bizi aldatan bizden değildir.&#8221; <sup><sup>[13]</sup></sup><sup>[216]</sup> Yani biz, böyle bir kim­seden uzağız, beriyi;:. Şair de şöyle demektedir:</p>
<p>&#8220;Bir aralanın günah işlemesine (ahdini bozmasına) gayret edecek olursan.</p>
<p>şunu bil ki, Ne ben aendenim, ne sen bendensin.&#8221;</p>
<p>Yani, senden uzaklaşırım, seninle ilişkilerimi koparırım, demektir.</p>
<p>Hiçbir ilişki&#8221; kelimesi, haberde gizli bulunan zamirden hal ola­rak nasbnıahalltndedir. Bu açıklamayı Ebu Ali (el-Farisî) nakletmiştir. el-Fer-râ ise şöyle demektedir: Bu, bir muzaf&#8217;ın hazfı üzeredir.</p>
<p>Yani: Onlara gelecek ceza husu­sunda senin hiç bir müdahelen yoktur, sana düşen yalnızca uyarmaktan iba­rettir.</p>
<p>&#8220;Onların işi ancak Allah&#8217;a aittir.&#8221; Bu da Peygamber (sav)&#8217;a yönelik bir teselli ifadesidir</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>T:ıber:ıoî, el-Evsat, I, 384; el-Heysem!,Mecmau&#8217;z-Zevâid, VII, 2ji&#8217;fle: &#8220;kivilerinin scıhilıridli olduklarını&#8221; bdirtıuekledır.</p>
<p><sup><sup>[13]</sup></sup><sup>[214]</sup>Taburfnî. es-Sağîr, s.243; el-Heysenıî. Mecmau&#8217;z-Zevâid, I. 188de &#8220;Bakiyye ile Mücn-lîd&#8217;irız;ıyıfr;ıvilerolduklaıım&#8217; kaydetmekte, Vll, 22de de isnadının &#8220;ceyyid&#8221; okluğu­nu belirtmektedir.</p>
<p><sup><sup>[13]</sup></sup><sup>[215]</sup>Suyutî, cd-Durnt&#8217;t-Mensuı; III. 4()2.</p>
<p><sup><sup>[13]</sup></sup><sup>[216]</sup> Müslim, İm:tn 16-î; EbüDâvûd, BtıyıV 50; Tirmizî, Buyu&#8217; 74, İbtıMâce, Tictırât 36; Dârimî, BııyıT 10: Müsned, II. 50, 242. 417, HI, 466, IV, 45.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uymamiz-gereken-dosdogru-yol/">Uymamız Gereken Dosdoğru Yol</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uymamiz-gereken-dosdogru-yol/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
