<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abdülaziz Bayındır' | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/abdulaziz-bayindir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Jan 2018 21:02:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Abdülaziz Bayındır' | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Problemli Bir Nebî &#038; Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2018 21:02:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Gulam Ahmed ve Kadıyânîler]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî Ne Demektir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî’ye İtaat Yok mudur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi ve Resul]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi'ye Itaat]]></category>
		<category><![CDATA[Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Resule İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19808</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillâhirrahmânirrâhiym Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki; “Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44) Önsöz Olarak Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/">Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/nebi-resul-1/" rel="attachment wp-att-19811"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1.jpg" alt="" width="611" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1.jpg 611w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1-600x250.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1-300x125.jpg 300w" sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /></a></em></p>
<p><em>Bismillâhirrahmânirrâhiym</em></p>
<p>Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki;</p>
<p><em>“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44)</em></p>
<p><strong>Önsöz Olarak</strong></p>
<p>Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını başından aldı. Müslüman aydınlarda bir “kimlik krizi” şeklinde ortaya çıkan bu “öykünmeci” yaklaşım/tavır, adına “İslâm Modernizmi” dediğimiz hareketin tetikleyicisi oldu ki, bu hareket tek bir cümleyle “yanlış teşhise yanlış tedavi” olarak özetlenebilir.</p>
<p>Batı’lı oryantalistlerin, İstişrak faaliyetlerinin ve İslamoloji çalışmalarının, İslâm modernistlerinin İslâm ilim ve kültür mirasına yönelttikleri tenkidlere, o tenkidleri belirleme noktasında fikir sağladığını, kaynaklık ettiğini kim inkâr edebilir. Zirâ İslâm modernistlerinin bin dört yüz yıllık Sahih İslâm anlayışına yönelttikleri tüm tenkidlerin hangi birinin altını eşelesek, –istisnasız olarak- karşımıza mutlaka bir yada birkaç oryantalist çıkmaktadır. Bu bakımdan, bir âlimimizin de dediği gibi; “İslâm modernistlerinin bütün marifeti; Batı’nın, sömürgeciliğin keşif kolu olan oryantalistlerin çalışmalarını tercüme ederek ‘uyarlamak’tan ibarettir.”</p>
<p>Sahih İslâm anlayışında, Dinin temel varoluş alanları, belirleyiş alanları itibariyle mümkün olduğunca beşer inisiyatifini ve hata yapma, sapma ihtimali olan aklı sınırlayan, izâfîliği mümkün olduğunca sıfıra doğru indirgeyen bir anlayış var.</p>
<p>Modern İslâm düşüncesi ise tam tersini yapıyor ve diyor ki; “Dinin her sahası, temel alanları, Nasslar, sabiteleri bile insan düşüncesinin, insan aklının, algısının ürünü olarak somuta dökülür, dökülmelidir.”</p>
<p><strong>Modernizm diyor ki; “Kur’ân vahiy midir? Evet. Peki Kur’ân kime hitâb ediyor? İnsana. O halde insanın Kur’ân’dan anladığı şeydir esas olan.”</strong></p>
<p>“Tek bağlayıcı din kaynağı Kur’ân’ın metnidir” sloganıyla gündem tutmaya çalışan ve fakat yeri geldiğinde ne Kur’ân’da ne de İslâm kaynaklarında mevcut olan, geçmişte ortaya koyulmuş “bid’ât ve hurâfe” çöplüğünde bile yer alamayacak türedi söylemleri, “Ben böyle anlıyorum” basitliğiyle ayetlerden çıkardığı yorumları, kendisini izleyen takip eden topluluklara yedirmeye çalışanlar arasında bulunan bazı isimlerin ortaya attığı nevzuhûr bir retorik olan Nebî-Resûl ayrımı’dır yazımın temel konusu.</p>
<p>Bu problemli ayrımı, anlayışı ortaya atan isimlerden Abdülaziz Bayındır ve Zeki Bayraktar’ın, ne bir mantıklı tutarlı fikir örgüsü ve dirâyet ihtivâ eden, ne de kat’î, aklî ve naklî delillerle isbatı yapılmış küllî bir bakış açısı teşkil eden, işine yarayacak birkaç ayet grubunun zâhirîne giydirdiği sübjektif yorumlarından başka hiçbir dayanağı olmayan ve bu haliyle delâlet mebhaslerinin tarih içinde ortaya koyduğu görüşlerin fikirlerin kötü bir kopyası mesâbesinde olan, türlü arızalarla ve izahı te’vili mümkün olmayan birçok müşkille mâlul “Nebî &amp; Resûl” anlayışının Kur’ân’a da, Murâd-ı İlâhîye de, Murâd-ı Resûlullâh’a da, Sebîlü’l-Mü’minîn’e, dil ve mantık kurallarına da hatta modernist zevâtın mutlaklaştırmaktan keyif aldığı akla da aykırı oluşunu açık ve net bir şekilde, aklî, naklî delillerle ortaya koymaya çalışacağım inşallah.</p>
<p><strong>Bu, problemli Nebî &amp; Resûl anlayışını ilk ortaya atan Abdülaziz Bayındır olmuştur.</strong></p>
<p>Ben bu yazımda, öncelikle Bayındır’ın konu hakkındaki söylemlerini, iddialarını, görüşlerini ortaya koyduğu  -ve kendi web sitesinde de yayınlanan- ilgili yazısına(1) değinip, cevap verip daha sonra Bayraktar’ın konu hakkındaki daha geniş kapsamlı ve detaylı olarak ortaya koyduğu iddialarını ve bu konu etrafında gelişen diğer görüşlerini ele alacağım inşallah.</p>
<p>Asıl konuya giriş yapmadan önce son olarak şunu söylemek isterim;</p>
<p>Bu yazı, söz konusu problemli Nebî &amp; Resûl anlayışını ortaya atan bu zevâtı “ikna etmek” gibi bir amaç taşımıyor. Yol açtıkları büyük mefsedet ve arıza konusunda sessiz kalmanın en az o mefsedet kadar büyük vebal olduğu gerçeği karşısında bir görevi yerine getirme ve bir vebalden kurtulma saikiyle kaleme alınan bu satırlar, basiretini kaybetmemiş insanlar için hakikati gösteren bir işaret levhası olabilirse benim için maksat fazlasıyla hasıl olmuş demektir…<br />
Ayrıca; bahsi geçen zevât Sünneti, Hadisleri, Sahabe’nin, Selef-i Sâlihîn’in ve âlimlerin görüşlerini kabul etmedikleri için, konuyu Kur’ân ayetleri çerçevesinde ele alacağım.</p>
<p><strong>Nebî Ne Demektir ?</strong></p>
<p>Bayındır’ın konu ile ilgili yazısına geçmeden önce Nebî kelimesinin lügâvî ve ıstılâhî anlamlarına değinmekte fayda var;</p>
<p>Nebî kelimesinin türetildiği kök hakkında ulemâ ve lisân âlimleri, iki görüş ileri sürmüşlerdir: Birincisi, sonu hemzesiz ve şeddeli olan <em>“en-nebîyyü”</em> veya <em>“en-nebî”</em>; ikincisi, hemzeli olan <em>“en-nebîü”</em> şeklidir. Buna göre nebî kelimesi sözlükte türediği kök itibariyle iki farklı anlamı ifade etmektedir;</p>
<p><strong>1-</strong> Nebî, “büyük fayda sağlayan haber” mânasına gelen <em>“en-nebee”</em> şeklinde hemzeli bir kökten türemiştir.(2) Arapça dil kurallarına göre telaffuzu kolay olsun diye nebî kelimesinin sonundaki “hemze”, “ya” harfine dönüştürülerek <em>“en-nebî”</em> şeklini almıştır.(3) Buna göre nebî, İsm-i fâil mânasında sıfat-ı müşebbehe olan <em>“fe‟il”</em> sigasında bir kelimedir. Anlamı da “haber getiren, tebliğ eden” demektir.(4) Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâ, İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, İbn Manzûr ve Murtazâ ez-Zebîdî gibi lügat âlimleri peygamberlerin “nebî” olarak isimlendirilmelerinin “Allah‟tan kullarına haber getirme”lerinden kaynaklandığını ifade ederler.(5) Nebî, hem fâil hem de mef‟ûl mânasında kullanılan bir kavramdır. Bu nedenle nebî kelimesi, haber anlamı taşıyan n-b-e fiilinden türediği için ism-i mef‟ûl vezninde “haber alan, kendisine haber verilen” anlamını, ism-i fâil vezninde kullanılınca da “haber veren, tebliğ eden” anlamlarını ihtiva eder.(6) Kur’ân’da bu kelimenin her iki şekilde de kullanımı mevcuttur.</p>
<p><strong>2-</strong> Nebî kelimesinin aslı büyüklük, yücelik mânalarına gelen “nübüvve, nebve veya en-nebâve” şeklindeki hemzesiz kökten gelmektedir. Çoğulu “Enbiyâ” veya “Nebîyyün”dur.(7) Nebî hemzesiz okunursa “nübüvvet, nebve, nebâve” mastarından “yüksek makam sahibi, yüce, ulu ve şerefli” anlamlarına gelir. Nebî kelimesinin bu kökten türediğini ifade edenler, Nebîlerin yaratıkların en yüce ve şerefli olmaları düşüncesinden hareket etmektedirler. Çünkü Nebîler, Allah‟ın yaratıkları arasından seçtiği en şerefli ve en üstün varlıklardır. Buna göre de Nebîler, şerefli ve yüce insan anlamına gelmektedirler. Nebînin mazhar olduğu nübüvvet makamı, kaynağı ve sonuçları itibariyle yücelik ve üstünlük ifade etmektedir. Nübüvvetin temelini oluşturan vahiy ve onun ürünü olan bilgi ve haberler, nitelik açısından diğer bilgilere ve haberlere kıyasla özel bir değere ve üstünlüğe sahiptir.(8)</p>
<p>Bu bakımdan Nübüvvet kelimesi peygamberler dışındakilerin üstünlüğünü ifade etmek için kullanılmaz. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimiz (s.a.v.) için kullanılan “…Ve onu üstün bir makama yücelttik”(9) âyeti bu anlamı doğrulamaktadır. Ayrıca “nebî” kelimesi, yüksek yer mânasında yüksekte olan kişi için de kullanılır. Bu anlamda “nebî”, insanlardan üstün konumdadır.(10)</p>
<p><strong>Hülâsâ:</strong></p>
<p><strong>Nebî; Nübüvvet sahibi, fayda sağlayan, haber veren, doğruluğunda şüphe olunmayan, Allah’tan aldıklarını tebliğ eden kişi anlamlarına gelmektedir.</strong></p>
<p>Nebî kelimesinin mastarı “nübüet” gelir. İdğam veya ibdâl ile (nübüvvet şeklinde) kullanımı daha yaygındır. Nebî elçi olduğuna göre, nübüvvet de “Allah ile akıl sahipleri arasında, onların dünya ve âhiret sıkıntılarını gidermek amacıyla kurulan elçilik” mânasına gelmektedir.(11)</p>
<p>Nebî kelimesinin istılâhî anlamında, kullanımında ise genel olarak ulemâ arasında bir ihtilâf yoktur. Ancak ayrıntılara/detaylara inildiğinde bazı lafzî ihtilâflar görülmektedir.<br />
Ehl-i sünnet mütekellimleri genel olarak Nebî’yi, Allah Teâlâ tarafından bir melek aracılığı ile kendisine vahyedilen veya kalbine ilham olunan yahut da sâdık rüya ile uyarılan kişi(12) şeklinde tarif etmişlerdir.</p>
<p>Ehl-i sünnet i’tikâd mezheplerinden olan Eş’ârîyye’ye göre Nebî, <em>“Allah’ın, herhangi bir kavme veya tüm insanlara gönderdiği ve onu kendisine elçi olarak seçtiği, ona haber vererek insanlara tebliğde bulunmasını istediği kişiye”</em>denir.(13)</p>
<p>Mâtürîdî’lere göre ise; kısa tarifi şöyledir: <em>“Nebî, insanların talebi üzerine Allah katından haber getiren kişidir. Nebîler ya bir meleğin vâsıtasıyla vahye nail olmuşlar veya uykuda sâdık rüyâ halinde bu hal gösterilmiş yahut da kendilerine ilham edilmiş kişilerdir.”</em>(14)</p>
<p><strong>Bu tanımlardan sonuç olarak Nebî kelimesinin 3 farklı anlamı ortaya çıkmaktadır;</strong></p>
<p><strong>Nebî; haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Ve Nebîler bu 3 anlamı/vasfı da hâizdirler; haber/vahiy alandırlar, aldıkları haberi/vahyi bildirendirler ve Allah indinde yüksek makâm sahibidirler (Nübüvvet). Bu 3 ayrı hususiyet birbirini tamamlar özelliktedir.</strong></p>
<p>Bayındır’ın yazısında Nebî tanımı ile ilgili kısma gelince buraya tekrar atıf yapacağım.</p>
<p><strong>Bayındır Ve Bayraktar’ın İddiaları</strong></p>
<p>Bayındır ve Bayraktar’ın konu hakkındaki aslî/temel iddialarını, görüşlerini maddeler halinde sıralayıp daha sonra bu maddelerin her birini irdelemek, yazının daha anlaşılır hale gelmesini sağlayacaktır diye umuyorum.</p>
<p>Her iki zevâtın da konu hakkındaki –tesbit edebildiğim- ortak iddiaları, görüşleri şöyle;</p>
<p><strong>* Her Nebî Resûl’dür fakat her Resûl Nebî değildir. Nübüvvet, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bitmiştir fakat Risâlet devam etmektedir.</strong></p>
<p><strong>* Tüm Nebîlere Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir.</strong></p>
<p><strong>* Kur’ân’da birçok ayette “Allah’a ve Resûl’e itaat” zikredilmekle birlikte “Nebî’ye itaat” hiç zikredilmemektedir, bu sebeple Nebî’ye itaat yoktur. Zaten Resûl’e itaat te Allah’a itaat olduğu için, Resûl’ün bizâtihi kendisine de itaat yoktur, Kur’ân ayetlerine itaat etmek yeterlidir. Çünkü Resûl demek “elçi” demektir, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer Peygamberler sadece ayetleri/vahyi tebliğ ederken Resûl’dür. Ayetleri tebliğ görevi bitip sustuğu anda artık Resûl değil Nebî’dir.</strong></p>
<p><strong>* Nebîlik/Nübüvvet makamıdır, Resûllük/Risâlet ise sadece görevdir, makam değildir.</strong></p>
<p><strong>* Nebî sadece haber/vahiy alan demektir.</strong></p>
<p>Bu sıraladığım maddelerin/görüşlerin bazılarına bu bölümde, bazılarına da ilerleyen bölümlerde – yeri geldikçe- değineceğim inşallah.</p>
<p><strong>Bayındır Ne diyor?</strong></p>
<p>Gelelim Bayındır’ın ilgili yazısına.<br />
Bayındır (1 no’lu dipnotta verilen linkten ulaşabileceğiniz) söz konusu yazısında önce Nebî’nin tanımını yaptıktan sonra Allah Teâlâ’nın nübüvvet verdiği tüm Nebîlere bir de kitap,  hikmet ve şeriat verdiğini söylüyor ve <strong>En’âm/83</strong> ayetinde Nebîlerin adlarının sayıldığını söyleyip sonra ayetin devamında yer alan <em>“Bunların babalarını, soylarını ve kardeşlerini de seçtik; onlara doğru yolu gösterdik”</em> (şeklinde meallendirdiği) ayeti zikredip, merfû bir Hadîs-i Şerif’te, sayıları 124bin olarak bildirilen Nebîlerin her birinin <strong>En’âm/83</strong>’te ismi geçen 18 kadar Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından olduğunu/geldiğini söylüyor. Daha sonra,  (kendi deyimiyle) gelenek(!)teki <em>“Allah’tan Peygamberlere 100 (ya da 104) suhûf inmiştir”</em> görüşüne atıfta bulunup, <strong>En’âm/89</strong>ayetinin lafzından anladıklarına dayanarak bu görüşün Kur’ân’a aykırı olduğunu, her Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini, indiğini söylüyor.</p>
<p>Yazımın başında da değindiğim “Nebî’nin tanımı” konusunda Bayındır kendi yazısının 1 no’lu dipnotunda, ilgili kaynaklardan aktardığım tanıma yakın bir tanım zikrediyor. Nebî kelimesinin haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi olan anlamlarına geldiğini kendisi de söylüyor lakin bir Nebî’de bulunan bu 3 hususîyetten sadece iki tanesini esas alıp bir tanesini ise kabul etmiyor; <strong>“Bizce doğru olan şudur; Nebî haber alan demektir aynı zamanda Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Nebî haber veren demek değildir.”</strong> diyor ve bunu söylerken neye dayandığı ise meçhul. Çünkü Nebîlerin bu vasfını kabul ederse kendi retoriği çökecek. Bayındır’ın, Nebî’nin tanımı/vasıfları hakkında işine yarayan anlamlarla istidlâl edip, işini bozan anlamlarını reddetmesi elbette bir alicengizdir ve bu yaklaşımının/tercihinin hiçbir ilmî, aklî ve naklî delili yoktur. Zirâ, gelmiş geçmiş bütün ulemanın Kur’ân’a, Sünnete ve Gramer kurallarına göre ortaya koyduğu ittifaklı tanımları görmezden gelip, reddedip, kendi şahsî “bence”lerinin, “bana göre”lerinin devreye girdiği noktada, ortaya koyulan iddialar <strong>“Bayındır’ın mesnedsiz şazz görüşleri”</strong> olmaktan ileri gitmez.</p>
<p>Yazısının devamında; yaklaşık 124bin kadar Nebînin her birine kitab, hüküm ve şeriat verildiği iddiasını desteklemek sadedinde <strong>Bakarâ/213</strong> ayetini zikrediyor, aslında bu ayetin kendi iddiasını nakzettiğinin pek te farkında olmayarak.<br />
Kendi meallendirmesi ile ayet şöyle;<br />
<em>“İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan nebiler gönderdi. Onlarla birlikte doğruları gösteren kitap da indirdi ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm versin. Onda ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah, gerekli gayreti göstereni doğruya yöneltir.”</em> <strong>(Bakarâ/213)</strong></p>
<p><strong>Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?</strong></p>
<p>Bayındır’ın buraya kadar zikrettiği ayetlere daha yakında bakalım;</p>
<p><strong>En’âm/89</strong> ayetine göre tüm Nebîlere ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini zikretmeden önce atıf yaptığı merfû hadîs’te geçen 124bin Nebî’nin, bu ayette ismi zikredilen 18 Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından geldiğini söylemişti, yani aynı zaman diliminde birden fazla Nebî’nin yaşadığını söylüyor, evet bu doğrudur ve bunu bildiren başka ayetler de vardır. Bayındır’a göre, aynı topluluğa gönderilmiş birden fazla Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir. Ve yine Bayındır’ın her Nebî’nin aynı zamanda bir Resûl olduğu görüşünü de dikkate aldığımızda ortaya şöyle bir manzara çıkıyor; <strong>Bir topluluğa birden fazla gönderilen Nebî/Resûl var ve bunların her birinin ayrı ayrı Kitab’ı, hükmü ve şeriati var.</strong></p>
<p><strong>Şimdi;</strong></p>
<p>Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat birbirinden farklı mıdır, aynı mıdır?</p>
<p>Eğer farklı ise, bu topluluk bu farklı Kitab ve Şeriatlerden hangisine uyacak ? Bu abesle iştigal bir durum değil midir? Allah Teâlâ, belli bir topluluğa –az ya da çok- birbirinden farklı Kitab ve Şeriat gönderir mi?</p>
<p>Eğer Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat  birebir aynı ise, birbirinin aynısı olan birden fazla Kitab ve Şeriatin her Nebî’ye ayrı ayrı inmesinin hikmeti ne ola ki? Eğer –az ya da çok- hiçbir fark yok ise, bu abesle iştigal değil midir?</p>
<p>Ya da; Aynı topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat tıpatıp aynı ise, Meselâ Hz. Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab, Hüküm ve Şeriat aynıyla Mûsâ (a.s.)’ın yanındaki ya da ondan sonra gelen Nebîler için de geçerli ve bağlayıcı ise, bu diğer Nebîlere aslında bir Kitab, Hüküm ve Şeriat inmediğinin, Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab’ı, Hükmü ve Şeriati tebliğ ettiklerinin açık bir delili, göstergesi değil midir? <strong>Mâide/44</strong> ayetinde bahsedilen husus nedir?</p>
<p>Aslında -bir Osmanlı deyimi olarak- <strong>“lafın tamamı zor anlayana söylenir”</strong>, lâkin sözümüz/merâmımız iyice anlaşılsın için bu hususu bu kadar uzatmış olsak ta, yazımızın en başında zikrettiğimiz ve <strong>bu yazının serlevhâsı niteliğindeki</strong> <em>“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidayet ve nur vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.”</em><strong>(Mâide/44)</strong> ayeti bile tek başına merâmımızı kısa ve net olarak anlatmakta ve <strong>Bayındır’ın ve Bayraktar’ın “Her nebî’ye kitap inmiştir” şeklindeki –bir bakıma Gayr-ı metlûv vahyi inkâr edebilmeye zemin teşkil eden- bu iddiasını açıkça çürütmektedir. Apaçık ve anlaşılır olan Kur’ân’ın bu ayetinde, açık ve net bir şekilde Mûsâ a.s.’dan sonra (İsa a.s.’ın gönderilişine kadar) gelen tüm Nebîlerin Tevrat ile Yahudilere hükmettiği anlaşılmaktadır.</strong></p>
<p><strong>Mâide/44 ayeti, tüm Nebîlere müstakil bir Kitab ve şeriat verildiği iddiasının bâtıllığını apaçık ortaya koyduğu gibi, Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bir başka ve temel iddiası olan “Nebîlere itaat yoktur, çünkü Nebîler vahyi tebliğ etmezler, vahiy ile hüküm vermezler” iddiasını “Nebîler Yahudilere Tevrat ile hükmederdi” lafzıyla, açık ve net bir şekilde çürütmektedir.</strong></p>
<p>Yine Bayındır’ın –kendi meallendirdiği- <strong>Bakarâ/213</strong> ayetinde gözden kaçırdığı (ya da görmezden geldiği) <em>“Onda ayrılığa düşenler, kendilerine Kitab verilenlerden başkası olmadı”</em>cümlesinde bildirilen <em>“ayrılığa düşenler”</em>kimlerdir? Ayetin devamında bildirilen “Nebîler” mi yoksa kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk mu? Bu ayette kasdedilen <em>“Ayrılığa düşenler”</em> Nebîler ise, Bayındır dolaylı olarak bu Nebîlerin kitab konusunda ayrılığa düştüğünü, dalâlete düştüğünü söylemiş oluyor (haşâ).</p>
<p>Eğer <em>“Kitab’ta ayrılığa düşenler”</em> cümlesinde kasdedilen, kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk ise, o halde Kur’ân’da birçok yerde geçen <em>“Kendilerine Kitab verilenler”</em>cümlesinden <em>“Her Nebî’ye Kitab verilmiştir.”</em>anlamı/yorumu çıkarılamaz. “Kendilerine Kitab verilenler” sözünün, Nebîler ve Resûller bağlamında hususî bir anlam taşımadığı, çünkü ayette <em>“Ayrılığa düşenler”</em> olarak tanımlanan Yahudilerin de her birine ayrı ayrı Kitab verilmediği, bu ayetten maksadın <strong>“hususî kitab inmesi”</strong> değil, <strong>“bağlayıcılık”</strong> olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Tıpkı Müslümanlara Kur’ân’ın verilmiş, inmiş olması gibi, zirâ “Hz. Peygamber ile beraber tüm insanlığa Kitâb verilmiştir, inmiştir.” cümlesinden her bir insana ayrı ayrı hususî bir kitab indiği görüşünü çıkarmanın abesle iştigâl olacağı gibi.</p>
<p>Bayındır’ın yazısındaki tek müşkîl bunlar değil elbette. Bayındır’ın eşsiz bir “şehvetü’z-zühûr” ile, Kur’ân’ın üslûb, gramer, i’câz, belâğat gibi hususiyetlerine dikkat etmeden, Kur’ân ilimlerinin hiçbirini dikkate almadan ve hatta Kur’ân bütünlüğünü de gözardı ederek ayetler üzerinde keyfe keder imâl-i fikr etmeye, ayetlere anlam sipariş etmeye, yorum giydirmeye kalkışmasının kaçınılmaz sonucu olan birçok müşkîl’e örnek teşkil eden diğer söylemlerine değinmeye devam edelim;</p>
<p><strong>Resûllük , Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?</strong></p>
<p>Bayındır yazısının devamında; Allah Teâlâ’nın, nübüvvet makamına ulaştırdığı kişiler dışında başka hiçkimse için “Nebî” kelimesini kullanmadığını, buna rağmen “Resûl” kelimesini vahiy alan Nebîler ve Risâlet verdiği insanlar dışında, başka insanlar için de kullandığını söylüyor ve buna dayanarak <strong>-muhtemelen Bahâî’lerden ya da Resûl olduğunu iddia eden Reşad Halîfe namzât şahıstan aşırdığını düşündüğüm-</strong> <strong>“Her Resûl’ün Nebî olmadığı, Risâlet’in devam ettiği, Kur’ân ayetlerini olduğu gibi insanlara okuyan herkesin Allah Resûlü sayılması gerektiği” </strong>görüşünü ortaya atıyor.  Evet; Allah Teâlâ Kur’ân’da, Risâlet ve Nübüvvet vermediği normal sıradan insanlar için de yer yer <strong>“Resûl”</strong> kelimesiyle hitab etmiştir, bu doğrudur. Yanlış olan; Bayındır’ın bu doğru tesbitlere yüklediği hatalı, problemli  anlamları, <strong>“Resûllük kıyamete kadar devam edecektir”</strong>şeklindeki arızalı görüşüne refere etmeye çalışmasıdır. Belli ki, Kur’ân’ın doğru anlaşılması, Murâd-ı İlâhî’nin doğru tesbit edilmesi konusunda en önemli etkenlerden birisi olan ve Kur’ân İlimlerinde <strong>“el-Vücûh v’en-Nezâir”</strong> olarak bilinen ıstılâh ilminden Bayındır’ın haberi yok. Arapça’da, Türkçe’de ve birçok dilde olduğu gibi Kur’ân’da da eşsesli ve eşanlamlı kelimeler vardır, müşterek lafızlar vardır. Arapçada ve özellikle Kur’ân’da birçok anlamda kullanılan aynı lafızlı/müşterek fakat çok anlamlı lafızlara, yani farklı anlamlarda kullanılan fakat lafzı aynı olan kelimelere <strong>“Vücûh”</strong> denilir.</p>
<p>Lafzı farklı fakat anlamı/murâdı aynı olan kelimelereise <strong>“Nezâir”</strong> denilir. <strong>“Salât”</strong>kelimesinin Kuran’da beş vakit namaz (Bakara, 2/3), ikindi namazı (Maide, 5/106), Cuma namazı (Cuma, 62/9), cenaze namazı (Tevbe, 9/84), dua (Tevbe, 9/103), din (Hûd, 11/87), kıraat (İsra, 17/110), rahmet ve istiğfar (Ahzab, 33/56), namaz kılınacak yer (Hac, 22/40) anlamlarında kullanılması “vücuh”a bir örnektir. <strong>Sakar, nar, hutame, cahim, haviye, sair</strong> kelimelerinin ise <strong>cehennemi</strong> ifade etmek için kullanılması ise “nezâir”e bir örnektir. “Resûl” kelimesi de kullanıldığı cümleye, bağlama, zamîr’e göre değişen “vücûh” bir kelimedir. Kendisine Nübüvvet ve Risâlet verilen Peygamberlerden bahsedilen ayetlerde farklı anlamda, Mısır Kralının Yusuf a.s.’a gönderdiği habercilerden veya Belkıs’ın Süleyman a.s.’a gönderdiği habercilerden bahseden ayetlerde ise farklı anlamda kullanılmıştır. Bayındır ise bu açık ve basit farkı ya anlamayarak ya da görmezden gelerek, kendisine risâlet makâmından pay devşirmek maksadıyla ayetleri çarpıtmaktadır. Fakat Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) ve Resûllük iddia eden her şahsın Risâlet’ten pay devşirme girişimlerine karşı Allah Teâlâ  <em>“Biz senden önce gönderdiğimiz her Resûle, Allah’tan başka ilah yoktur, sadece bana ibadet edin, diye vahyettik”</em><strong>(Enbiyâ/25)</strong> buyurarak, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den önce gönderilen tüm Resûllere vahyettiğini, <strong>yani Risâlet’in ancak ve ancak Allah’ın vahyetmesi ile mümkün olduğunu apaçık ve anlaşılır şekilde bildirmiştir. Bu ayet Resûllerin Nebîler arasında seçildiğinin de bir delilidir.</strong></p>
<p><strong>Bayındır’ın (ve diğer ismi geçen zevâtın) tutulduğu bu “hızlan” durumu, belki de kendisine(kendilerine) bile itiraf edemediği; “Dinde Peygamber konumuna sahip olma” egosunun baskısıyla ortaya çıkan bir “farklılık fetişizmi” değilse, başka ne ola ki? Cehâlet mi ?</strong></p>
<p><strong>2</strong>.</p>
<p><strong>İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?</strong></p>
<p>Bayındır yazısında, bu meselenin devamında şöyle diyor;</p>
<p><strong>“Bu âyetler, her resulün nebî olmadığını, açıkça göstermektedir. Ama eski âlimlerin çoğuna göre kendine kitap indirilen ve ayrı bir şeriatı olana resul, bir resulün kitabı ve şeriatı ile amel edene de nebî denir. Onlara göre İsmail aleyhisselama verilmiş kitap ve şeriat yoktur; öyleyse o, resul değil, nebîdir. Ama şu âyete göre o, hem nebî hem de resuldür.”</strong> diyerek  <em>“Bu kitapta İsmail’i de an, o verdiği sözde durmuştu; nebî olan resul idi.”</em> (Meryem/54) ayetini örnek gösteriyor.</p>
<p>Yeri gelmişken, Ulemâ’nın bu ayrımını kabul etmek istemeyenlerin sıklıkla dillendirdikleri <strong>İsmail a.s.’a müstakil bir Kitap ve Şeriât verilmedi ise neden Resûl olarak zikredildiği</strong> meselesini de aydınlatayım;</p>
<p>Ehl-i Sünnet Ulemâ’nın <em>“kendisine müstakil bir kitap indirilen ve ayrı/müstakil bir şeriatı olana Resûl, kendisine müstakil bir kitab ve şeriat verilmeyip bir Resûlün kitabı ve şeriatı ile amel edene de Nebî denir.”</em>şeklindeki tasnifine uymayan, Meryem/54 ayeti dışında hiçbir ayet yoktur. Bu ayette zikredilen husus ise, İsmail a.s.’ın Hicâz yarımadasındaki “cürhümîler”(15) denilen kavme, bu kavim için yeni bir şeriat olan İbrahim a.s.’ın şeriatini getirmiştir. Dolayısıyla o kavim bakımından İsmail a.s. bir Resûldür. Fakat Cürhümîlerin ilk kez muhatap olduğu bu Kitab ve Şeriat, İbrâhim a.s.’a gelen/inen Kitab ve Şeriattir.</p>
<p><strong>Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?</strong></p>
<p>Bayındır yazısının devamında; <strong>“Nebîlik unvandır; onlar 24 saat nebîdirler; ama 24 saat resul değillerdir. Âyetleri tebliğ ederken Allah ne indirmişse onu tebliğ eder, bir hata yapmazlar. Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler. Çünkü uygulama, tebliğden farklıdır. Onların hatalarını bildiren âyetlerde resul kelimesi kullanılmaz.”</strong>diyor ve bu iddiasını delillendirmek için örnek olarak <strong>Bedir esirleri ile ilgili olan Enfâl/67-68</strong> (16) ayetini ve <em>“Ey Nebî! Allah’ın özel olarak sana helal kıldığını, neden kendine haram kılıyorsun? Eşlerinin gönlünü etmeye çalışıyorsun. Neyse ki Allah bağışlar, ikramı boldur.”</em> <strong>(Tahrim/1)</strong>ayetini zikrediyor.</p>
<p>Bayındır, kıymeti kendinden menkûl bu acâib tesbitlerinde <strong>“Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler”</strong> cümlesiyle aslında dolaylı olarak şunu ifade etmeye çalışıyor; <strong>“Hz. Peygamber(s.a.v.) Resûl vasfıyla ayetleri tebliğ ederken hiçbir şekilde hata yapmamış çünkü korunmuştur. Lâkin o ayetlerden hüküm çıkarırken ve uygularken hata yapmış olabilir ve bu hatalı hükümleri ve uygulamaları günümüze kadar ulaşmış olabilir.”</strong></p>
<p>Çünkü Bayındır, örnek verdiği bu iki ayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’den “Nebî” hitâbıyla bahsedilmek suretiyle uyarıldığı veya düzeltildiği hakikatinin, aslında<strong>Nebî’nin de –hatadan önce veya sonra- bir şekilde hata yapmaktan korunduğu</strong>anlamına geldiğini idrâk edebilecek basîrete sahip olmadığını, bu acâib tesbitiyle ortaya koyuyor.</p>
<p>Bayındır’ın iddiasının aksine, Nebî ile Resûl arasında vazife bakımından ve dolaylı olarak kendilerine itaat bakımından bir fark olmadığını ortaya koyan <em>“İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra Allah müjdeci ve uyarıcı olarak Nebîler gönderdi.”</em> (Bakarâ/213) ve Hz. Peygamber(s.a.v.)’e hitâben <em>“Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”(Ahzâb/45)  ayeti ve yine “Müjdeci ve uyarıcı olarak Resûller gönderdik.”</em> (Nîsâ/165) ayeti, Kur’ân’ın bütünlüğü açısında değerlendirildiğinde, ayetler arasındaki açık ve net münasebet te göz önüne alındığında, <strong>bu ayetler Resûl’e itaat ile Nebî’ye itaat’in birbirinden farkı olmadığını ortaya koymaktadır.</strong></p>
<p>Ayrıca yine; <em>“Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî…”</em> şeklinde başlayıp devam eden <strong>Â’raf sûresinin 157. Ve 158. ayetlerinde</strong>  Resûl ve Nebî kelimelerinin arada atıf harfi bulunmadan bir arada zikredilmeleri yani müterâdif kullanılmaları, itaat ve bağlayıcılık açısından aralarında bir fark olmadığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ; <em>“Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûl’ünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir”</em>(17) diyerek Allah’a ve Resûlüne isyanı nehyettikten sonra <em>“Ey iman edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Nebî’ye yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. Allah’ın Resûlünün huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır”</em>(18) buyurarak Nebî’nin sözünü dinlememenin cezasının ne kadar ağır olduğunu haber vermiştir. Nitekim nasıl Resûl’e imanla mükellef isek, Nebîye iman etmekle de mükellefiz.</p>
<p><strong>Bakarâ/177</strong> ayetinde geçen <em>“…men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne)”</em> lafzından bildirilen Nebîlere İman, onların varlığına ve Nebî olduklarına iman etmekten ziyâde Nebîlere inanmayı yani itaati vurgulayan bir uyarıdır. Resûle veya nebîye iman, onların Allah’tan getirdiği mesaj veya Allah adına verdiği hüküm hakkında onlara güvenmeyi ve teslim olmayı gerektirir.</p>
<p>Bir tarafta <em>“Uyarıcı olarak sizlere Nebîler gönderdik”</em>, <em>“Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”</em> buyuran Allah Teâlâ (c.c.) var, diğer tarafta ise <strong>“Uyarıcı olarak gönderilmiş olan Nebîlere itaat yoktur”</strong>diyerek Allah’ın emirlerini ve yasaklarını, şeriati uygulamak ve insanları uyarmak ile vazifeli olan Nebîlere isyanı câiz gören arızalarla mâlul bir anlayış ortaya koyan Bayındır (ve Bayraktar) var.  İnsan aklının korunmuş ve mâsum olmadığının, tek başına ölçü alındığında her daim doğru kararlar veremeyeceğinin en güzel örneği olsa gerek Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bu ahvâli…</p>
<p>Tahrîm/1 ayeti ile ilgili hususa da değinmek gerekirse;Bayındır’ın Tahrim/1 ayetinden anladıklarına yaslanarak iddia ettiği gibi;<strong>Hz. Peygamber (s.a.v.) Nebî olarak Allah’ın helâl kıldığı birşeyi haram mı kılmıştır (hâşâ) ?</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (c.c.)’nın helal kıldığı herhangi birşeyi haram kılanın (ya da haram kıldığı birşeyi helal kılanın) kâfir olacağı, dinden çıkacağı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Nebî olarak böyle bir hata yapmış olabileceğini (hâşâ) imâ bile etmenin nasıl bir cinâyet olduğu hakikatini gözden kaçıran Bayındır’ın, bu iddiasıyla ya da imâsıyla büyük bir cehâlet örneği ortaya koyuyor oluşunu bir kenara bırakırsak, bu ayetteki durumun Din ile, Şeriat ile, hüküm koyma ile bir alakası yoktur. Bu ayette kasdedilen, vurgulanmak istenen husus; Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in helal olduğuna i’tikâd ederek bal yemekten kendi adına imtina etmesinden ibarettir.</p>
<p>Bebek iken Mûsa (a.s.)’a sütanaların sütünün haram kılınması gibi “bir şeyi elde etmekten imtina etmeyi” ifade etmektedir. Şer’î bir haram kılma olmadığı gibi zelleden kaynaklanan bir kınama ve nehyetme değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), helali haram kılmaya i’tikâd etmediği gibi, ümmete de helal olan bir şeyi haram kılmamıştır. Birilerini memnun etmek için helal olan bir şeyden imtina etmek normalde bizim hakkımızda kınanmayacak bir durum iken, Peygamber misyonu taşıyan Nebîde Ğayri metluv bir vahiy zannedilme ihtimalinden dolayı uyarılarak Kur’ân’da özellikle zikredilmiştir.  Ayrıca yanlış anlaşılma ihtimali olan bize nazaran küçük meselelerde bile Nebînin uyarılması, Nebînin de korunduğuna işarettir. Risâlet yönüyle hata yapmadan önce korunmak söz konusu iken, nübüvvet yönüyle hata yaptıktan veya unuttuktan sonra düzeltilerek korunmak söz konusudur. Bu nedenle Üsve-i Hasene özelliği muhafaza edilmiştir. Bu ayette vurgulanan bu önemli husus es geçilerek, <strong>“Bakın bu ayette Nebî helâl olan birşeyi haram kılmıştır ve bu hatasından dolayı uyarılmıştır. O halde Nebîlerin helâl-haram koyma yetkisi yoktur, Nebîlere itaat te yoktur.”</strong> gibi Nebîye de <strong>“helâli haram kılma”</strong> nisbet edilmek suretiyle Peygamberimize (s.a.v.) dolaylı yoldan küfür isnâd etmek, böyle arızalı bir yorum/anlam çıkarmak en hafif tabiriyle ahireti hebâ edecek bir akıl tutulmasıdır.</p>
<p><strong>Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?</strong></p>
<p>Bayındır yine, bu iddiasına meşruiyet devşirmek için <strong>“Vahiy almadığı halde, sadece Nebî’ye inmiş ayetleri tebliğ eden Resûller de vardır. Bu önemli bir husustur”</strong> diyerek, <em>“Nuh’un halkı resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir)  yalancılıkla suçlamıştı”</em>. şeklinde meallendirdiği<strong>(Şuarâ/105)</strong> ayeti ve <em>“Ad halkı da resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir) yalancı yerine koydu”</em>. şeklinde meallendirdiği<strong>(Şuarâ/123)</strong> ayeti zikredip, bu ayetlerden çıkardığı manaya şöyle bir yorum getiriyor; <strong>“Nuh’un kavmine nebî resul olarak sadece Nuh aleyhisselam, Ad kavmine de Hud aleyhisselam gönderilmişti. Yalanlanan diğer resûller, o iki nebîye inen âyetleri tebliğ edenlerden başkaları değildir.”</strong></p>
<p>Bayındır, bu ayetlerden bu anlamı çıkarmayı nasıl başardı merak ediyorum açıkçası. Ayetlerde geçen “mürselîn” kelimesini “Resûlleri” yerine “Resûllerini” şeklinde meallendirerek ayetlere anlam sipariş etmesi apaçık bir alicengizdir. Bu ayetlerde geçen “el-Mürselîn” kelimesinde mecâz-ı Mürsel olduğu apaçık bellidir. Zirâ cins nev’inden “el-Mürselîn” kelimesi kullanılarak Nuh a.s. kasdedilmiştir. Yani yalanladıkları kişi Nuh a.s.’dır fakat inkâr ettikleri Nübüvvet ve Risâlet makâmıdır. Çünkü birçok müfessir, bu ayet ile ilgili bazı rivâyetlere göre Nuh a.s.’ın kavminin zındıklardan ya da brahmanlardan olduklarını zikretmiştir.  Bu kelimenin kullanılmasının sebeb-i hikmeti Nuh a.s.’a tâzim olması ve bir peygamberi yalanlayan kimsenin bütün peygamberleri yalanlamış olduğunu bildiren <strong>Fatır/4</strong>ayetine ve <strong>Âl-i İmrân/184</strong> ayetine atıfta bulunmak içindir. Nuh a.s.’ın kavmi hem Nübüvvet hususunda, hem de kendilerine kendisinden sonra Resûllerin geleceğine dair vermiş olduğu haberler hususunda Nuh (a.s)’ı yalanladılar. Nitekim bu ayetlerde kasdedilenin bu anlam olduğuna dair bütün müfessirler ittifâk halindedirler.</p>
<p>Şuarâ sûresinin devam eden ayetlerinden 117. Ayette Nuh a.s. <em>“Rabbim, kavmim beni yalanladı”</em> dediği bildirilmektedir. Eğer Bayındır’ın kasdettiği anlam doğru olsaydı 117. Ayette Nuh a.s.’ın <em>“Rabbim, kavmim kendisine gönderilen resûlleri yalanladı”</em>demesi gerekirdi.</p>
<p>Bayındır, Kur’ân’da çoğul eki gördüğü her kelimede birden fazla kişi kasdedildiğini düşünüp <em>“Nuh’un halkı resulleri yalanladı”</em>ayetinde “resulleri” kelimesi geçiyor diye <strong>“ o halde Nuh (a.s.)’ın kavmine Nuh (a.s.) dışında başka resuller de gönderilmiş olmalı”</strong> mantığını yürütebiliyorsa; <em>“Size şunlarla evlenmek haram kılındı; analarınız, kızlarınız, halalarınız…”</em>lafzıyla devam eden <strong>Nisâ/23</strong> ayetinde geçen <em>“ummehâtukum/analarınız”</em>kelimesinde kişinin birden fazla annesi olabileceğinin kasdedildiğini ya da mü’minlerin bazı vafıslarından bahseden<strong>Ra’d/21</strong> ve <strong>Nahl/50</strong>  ayetinde <em>“yahşevne rabbehum/rablerinden korkarlar”</em>kelimesinde çoğul eki kullanıldığına göre birden fazla rab kasdedildiğini (hâşâ) düşünüyor olabilir Allahu âlem…</p>
<p>Tüm ayetleri lafızları üzerinden anlama hastalığına tutulmuş ve her kelimeyi lügat anlamı üzerinde değerlendirerek sürekli<strong>“Resûl, sözlük anlamı ile elçi yani mesaj/vahiy ileten demektir, Resûle itaat te o’nun getirdiği mesaja/vahye itaattir”</strong> diyerek, bu anlam üzerine elinden geldiğince abanarak Allah Resûlü’nü aradan çıkarmaya azm-u cezmû kasd eylemiş olan Bayındır (ve Bayraktar)<em>“Muhammed, içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir”</em>.<strong>(Ahzab/40)</strong> <strong>ayetine göre Hz. Muhammed (s.a.v.)’den sonra nebî gelmeyecektir ama Resûl gelecektir, gelmek zorundadır”</strong> diyor.</p>
<p>Kur’ân’da geçen her ayeti lafız üzerinden anlamayı ve  Kur’ân’da geçen her kelimeyi de lügat anlamı üzerinden değerlendirmeyi bir metod edinen bu zevâta soralım o vakit;</p>
<p>Hindistan’da ortaya çıkan meşhur “Kadıyânîlik” akımının kurucusu olarak bilinen Mirza Gulam Ahmed Kadıyânî, 1902 yılında vahiy aldığını ilan edip bir Nebî ve Resûl olduğunu iddia etmiştir (bu konudaki itirazlara karşı da 1902 yılında “Tuhfetü’n-nedve” ve 1907 yılında “Hakîkatü’l-vahy” adıyla iki eser telif etmiştir).</p>
<p>Gulam Ahmed ve Kadıyânîler, Türkçe olarak neşredilmiş bir meallerinde Ahzâb/40 ayetinde geçen “Hâteme’n-Nebiyyîn” kelimesini ise –tıpkı Bayındır’ın ve Bayraktar’ın lafızları anlama/yorumlama ameliyesine paralel bir benzerlikle- lügat anlamı üzerinden meallendirerek yorumlamışlar ve ayeti şöyle meallendirmişlerdir;</p>
<p><em>“Muhammed, sizler gibi erkeklerin hiçbirinin babası değildir. Ancak o, Allahın Resûlüdür, hatta daha da üstündür. Yani o, Peygamberlerin mührüdür. Allah herşeyi çok iyi bilendir.”</em><strong>(Ahzâb/40)</strong></p>
<p>Kadıyânîler, meallerinde bu ayete şöyle bir not düşmüşler;</p>
<p><strong>“Bazı ulemâ ‘hâtemen nebiyyîn’ kelimelerini ‘Peygamberlerin sonuncusu’ olarak tercüme ederler. Aslında ‘hâtem’ kelimesi Arapçada ‘mühür’ anlamına gelmektedir. Mühür ise ancak tasdik etmek, onaylamak için kullanılır. Yani Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’in mührü yani tasdiki olmadan hiçkimse peygamberlik mertebesine ulaşamaz. Bu ayetteki ‘hâtemen nebiyyîn’ sözü bu anlama gelmektedir. Bir diğer anlamına göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ Peygamberlerin en üstünü ve en iyisi demektir. ‘hâtem’ kelimesinin bir diğer anlamı da bir süs eşyası olan ‘yüzük’tür. Bu anlama göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ sözü ‘Bütün Peygamberlerin süsü’ ya da ‘Bütün peygamberlere süs veren’ demektir.” </strong>(19)</p>
<p>Şimdi;</p>
<p>Eğer Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) kendilerine aslî bir metod edindikleri<strong>“Kur’ân’daki kelimeleri, lafız ve lügat manası üzerinden anlama”</strong> ameliyesi ile ortaya koydukları bâtıl ve mesnedsiz bir te’vil olan <strong>“Ayette Nebîlerin sonuncusu diyor, Resûllerin sonuncusu demiyor, o halde Kur’ân’ı tebliğ eden herkes bir Resûldür. Ben de bir Resûlüm”</strong> iddiasına göre,  Kadiyânîlerin bu yorumunu değerlendirirsek, Bayındır’a (ve Bayraktar’a) göre bu lügâvî te’vil/yorum da tamamen doğru olmak zorundadır.</p>
<p><strong>Şimdi Bayındır’a (ve Bayraktar’a) soralım; Kadıyânîlerin lügat üzerinden bakıldığında –doğru şekilde- ortaya koydukları “Nübüvvet devam etmektedir” şeklindeki bu yorumu/te’vili sadece Kur’ân’a dayanarak kat’î bir şekilde çürütebilir misiniz? “Çürütebiliriz” derseniz, buyrun meydan sizin…</strong></p>
<p>Ezcümle;</p>
<p><strong>“Nebî’ye itaat yoktur. Res’ûl’e itaat te O’nun tebliğ ettiği ayetlere itaattir. Dolayısıyla Kur’ân ayetlerine itaat’tir. Resûl’ün bizâtihi kendisine, açıklamalarına, beyânına, örnekliğine, tefsirine, Sünnete itaat yoktur” diyerek, Peygamberi (s.a.v.), Sünneti, Sahabeyi, Ulemayı, Usûl ilimlerini tamamen devre dışı bırakıp Dini sadece Kur’ân’ın salt metnine indirgeyerek, daha sonra da o metni şahsî, sübjektif, indî, metodsuz, usulsüz bir okuma/anlama faaliyetine tâbî tuttuğunuzda, Allah’ın Kur’ân’da ne demek istediği yani murâdullah doğru bir şekilde tesbit edilemez. </strong></p>
<p><strong>Ve tabii ki böyle bir ameliyenin sonucunda, Yahudilerin ve hıristiyanların kutsal kitapları ellerinde iken o kutsal kitapları şahsî yorum ve te’villerle tahrif ederek sapıtmaları tecrübesinin tekerrürü kaçınılmaz olacaktır.</strong></p>
<p>Bunca sene delalet mebhasleri ile haşır-neşir olmuş olması gereken birisi, böyle “küllî” bir meseleyi hiçbir usûl zeminine oturtmadan, kat’i aklî ve naklî delillere dayandırmadan, bilhassa ilgili naklî delillerin tamamını bahse konu etmeden sadece bir-iki kelimenin zahir anlamı üzerine bina etmekte hiçbir sakınca görmüyorsa hem ortaya koyduğu bu arızalı nübüvvet ve risâlet anlayışı hem de bu arızalı anlayışın semeresi olarak Efendimiz (s.a.v.)’e itaatin, ittibânın ve iman etmenin herhangi bir pratik neticesi ve mantıklı bir anlamı olmaması sebebiyle bu arızanın bir sonraki durağının arızalı bir “ilâh tasavvuru” olması sonucu, hem kendisi için hem de takipçileri bakımından son derece ciddî sıkıntıların ortaya çıkması tabiî bir durum olacaktır.</p>
<p><strong>Yazımın bundan sonraki bölümlerinde; Zeki Bayraktar’ın konu ile ilgili görüş ve iddialarına, hem konu hakkında te’lif ettiği kitabı, hem de konu hakkındaki konuşmalarının, açıklamalarının yer aldığı videoları baz alarak değineceğim inşallah.</strong></p>
<h3>Şükrü Yaşar</h3>
<p>Aldığım yer:</p>
<p><a href="http://sukruyasar.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1/">http://sukruyasar.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1/</a></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1- <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html">http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html</a></p>
<p>2- Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî garîbi‟l-Kur‟ân, s. 503; Muhammed b. Manzûr, Lisânü‟l-„Arab, I, 161.</p>
<p>3- İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, es-Sıhâh: Tâcü‟l-luga ve Sıhâhu‟l-„Arabiyye, VI, 2500; Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî, Tâcü‟l-„Arûs min Cevâhiri‟l-Kâmûs, I, 122–123.</p>
<p>4- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 503, 504; Cevherî, a.g.e., VI, 2500.</p>
<p>5- Cevherî, a.g.e., VI, 2500; İbn Manzûr, a.g.e., I, 161-162; Muhammed Ali b. Ali et-Tehânevî, el-Keşşâfü ıstılâhâti‟l-fünûn, IV, 165; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.</p>
<p>6- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Adudüddin el-Îcî, el-Mevâfık fî „ilmi‟l-Kelâm, 337; Zebîdî, a.g.e., I, 122.</p>
<p>7- Cevherî, a.g.e., I, 74; Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., 503 vd.; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162-163.</p>
<p>8- Bağdâdî, Usûlü‟d-dîn, s. 153-154; Adudüddin el-Îcî, a.g.e., s. 337; Teftâzânî, Şerhu‟l-Makâsıd, V, 5; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.</p>
<p>9- Meryem 19/17.</p>
<p>10- Ebû Bekr b. Muhammed İbn Fûrek, Mücerredü Makâlâti‟ş-Şeyh Ebi‟l-Hasan el-Eş‟arî, s. 174; Seyfeddin el-Âmidî, Ebkârü‟l-efkâr fî usûli‟d-dîn, IV, 8-9; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162 vd.</p>
<p>11- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Zebîdî, a.g.e., I, 122 vd.</p>
<p>12- Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 328.</p>
<p>13- Âmidî, a.g.e., IV, 13; Teftâzânî, a.g.e., V, 5; Tehânevî, a.g.e., IV, 165.</p>
<p>14- Mâtürîdî, Te‟vîlâtü Ehli‟s-sünne, II, 295; III, 269.</p>
<p>15- Cürhümîler için bknz;<a href="http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138">http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138</a></p>
<p>16- Enfâl / 67, 68; “Savaş alanında  düşmanı etkisiz hale getirinceye kadar hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur . Siz, dünya malını (hemen elde edeceğinizi) istiyorsunuz. Allah ise Ahireti (sonrasını) istiyor. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Rumların yenildiği gün Allah’ın yardımıyla sevineceğinizi)  Allah önceden yazmasaydı, aldığınız esirlerden dolayı başınıza büyük bir felaketin gelmesi kaçınılmazdı”.</p>
<p>17- Hucûrat / 1.</p>
<p>18- Hucûrat / 2.</p>
<p>19- Kadiyânîlerin Ahzâb/40 ayeti hakkındaki yorumları/te’villeri, Ebubekir Sifil Hoca’nın ilgili bir konuşmasından iktibastır.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/">Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jun 2016 21:08:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[İsrafil Balcı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Bayram Ali Düzgün]]></category>
		<category><![CDATA[Ercüment Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkı Yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mealcilerin İsra ve Miraç Çelişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11771</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi..Miraç var mı? Peygamber Efendimiz bedenen göklere yükseldi mi? Mescid-i Aksa nerede?: İsra ve Miraç hususunda Ehl-i Sünneti eleştirmekte ittifak halinde olan mealciler kendi içlerinde herhangi bir fikir birliğine varamadılar..Oysa Kuran ayetlerinin açık, anlaşılır ve kolaylaştırılmış olduğunu savunur ve bu yüzden de Kuran tefsirinde hadisleri lüzumsuz görürler. Kuran’ın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/">İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/images-1-56/" rel="attachment wp-att-11772"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11772" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-4.jpg" alt="İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi" width="473" height="174" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-4.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-4-300x110.jpg 300w" sizes="(max-width: 473px) 100vw, 473px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi..Miraç var mı? Peygamber Efendimiz bedenen göklere yükseldi mi? Mescid-i Aksa nerede?:</strong></p>
<p>İsra ve Miraç hususunda Ehl-i Sünneti eleştirmekte ittifak halinde olan mealciler kendi içlerinde herhangi bir fikir birliğine varamadılar..Oysa Kuran ayetlerinin açık, anlaşılır ve kolaylaştırılmış olduğunu savunur ve bu yüzden de Kuran tefsirinde hadisleri lüzumsuz görürler. Kuran’ın mücmelini tafsil, genelini tahsis, mutlakını takyid ve feri aslına ilhak gibi Sünnette yer alan hususlar, Kitab’ın hükümlerinin anlamlarını şerh ve tefsir konumundadırlar. Bu fonksiyonu inkar eden mealciler apaçık ve anlaşılması kolay gördükleri ayetleri yorumlamada bin parçaya bölündüler..Saldırmakta usta oldukları anlaşılan mealcilerin &#8220;peki öyleyse bu işin doğrusu sizce nedir?&#8221; sorusuna kendi aralarında çelişki olan fikirlerle cevap vermektedirler:</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>1-) Miraç yok..İsra, Kudüs&#8217;e ve Ruhen:</strong></span></p>
<p><strong> 1. Mehmet Okuyan:</strong> Miraç yoktur..İsra ise ruhen Mekke&#8217;den Kudüs&#8217;e ruhen yaptığı bir bilinçlendirme seyahatidir..O yatay bir seyahattir. Ruhen yapılmış, o da bedenen filan değil. Peki bunun Kudüs&#8217;ten göklere doğru çıkış kısmı var mı? Hayır yok.(1)</p>
<p><strong>2. Bayraktar Bayraklı:</strong></p>
<p>Bayraktar Bayraklı&#8217;ya göre de Mescid-i Aksa Kudüs&#8217;teki Mesciddir:</p>
<p>İşte gece yürüyüşü dediğimiz İsrâ olgusu, insanlığın ilk ma&#8217;bedi, ilk üniversitesi olan Mescid-i Haram (Beytullah)dan başladı, yani bereket ve hidayet kaynağı olan (Âl-i İmrân 3/96) Mescid-i Haram denen üniversiteden başladı.</p>
<p>Yolculuk, Mescid-i Aksa denen, çevresi mübarek kılınan, yani kutsal olan üniversiteye doğru olmuştur. O dönemde Mescid-i Aksa Ya­hudi ve Hristiyanlar için önemli bir ma&#8217;bed idi. Yüce Allah İsrâ l&#8217;de &#8220;çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa&#8221; demektedir. Sadece Mescid&#8217;in kendisi mübarek değil, çevresi de mübarek idi. Bu açıdan bakınca bu ma&#8217;bedin, yani üniversitenin Mescid-i Haram&#8217;a benzeyen yönü olduğunu görür ve anlarız.Mescid-i Aksa da Yahudi ve Hıristiyan­lığın eğitim merkezi ve üniversiteleri idi. Demek ki Mescid-i Aksa, in­sanlığın ikinci üniversitesi olma özelliğini taşıyordu. &#8220;Bir ma&#8217;bed ve üniversiteden başka bir ma&#8217;bed ve üniversiteye gidiş&#8221;e İsrâ denmektedir.<br />
[Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/170-172.]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>2-) Miraç yok..İsra, Kudüs&#8217;e değil:</strong></span></p>
<p><strong> 3. İsrafil Balcı:</strong> Kuranı Kerim Miraç&#8217;tan asla ve kat&#8217;a bahsetmiyor&#8230;Böyle bir şey yok. Hiçbir ayette de bu meseleyle uzaktan yakından ilintili değil..Bu tamamen rivayetlerden müteşekkil bir anlatı..Miraç rivayeti ve özellikle Kudüs&#8217;ü öne çıkarma Emeviler döneminde..Kudüs ve Şam&#8217;la ilgili pek çok İsrailiyat rivayeti de taşınmıştır..(2)</p>
<p>Mescid-i Aksa Kudüs&#8217;teki mescit değil: Emeviler döneminde Şam bölgesinin yönetim merkezi olması ve bu bağlamda Kudüs’ün dini politik kimliği gibi nedenler halifelerin bu bölgeye özel önem vermelerinde etkili olan unsurlardandır. Bu bağlamda özellikle Abdülmelik döneminde Kubbetüssahre gibi görkemli bir mabedin yapılması ve akabinde Mescit-i Aksa’nın inşası bölgenin önemini ve Müslümanların nazarındaki kutsallığını daha da artırmıştır. Özellikle inşa edilen camiye ayette geçen el-Mescidü’l-Aksa adının verilmesi, zamanla yanlış bir anlamayı da beraberinde getirmiş ve adeta ayette zikredilen el-Mescidü’l-Aksa’nın bu camiyle alakalı olduğu gibi bir algı ortaya çıkmıştır. Oysa bu mabetlerde isra ve miraç hadiseleri arasında herhangi bir ilişki yoktur.</p>
<p>(http://ihvanisafaa.blogspot.com.tr/2014/07/isra-ve-mirac-gercegi-israfil-balc.html#sthash.iIwNb19J.dpuf)</p>
<p><strong>Değerlendirme: </strong>Bu durumda İsrafil Balcı&#8217;nın Mescit-i Aksa&#8217;nın yerde olduğunu ama hangi mescit olduğunu açıklamadığını görüyoruz..Madem ki bu mescit Kudüs&#8217;teki Mescit değil, hangisidir?</p>
<p><strong>4-Ercüment Özkan :</strong> Biliyorsunuz İsra, Arapça gece yürüyüşü demektir..(3)</p>
<p>Sohbetten anlaşılana göre Ercüment Özkan miracı inkar ediyor..İsra&#8217;yı maddi bir bedenle yapılabilirliğine kapıyı kapatmıyor..Kudüs&#8217;ten bahsetmiyor..</p>
<p>(http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/07/ahadtek-hadis-bile-olsa-hadisi-hafife.html)</p>
<p><strong>5. Şaban Ali Düzgün:</strong> Hz. Peygamberin bedenen göklere yükseldiğini söyleyen değil tam tersine yükselmediğini söyleyen ayet-i kerime var&#8230;Bu ayet İsra suresinin içerisinde geçmektedir..İsra (90-94) (4)</p>
<p>İsra mucizesi ne ruhen ne de bedenen olmuştur..İlmen gerçekleşmiştir..(4)</p>
<p><strong>6-Hüseyin Atay:</strong> İsra mucizesi ne ruhen ne de bedenen olmuştur..İlmen gerçekleşmiştir..(4)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>3-) Miraç Var, Mescid-i Aksa&#8217;nın nerede olduğu tartışmalı olmakla birlikte Kudüste&#8217;ki Süleyman Mabedi en kuvvetli ihtimal: </strong></span></p>
<p><strong>7-İslamoğlu:</strong></p>
<p><strong>İslamoğlu&#8217;na göre Mirac vardır:</strong></p>
<p>Bu bir anahtar kelimedir dedik subhan. Neden böyle bir anahtarla giriyor. Miraç gibi, isra gibi ruhani bir müşahede için konulan bir sınırdır aslında. Burada bir tasavvur inşa ediliyor. Muhatabın tasavvuru inşa ediliyor. Bir sınır konuluyor. Miracı ve İsrayı, yani insanın Allah’a yürüyüşü gibi sırlarla dolu muhteşem ve ruhani bir olayı anlamaya çalışırken ey insanoğlu gözetmen gereken birinci sınır; Allah’ı kişileştirmemek. Allah’ı indirgememek. Allah’ı yaratıklar dünyasına indirgememek zihninde. Tasavvurunda Allah’ı yaratılmışlarla özdeşleştirmemek.</p>
<p>İşte böyle bir uyarı. İlk anahtar. Mirac’ı, İsra’yı, Yani insanın Allah’la buluşması gibi çok gaybi, sırri, sembolik ve ruhani bir olayı anlamaya çalışırken dikkat etmen gereken ilk şey; Allah’ın aşkın, müteal varlığını içkinleştirmemek. Yani yaratıklar seviyesine indirmemektir. Buna çok dikkat etmelisin. Onun için Subhanelleziy diye başlar. Yani aşkın olan, her türlü kişiselleştirmeden uzak olan. Varlıklara, yaratıklara benzemekten uzak olan O Allah’ki. Bu birinci anahtar.</p>
<p>Burada bir Allah tasavvuru inşa ediliyor. Onun için bu sınıra riayet edeceksin ey muhatap, ey vahyin muhatabı. Eğer Miraç gibi, İsra gibi bir olayı doğru anlamak istiyorsan, her ne ki aklına geliyor, o Allah değildir diyen arifin bu sınırını iyi hatırlamak lazım. leyse ke mislihî şey’ (Şura/11) ayetinin bu bir yorumudur aslında. O hiçbir şey gibi değildir. Yani hiçbir şey de onun gibi değildir elbette.</p>
<p>İkinci anahtarımız da var manasını verdiğim yerde, o da nedir? Bi abdiHİ kulunu. Buda ikinci sınırdır. Birinci Subhan sözcüğünde Allah tasavvuru inşa edildi vahiy tarafından, abdiHİ ile de muhatabın insan tasavvuru inşa ediliyor. Yani içkin, aciz, sınırlı, beşer. Onun için kul olduğu hatırlatılıyor. Bu hadisenin kahramanı olan efendimiz (A.S.) ın bir insan olduğu, bir kul olduğu öncelikle.Abduhu ve Resulühu. O’nun kulu ve elçisi olduğu hatırlatılıyor. İkinci anahtar olması da bu yüzden. Yani İsra ve Mirac gibi İnsan Allah buluşmasına tekabül eden sırri, gaybi ve derûni bir müşahedeyi anlamak için ey insan, Allah’ın aşkın varlığını bir kere, bir çıta olarak göreceksin. İkincisi de insanın içkin varlığını, beşeri varlığını, yani ilahi bir varlık olmadığını, sınırlı bir varlık olduğunu. Bunu da ikinci çıta olarak göreceksin. Onun için bu olayı anlarken insanı ilahlaştırmaya, insanı melekleştirmeye kalkmayacaksın. İnsanın insan tabiatını unutmayacaksın. Yani O’nun kulu Bi abdiHİ olduğunu aklından çıkarmayacaksın.<br />
Hatta min âyâtina. Burada bu yorumumuzu destekleyen de bir şey var. Ayetlerimizden bir kısmını gösterdik diyor. min âyâtina yani hepsini değil. Gaybi sembollerimizin tamamını göstermedik, sadece bir kısmını gösterdik. Onun için bu da abdiHİ’yi destekleyen bir başka ibare.</p>
<p><em>inneHU HUves Semiy’ul Basıyr</em> Zira O, evet sadece O’dur her şeyi işitip her şeyi gören.Ayetin bu sonuncu cümlesi de 3. çıtadır, 3. sınırdır. Nasıl 3. sınır? Her şeyi yalnızca Allah görür. Peygamber gösterileni görür min âyâtina ayetlerimizden linüriyehu min âyâtina ayetlerimizden bir kısmını gösterelim ona diye. Her şeyi mi? Hayır. Onu sadece Allah görür.</p>
<p>Burada geçen Mescidi Aksa, en uzak mabed anlamına gelir. Ki başından beri İslam tefsir geleneği tarafından Kudüs’te ki Süleyman mabedi. Bugün Hz. Ömer camiinin ve kubbetüs sahranın yani haceri muallak ta denilen o kutsal kayanın da içinde bulunduğu çok geniş bir alan. İşte o alanın çevresi ile birlikte mübarek kılındığı Kur’an da beyan ediliyor. İslam tefsir geleneği en uzak mescidi, ora ile tefsir etmiş. Fakat ender de olsa Hamidullah gibi bir takım muttaki alimler bu el Mescidül Aksa’nın Kâbe’nin simetriğinde ki, göklerin ötesinde ki, meleklerin tavaf ettikleri ve aslında Kâbe’nin onun yer yüzünde ki izdüşümü olduğu uzak mescit. Hakk katında ki, ötelerde ki mescit olduğu yorumunu yapanlarda var.<br />
Kudüs; İlya adıyla bilinirdi Resulullah döneminde. Ki hadislere de ilya olarak geçmiştir. Bu ismi Romalılar koymuşlardı Elya. Elinin şehri anlamına Haddi zatında Kudüs’ün adından yola çıkarak bu ayete herhangi bir mana vermek de zor. Fakat şunu söyleyeyim ki İslam geleneğinde daha ilk nesilden itibaren El Mescidül Aksa’nın kapsamına Kudüs’ün alınmış olması ve Miraç hadislerinde Resulallah’ın Kudüs’ten söz etmesi her halükarda bu yüce ve mukaddes yolculuğun kapsamı dahilinde Mescidi Aksa’nın Kudüs’ünde bulunduğunu hükmetmemizi gerektirir. Fakat El Mescidül Aksa eğer Hamidullah üstadımız gibi alimlerin yorumu doğruysa Kâbe’nin aslı olan gökteki en uzak mescitse o zaman bu ayet sadece İsra’dan değil, aynı zamanda miracdan da söz eden bir ayet olur ki, İsra’yı da kapsamış olur, içine almış olur bu yolculuk.(4)</p>
<p><strong> Gerekçeli mealinde ise şunları söylemektedir: </strong></p>
<p>5 el-Mescidu&#8217;l-Aksa:&#8221;en uzak mabed&#8221; veya mescid&#8217;in lügat anlamıyla &#8221;secde edilecek en uzak yer&#8221;. Tefsirlere göre bu, Kudüs&#8217;te bulunan ve çevresinin bereketli kılındığı ifade edilen (Krş:7:137; 21:71,81) Süleyman Mabedi ve onun çevresinde yer alan verimli topraklardır. Buradaki problem,ayetin indiği tarihte Kudüs&#8217;te Süleyman Mabedi&#8217;nin tamamen harap bir halde bulunmasıdır. MS.70&#8217;teki Titus katliamında mabed yerle bir edilmiş ve yeri Hristiyanlar tarafından çöplük haline getirilmiştir. Vahyin indiği dönemde de bu halde bulunuyordu. Bu durumda iki ihtimal vardır:</p>
<p><strong>1) </strong>Ya Allah Rasulü&#8217;ne İsra müşahedesinde gösterilen el Mescidu&#8217;l-Aksa, Süleyman mabedinin yıkılmasından önceki halidir ve bir mucize olarak gösterilmiştir.</p>
<p><strong>2)</strong> Ya da buradaki el-Mescidul Aksa tıpkı Tur 4&#8217;teki el-Beytu&#8217;l-Ma&#8217;mur gibi göklerin ötesindeki &#8221;en uzak mescid&#8221; anlamına gelir. 30:3&#8217;te Filistin topraklarının &#8221;yakın&#8221; olarak nitelendirilmesi bunu teyit eder. Bazıları, Ezraki ve Vakıdi&#8217;nin rivayetine dayanarak, bu mescidin müminlerin gizlice toplanıp ibadet ettikleri Mekke&#8217;ye on mil mesafedeki Cirane&#8217;de olduğunu söyler. &#8221; En uzak mescid&#8221; ile Medine&#8217;deki Mescid-i Nebi&#8217;nin kastedildiğini söyleyenler de olmuşsa da bu tutarsızdır. İkinci şıkka giren görüşler içinde en tutarlısı göklerin ötesindeki en uzak mescid görüşüdür. Secde&#8217;nin hakikatinin, kulun Allah&#8217;a bağlılığını sunması olduğunu hatırlanacak olursa, el-Mescidu&#8217;l-Aksa&#8217;nın karşılığı şu olur: &#8221;insanın Allah&#8217;a bağlılığını sunabileceği en yüksek makam&#8221;. Fakat ayetin devamında hayli ayrıntılı bir biçimde İsrailoğullarından söz edilmesi, Hz. Peygamber&#8217;e müşahede ettirilen mescidin Süleyman Mabedi&#8217;nin orijinal halinin görüntüsü olduğunu teyit eder. Bununla şu mesajı verilmiş olsa gerektir: Davud ve Süleyman peygamberlerin nübüvvet mirasının varisi sensin ey Muhammed! Allahu a&#8217;lem.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>4-) Miraç yok, İsra bedenen, Mescid-i Aksa Mekke&#8217;de:</strong></span></p>
<p><strong>8-Hakkı Yılmaz: </strong></p>
<p><strong>TARİHÎ KAYNAKLARDAKİ MESCİD-İ AKSA:</strong><br />
“Mescid-i Aksa”, “en uzak mescit” demektir. Bu ifadenin kullanılabilmesi için birden fazla mescit olması ve bu mescitlerden birinin merkeze diğerlerinden daha uzak olması gerekir. Aksi hâlde bu ifade dilbilimi bakımından hatalı olur. Nitekim o dönemin Mekke şehrinin tarih ve coğrafyasından bahseden eserlere bakıldığında, karşımıza bu mantığı doğru çıkaran bilgiler çıkmaktadır.</p>
<p>İlk İslâm tarihçilerinden Vakıdî’nin “Kitabü’l-Meğazî” ve el-Ezrakî’nin “Ahbâru’l-Mekke” adlı kitaplarında derlemiş oldukları bilgilere göre, Mekke’de Mescid-i Haram’dan başka değişik yerlerde mescitler vardır. Hatta bazı evler bile Mekkeliler tarafından mescit olarak kullanılmaktadır. Bu mescitlerden biri de Mekke’ye dokuz mil mesafedeki Cirane Vadisi’nin yukarısında olmasından dolayı “Mescid-i Aksa/ en uzak mescit” denilen mescittir. Bu mescidi Kureyş’ten birisi yaptırmıştır. Bir keresinde peygamberimiz burada ihrama girerek Mescid-i Haram’a gelmiş ve Kâbe’yi tavaf etmiştir. Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlar bu eski küçük mescitleri yenilememişlerdir. Buna rağmen bu mescitlerin yerlerinde teberrüken namaz kılmışlardır.</p>
<p><strong>VAKIDİ BELGE ORİJİNALİ</strong></p>
<p><strong> UYARI:</strong></p>
<p>O günkü Mekkeliler, kendi inanışlarına göre İbrahim peygamberin dininin mensupları idiler. Dinleri tahrifata uğramış olsa da, kendi anlayışlarına göre namaz, hacc gibi dinî vecibeleri kendi mevcut inançları doğrultusunda yerine getirmekteydiler. Peygamberimizin durumu da aynıydı. Bu husus daima göz önünde tutulmalı, namazın, haccın, secdenin ve dolayısıyla da mescidin peygamberimizin elçi oluşu ile ortaya çıktığı düşünülmemelidir. Diğer taraftan, mescit denilince bugünkü mescitler akla gelmemelidir. Örneğin Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî denilince onların bugünkü şekli akla gelip bugünkü yapıları anlaşılmamalıdır. O mescitler bugünkü şaşaalı, debdebeli, şatafatlı, tantanalı hâllerine Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı ve Suudiler döneminde getirilmişlerdir. Mescit, secde edilen yer demek olduğuna göre, bu mescitler de, eğitim- öğretim, toplantı yapmak için belirlenmiş olan yerler, yani o çağa göre basit kerpiç yapılar veya ağaçtan yapılma çardaklardır. Önemli olan yapılarının şekli değil, kullanım amaçlarıdır.</p>
<p>Yukarıda verdiğimiz bilgiler ışığında, artık ayetteki “bir kenarını mübarek kıldığımız” ifadesi daha iyi değerlendirilerek Mescid-i Aksa’nın haram/ mübarek bölgenin dışında, kenarında bir yerde olduğu anlaşılmış olmalıdır. Sonuç olarak söylemek gerekirse; Mescid-i Aksa Kudüs’te değil, Mekke’deki haram/mübarek yerin kenarındadır. Dolayısıyla, konumuz olan ayette geçen Mescid-i Aksa da, rivayetlerde söz konusu edilen mescit de Kudüs’teki mescit değil, Mekke’nin kenarındaki bu mescittir. Yani, hakiki Mescid-i Aksa Mekke’nin kenarındadır ve Kur’an’dan yapılan bu tespit, ilk dönem tarih ve coğrafya bilimcisi Vakıdi’in kitabındaki ile aynıdır.</p>
<p>Gerçek bu olmasına rağmen, yukarıda verdiğimiz rivayetlere tefsir, şerh ve haşiye yazanlar, bu rivayetlerde oluşan tutarsızlıklara kılıf hazırlamak için çeşitli teviller ileri sürmüşlerdir. Birçoğu gülünç olan bu tevilleri görmek için klasik kitapların orijinallerine veya tercümelerine bakılabilir. (5)</p>
<p><strong>Değerlendirme: </strong>Hakkı Yılmaz kendi metoduyla çelişmiştir..Kuran ayetlerinin anlaşılmasında Vakıdi&#8217;den önemli bir yardım almıştır..Delil getirdiği rivayet yok sayıldığında yaptığı yorumları destekleyecek akli bir şahidi kalmayacaktır..</p>
<p><strong>9-Yaşar Nuri Öztürk : </strong>Kur&#8217;an&#8217;ın hiçbir yerinde herhangi bir insanın Allah&#8217;­ın yanına yükseldiği, O&#8217;nunla konuştuğu, din buyrukla­rı hususunda O&#8217;nunla pazarlığa girdiği, O&#8217;ndan: &#8220;Ben sana aşıkım, sen olmasan varlıkları yarat­mazdım&#8230;&#8221; şeklinde methiyeler dinlediği yolunda de­ğil bir beyan, bir işaret bile yoktur. Ne yazık ki, Yahudi-Hristiyan mitolojisinden İslam&#8217;a aktarılan Miraç hikâyesi (veya hikâyeleri), tüm bu Kur&#8217;an dışı kabulleri içermektedir.</p>
<p>Bu kabuller, bazı surelerdeki (özellikle Necm ve İsra Sureleri) Cebrail&#8217;e giden zamirleri teviller yapıp Allah&#8217;a göndererek veya ayetleri mitolojiye uydurarak desteklenmektedir. Tümü anlam kaydırması veya tah­riftir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da bir İsra olayı vardır. İsra, aynı adı taşıyan surenin ilk ayetinde de gösterildiği gibi, &#8220;gece yürüyüşü veya gece yürütmek&#8221; demektir. Ayetin be­yanına göre, Hz. Peygamber, bir gece Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksa&#8217;ya yürütülmüştür. Bu yürütmenin beden ve ruh beraberliğinde mi? yoksa sade­ce ruhen mi olduğu ayette açıklanmamıştır. Hz. Peygamber&#8217;in Mescid-i Aksa&#8217;dan göklere yükseltildiğine ilişkin hiçbir söz ve işaret yoktur. Böyle bir şey, zaten Kur&#8217;an&#8217;ın sünnetullah dediği varlık yasalarına aykırı­dır.</p>
<p>İş bununla da kalmaz: İsra olayındaki yürütme­nin ruh ve beden beraberliğinde olduğunu kabul etmeyen, böyle diyenleri yalancılık ve iftiracı­lıkla suçlayan büyük sahabîler vardır. Bunla­rın başında fakıh sahabî Hz. Âişe gelmektedir. Hz. Âişe, &#8220;Peygamberimiz Miraç gecesi rabbini gördü, onunla konuştu&#8230;&#8221; vs. türünden sözler söyleyenlere şid­detle karşı çıkmış ve şunları söylemiştir: &#8220;Bu sözleri duyunca tüylerim ürperiyor, bunları nasıl söy­leyebiliyorlar. Bunları söyleyenler Allah&#8217;a da Peygamber&#8217;e de iftira etmiş olurlar. Allah hiç­bir beşere görünmez, hiçbir beşerle konuşmaz.&#8221; Hz. Aişe bununla da yetinmemiş, şunu da eklemiştir: &#8220;O gece Hz. Peygamber yatağından hiç ayrılmadı, ayrılsaydı ben görürdüm. Rabbi onu o âlemler­de ruhen dolaştırdı.&#8221;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ı dikkatle okuyanlar görürler ki Hz, Âişe&#8217;nin bu sözleri ve tavrı Kur&#8217;an&#8217;ın beyanlarına ve ruhuna en uygun olanıdır.</p>
<p>Bizim Kur&#8217;an&#8217;dan beslenen düşüncemiz ve inancımız şudur: Hz. Peygamber, bir İsra mucizesiyle lütuflandırılıp bir gece Mekke&#8217;deki Mescid-i Haram&#8217;dan Kudüs&#8217;teki Mescid-i Aksa&#8217;ya götürül­müştür. Bu götürülmenin beden ve ruh beraber­liğinde mi, sadece ruhen mi olduğu meselesi bizim bilgi sınırlarımızın dışındadır. Biz bu noktada durmayı yeğleriz. Hz. Peygamber&#8217;in göklere çıkarıldığı, Allah ile görüştüğü, Al­lah&#8217;ın ona iltifatlar ettiği, namazın uzun bir pazarlıkla farz kılındığı yolundaki rivayetlerin tümünü Kur&#8217;an&#8217;a, dine, uluhiyet ve nübüv­vetin şanına aykırı buluruz.</p>
<p>Hz. Resul&#8217;ün Cenabı Hakk&#8217;ın tecellilerine ruhen muhatap olmasına gelince o bir kerelik değildir. Resul bu tecellilerin her an muhatabı­dır. O muhatap olmanın nasıllığı ise bize anla­tılmamıştır. O halde biz o noktada da dururuz; kafamızdan veya û söylemlerinden yararlanıp senaryolar oluşturmayız.</p>
<p>Yahudi-Hristiyan mitolojisinden aktarılan kabuller­le Kur&#8217;an&#8217;daki İsra olayının kaynaştırılmasından do­ğan sapmalar Hz. Muhammed&#8217;in û elçisi niteliklerine ters düşen birçok bid&#8217;at ve hurafe barındırmaktadır. (6)</p>
<p><strong>Değerlendirme: </strong>Burada yazının bir cümlesine dikkat çekmek istiyorum..Y.Nuri: &#8220;Bu kabuller, bazı surelerdeki (özellikle Necm ve İsra Sureleri) Cebrail&#8217;e giden zamirleri teviller yapıp Allah&#8217;a göndererek veya ayetleri mitolojiye uydurarak desteklenmektedir. Tümü anlam kaydırması veya tah­riftir&#8221;. Hakkı Yılmaz ise tam bunun aksine bir iddiada bulunmakta :Kısaca özetlemek gerekirse, Necm suresinin ilgili ayetleri çarpıtılmış ve Allah&#8217;a ait olan nitelikler maalesef Cebrail`e yakıştırılarak Kuan&#8217;ı vahyedenin Cebrail olduğu ileri sürülmüştür. Necm Suresi’nin ilgili ayetlerinde vahyi kimin öğrettiği isimle değil, sıfatlarla açıklanmıştır.</p>
<p>(http://www.istekuran.com/isra.html#VVYKwOEGBYoQSmwe.99)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>5- Göklere çıkış var, miraç bedenen, Mescid-i Aksa gökteki beyti mamur:</strong></span></p>
<p><strong>10-Abdülaziz Bayındır:  </strong>Mescid-i Aksa meleklerin tavaf ettiği gökteki Beyt-i Mamur&#8217;dur. (7)</p>
<p>Allah, ayetleri, ayetlerle açıklamıştır. O yola girmeyince Kur’ân-Sünnet bütünlüğü bozulmakta ve çelişkiler oluşmaktadır. Açıklamayı Kur’ân’dan aldığımızda Allah Teâlâ’nın şöyle dediğini görürüz:</p>
<p>“(Orada Muhammed’in) gözü kaymadı; sınırı da aşmadı.” (Necm, 53/17)</p>
<p>Gözün kaymaması ve sınırı aşmama, ancak ruh ve beden birleşince olabilir. Bu sebep bu olay uyanıkken ve ruh-beden bütünlüğü içinde gerçekleşmiştir. (8)</p>
<p>*</p>
<p><strong>Sonuç:</strong> Hemen hemen her hususta birbirleriyle çelişki içinde olan bu insanlar ehl-i sünnete saldırmadan önce kendi içlerinde tutarlı, birbirini destekleyen bir noktaya gelmeleri gerek..Yorumlardan açıkça anlaşılıyor ki bir mealcinin dediği diğerini tutmuyor..Birinin hak dediği diğerine göre batıl..Mescid-i Aksa yerde mi gökte mi diye sorsan kimisi yerde kimisi gökte diyecektir..Yerde diyenler de kimisi Kudüs&#8217;te kimisi Mekke&#8217;de diyecektir..İsra, bedenen mi ruhen mi diye sorsan kimisi ruhen kimisi bedenen diyecek hatta bazısı  ne ruhen ne bedenen, zihnen diyecektir..Her bir beyin adetince ihtilaf vukuya geliyor..Bu karmaşaya aldanıp birbirlerinden herhangi bir üstünlüğü olmayan mealciler içinden gelişigüzel yapılan tercihle sahih hadislerin bize verdiği bilgileri görmezden gelmek akıllı kişinin işi değildir..Hakkı Yılmaz gibi birinin zora düşünce Vakidi&#8217;den nasıl faydalandığını gördük..Mealcilerin bu çaresiz halleri düşünüldüğünde ehl-i sünnetin yolunun ne kadar aydınlık ve çelişkiden uzak olduğu daha rahat anlaşılıyor..Hadisleri inkarın nasıl bir kaos oluşturduğunun güzel bir örneği..</p>
<p>***</p>
<p>(1) -https://www.youtube.com/watch?v=3P9ojWHwom8&amp;t=09m09s<br />
(2) -http://www.dailymotion.com/video/x18p639_kur-an-isra-olayini-anlatir-mirac-ise-rivayetlerle-inanc-haline-gelmistir-prof-dr-israfil-balci_school<br />
ayrıca bkz: https://www.youtube.com/watch?v=PMRfVyhdtNQ<br />
(3) -https://www.youtube.com/watch?v=-RA2CEx-pDY<br />
(4) -https://www.youtube.com/watch?v=l72Yae067hs<br />
(5) -http://www.istekuran.com/isra.html#JgjoqeJIQllR3phC.99</p>
<p>(6) -Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı.<br />
(7) -https://www.youtube.com/watch?v=jJ2iDnaNQqI<br />
(8) -http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>http://ravzaimutahhara.blogspot.com.tr/2015/08/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/">İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2 Farklı Abdülaziz Bayındır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/2-farkli-abdulaziz-bayindir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/2-farkli-abdulaziz-bayindir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2016 20:50:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[2 Farklı Abdülaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10488</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bayındır Hoca: (mealen) Hikmet, Kur&#8217;andan çıkarılan doğru hükümlerdir.. &#8216;Aralarında Allah&#8217;ın indirdiğiyle hükmet&#8217; emrini uygulamak için o konuyla ilgili ayetleri bir araya getirmek lazım..Onları bir araya getirdiğinizde yeni bir şey ortaya çıkıyor..Kur&#8217;an-ı Kerim, kendi kendini açıklayan bir kitaptır..Resulullah dahi Kur&#8217;anı açıklama yetkisi yoktur..Şimdi Ehl-i sünnet olanlar bu laflarıma hop oturup hop kalkıyor..Allahu Teala ne diyor Hud [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/2-farkli-abdulaziz-bayindir/">2 Farklı Abdülaziz Bayındır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/2-farkli-abdulaziz-bayindir/indir-3-30/" rel="attachment wp-att-10489"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10489" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/indir-3-3.jpg" alt=" 2 Farklı Abdülaziz Bayındır" width="368" height="276" /></a></p>
<p><strong>Bayındır Hoca:</strong> (mealen) Hikmet, Kur&#8217;andan çıkarılan doğru hükümlerdir..</p>
<p>&#8216;Aralarında Allah&#8217;ın indirdiğiyle hükmet&#8217; emrini uygulamak için o konuyla ilgili ayetleri bir araya getirmek lazım..Onları bir araya getirdiğinizde yeni bir şey ortaya çıkıyor..Kur&#8217;an-ı Kerim, kendi kendini açıklayan bir kitaptır..Resulullah dahi Kur&#8217;anı açıklama yetkisi yoktur..Şimdi Ehl-i sünnet olanlar bu laflarıma hop oturup hop kalkıyor..Allahu Teala ne diyor Hud suresi 1. Ayette?..Elif lam râ kitâbun uhkimet âyâtuhu summe fussılet min ledun hakimin habîr..(1) [Elif. Lam. Râ. (Bu sana indirilen), hikmet sahibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mealcinin haklı olduğu bir mesele;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bayındır Hoca&#8217;ya sorulur:</strong> (Mealen) Değerli Hocam, son günlerde bir grup çıktı..Bunlar diyorlar ki; Efendimizden gelen her şey zannidir, bunları kabul edemeyiz..Kuranda her şey açıklanmıştır..Bunlara bakışımız nasıl olmalı?</p>
<p><strong>Bayındır Hoca Cevaplar:</strong> (mealen) Resulullah&#8217;a atfedilen bütün hadisleri kabul edemeyiz..Bu kısım doğrudur..Örneğin Kader konusunda Resulullah&#8217;a izafe edilen 1000 kadar hadisin 2 si hariç gerisi uydurmadır..Ancak, bütün hadisler uydurmadır dediğiniz zaman bu asla kabul edilecek bir durum değildir..Resulullah bize hikmeti öğretmekle de görevlendirilmiştir..Hikmet Kuran&#8217;dan çıkarılan doğru hükümdür..İlgili ayetleri, birleştirdiğiniz zaman bu hadislerin doğruluğunu görüyorsunuz..(2)</p>
<p><strong>Bayındır Hoca&#8217;ya sorulur:</strong> Tahiyyat ve salli-barik duaları namazda okunmalı mı?</p>
<p><strong>Cevap verir:</strong> Tahiyyat ve salli-barik dualarını peygamberimiz okumuştur..</p>
<p>Peygamber (s.a.v.)&#8217;nin bunu öğrettiğine dair hadisler vardır..(3)</p>
<p>Yani okumuştur..Bu dualar namazda okunmalıdır..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Değerlendirme:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1&#8230;a-</strong>Videoda verilen mealcinin eleştirisi kendi düşünce sistemine göre  daha tutarlıdır ve Bayındır Hoca ile aralarındaki mesele açısından haklıdır..Çünkü Mealci orada tüm hadisleri yalanlamaktan değil metot olarak onların esas alınamayacağını ve onların zanni olduğunu, Kur&#8217;an&#8217;ın yeterli olduğunu söylüyor..Bayındır Hoca ise soruya doğrudan cevap vermek yerine soruda sorulmayan bir hususu mevzu bahis ederek tüm hadislerin yalanlanamayacağını söylüyor..</p>
<p><strong>b-</strong>Bayındır Hoca&#8217;nın burada verdiği örnek mealciyi destekleyecek özelliktedir..</p>
<p>Bayındır Hoca, güya hem nalına hem mıhına vurmak namına 1000 hadisten 998&#8217;inin uydurma olduğu (hoca, bu nasıl bir atıştır ?) kader hadislerini örnek veriyor..Burada 998 rakamı ehl-i sünnete çaktığı rakam oluyor..2 sahih hadisle de mealcilere dokundurmuş oluyor..Tam bu noktada Mealcinin şunu deme hakkı doğuyor: Madem Hud 1 ayetini esas alıyorsun..Madem ki Kur&#8217;an&#8217;da her şey açıklanmış; her 500 hadisten 499&#8217;unun uydurma olduğu kaynağa neden müracaat edeyim? Uydurma hadise temas etme ve bilmeden bu hadisleri delil getirme ihtimali binde 998 ise ve öte yandan Kur&#8217;an inananları kendine çağırıyor ve ben sana yeterim diyorsa (mealcinin anlayışına göre) hadislere neden başvurayım? Hem senin uydurma dediğine ehl-i sünnet sahih diyor..Bu meselede objektif ve net olarak senin ile ehl-i sünnet arasında hakem var mı ki o hadislerin sana sormadan sahih olduğunu veya olmadığını anlayayım?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2&#8230;1.</strong> Bayındır : Kur&#8217;an yeterlidir..Bize gereken her şey Kur&#8217;an&#8217;da vardır der..Burada aynen mealciler gibidir..Bu hususa Hud 1 ayetini delil getirir..Gerektiğinde (geleceğe dair haberler veren hadisler konusunda olduğu gibi) Kur&#8217;an&#8217;dan kendi anladıklarını öne sürerek onlarca sahih hadisi bir çırpıda inkar eder..</p>
<p><strong>2.Bayındır:</strong> Hadis inkarcılarına karşı çıkar..</p>
<p>Bu durumda şu soruyu sormak gerekiyor..Madem ki Kur&#8217;an yeterlidir..Hadislere müracaat etmek niye? Madem ki Resulullah&#8217;ın bize öğretmekle yükümlü olduğu hikmet yani sünnet Kur&#8217;an&#8217;dan bağımsız bir kaynak değil (?)..Hikmet te Kur&#8217;an ayetlerinin bir kaçının bir araya getirilerek yeni bir hüküm elde edilmesidir..Bu duruma göre istidadı gelişmiş olan bir mealci Sünnete hiç müracaat etmeden (kabul etmek veya yalanlamak ayrı mevzu) doğru bilgiye sadece Kur&#8217;an&#8217;ı esas alarak ulaşması mümkündür (?)..Bu yüzdendir ki Bayındır Hoca pek çok defa Kur&#8217;an&#8217;dan çıkardığı hükümlerle sahih hadisleri kenara itmektedir..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3&#8230;a-</strong>Bayındır Hoca, Hud suresi birinci ayetine gör her şeyin tafsilatının Kur&#8217;an&#8217;da olduğunda ısrarcı  idi..Ancak sorulan bir soru üzerine Salli-Barik ve Tahiyyatın da namazda okunmasına hükmediyor ..Oysa ki ne bu dualar ve ne de bu duaların namazda okunması Kur&#8217;an&#8217;da yok..</p>
<p><strong>Not:</strong> Biz ehl-i sünnetin mütalaaları farklı olduğu için bu sorular Bayındır Hoca ve Mealcilerin usullerine göre yöneltilmiştir..</p>
<p><strong>b-</strong>Tartışmanın genelinde mealci haklıdır..Kafana estiği zaman Hud -1 diyerek sahih hadisleri reddetmek, &#8220;tek kaynak:Kuran&#8221;cı olmak, aklına estiği zaman da olmayan (?) 2. kaynaktan dua transfer etmek ve namaza adapte etmek, Salli-Barik demek, bir metotsuzluktur, keyfiliktir..Mealci de bu hususları eleştirmişse haklıdır..</p>
<p><strong>c-</strong>Ben, Bayındır Hoca&#8217;nın bazen sünnet diyerek hadis kaynağına yönelmesini kariyerindeki İstanbul Müftülüğü fetva komisyonu başkanlığına yoruyorum..</p>
<p>Önceki kariyeriyle çelişmeme adına bu görüntüyü verdiğini sanıyorum..</p>
<p>Bayındır Hoca kendi açısından Kur&#8217;an ve Sünnet arasındaki ilişkiyi daha anlaşılır bir şekilde ortaya koymalıdır..</p>
<p>*</p>
<p>(1) http://www.youtube.com/watch?v=lg6bvwD_4Kc</p>
<p>Videonun 18-20. dakikaları arası</p>
<p>(2) http://www.youtube.com/watch?v=u4y8ggpZOTs</p>
<p>(3) http://www.youtube.com/watch?v=xNRqLeTdT9w</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/09/2-farkl-abdulaziz-bayndr.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/2-farkli-abdulaziz-bayindir/">2 Farklı Abdülaziz Bayındır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/2-farkli-abdulaziz-bayindir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bayındır Hoca&#8217;nın &#8220;Kaza Namazı Yoktur&#8221; Fetvasının Eleştirisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bayindir-hocanin-kaza-namazi-yoktur-fetvasinin-elestirisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bayindir-hocanin-kaza-namazi-yoktur-fetvasinin-elestirisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2016 20:35:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Bayındır Hoca'nın "Kaza Namazı Yoktur" Fetvasının Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Namazların Kazası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10484</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. A. Bayındır:  Allahu Teala bize öğle ile ikindiyi , akşam ile yatsıyı ihtiyaç halinde birleştirme ruhsatı da veriyor. Şu şekilde veriyor . Öğlen namazının son vaktini ikindinin ilk vaktini Kuran-ı Kerime koymamış (1): Tenkit: a- İlgili ayetlerden hem 5 vakit namazın vakitlerini, hem cemi (namazları birleştirmeyi) hem de ihtiyaç halinde yapılabileceğini çıkardığı için Bayındır Hoca&#8217;yı kutlamak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bayindir-hocanin-kaza-namazi-yoktur-fetvasinin-elestirisi/">Bayındır Hoca’nın “Kaza Namazı Yoktur” Fetvasının Eleştirisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 class="post-title entry-title"><a href="http://ilimcephesi.com/bayindir-hocanin-kaza-namazi-yoktur-fetvasinin-elestirisi/indir-2-47/" rel="attachment wp-att-10485"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10485" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/indir-2-4.jpg" alt="Bayındır Hoca'nın &quot;Kaza Namazı Yoktur&quot; Fetvasının Eleştirisi" width="384" height="288" /></a></h3>
<div id="post-body-1923337505187845226" class="post-body entry-content">
<div dir="ltr"><strong>1. A. Bayındır:  </strong>Allahu Teala bize öğle ile ikindiyi , akşam ile yatsıyı <b>ihtiyaç halinde</b> birleştirme ruhsatı da veriyor. Şu şekilde veriyor . Öğlen namazının son vaktini ikindinin ilk vaktini Kuran-ı Kerime koymamış (1):<br />
<b><br />
</b><b>Tenkit:</b><br />
<b><br />
</b><b>a- </b>İlgili ayetlerden hem 5 vakit namazın vakitlerini, hem cemi (namazları birleştirmeyi) hem de <b>ihtiyaç halinde </b>yapılabileceğini çıkardığı için Bayındır Hoca&#8217;yı kutlamak gerek. Gerçekten eşine rastlanmayacak bir &#8220;çıkarsama&#8221; yeteneği var..<br />
<b><br />
</b><b>b- </b>Bayındır Hoca videoda sünnetten delil getiriyor..Ancak yine aynı yerde Bayındır Hoca&#8217;nın sünnete ve hadislere atıf yapmasının ne kadar yalancı bir atıf olduğunu görebiliyoruz..Çünkü en sahih hadisler namaz vakitlerini ve bu vakitlerin ilk ve son vakitlerini, öğlenin son vaktinin ne olduğunu haber veriyor..(2) Hocanın ne zaman hadislerin varlığına göre konuşacağı ne zamanda hadisler hiç yokmuş gibi hüküm vereceğini ve &#8220;sadece Kuran&#8221; diyeceğini tahmin etmek çok güç..</div>
<div dir="ltr">
<p><strong>2. A. Bayındır:</strong> Hanefi, Şafii ve Maliki mezhepleri namazın kazası olur diye fetva verirken uyuya kalmaya ve unutmaya kıyaslamışlardır ..Böyle bir kıyasa hakları yoktur. (3)</p>
<div><b><br />
</b><b>Tenkit: </b><br />
<b><br />
</b><b>a-</b> Hanbeli mezhebinde de durum aynıdır..Hoca, Hanbeli ile Zahirilerin görüşlerini birbirine karıştırmış olmalı.<br />
<b><br />
</b><b>b- </b>&#8220;Hakları var mı yok mu&#8221;nun geniş izahı:</p>
<p><strong>http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/04/kasten-terk-edilen-namazlarn-kazas.html</strong><br />
<b><br />
</b><b>c- </b>Ne mutlu size ki İmam Azam, İmam Şafii , İmam Malik ve İmam Ahmed bin Hanbel&#8217;in yanıldığı yerde (?) Süleyman Ateş (4), Bayraktar Bayraklı (5) ile birlikte doğruya isabet ettiğinizin hayalini kurabiliyorsunuz..<br />
<b><br />
</b><b>d-</b> Sadece kıyas değil yukarıda verilen yazıda diğer bazı delillerden de bahsedilmiştir..</div>
<div>
<b><br />
</b><b>3.</b> <strong>A. Bayındır:</strong> Yürüyerek ve binek sırtında orada rüku ve secde işlemleri yok onun için Allahu Teala diyor ki :Fe in hıftum fe ricâlen ev rukbânâ. fe izâ emintum, fezkurûllâhe kemâ allemekum mâ lem tekûnû ta’lemûn.. (Eğer korkarsanız, yaya yahut binekte iken kılın, güvene erişince, bilmediklerinizi öğrettiği gibi Allah&#8217;ı anın. Bakara 239) güvene kavuştuğunuz zaman Allah&#8217;ın öğrettiği gibi yapın..O zaman ne yapacaksın? Şartlara göre.. <b>Direksiyonda iken arabayı sürerken de namaz kılabilirsin</b>..(6)<br />
<b><br />
</b><b>Tenkit: </b><br />
<b><br />
</b><b>a- </b>Ortalama bir namazın vakti mevsime ve bulunulan coğrafi konuma bağlı olarak değişmekle birlikte diyelim ki 2-4 saat olsun..Bu 2-4 saatlik dilimde arabayı durduracak zaman bulamadın mı ki direksiyon başında iken namazı da aradan çıkartma fetvası verebiliyorsun ?<br />
<b><br />
</b><b>b-</b> Bu ruhsat korku halinde geçerli..Direksiyon başında iken benzin bitme korkusundan başka korku ne olabilir? Her haliyle saçma, batıl bir fetva. Namaza bu kadar gayr-ı ciddi yaklaşan birinin kaza namazı yoktur demesinde de ciddiye alınacak bir yön bulamıyorum.<br />
<b><br />
</b><b>c- </b>Namazın geçme tehlikesi varsa arabayı namaz kılmaya elverişli bir yere çekme imkanı var..Direksiyon başındaki namaz sürüş emniyeti açısından da tehlikeli.<br />
<b><br />
</b><b>4.</b> Bir keresinde de Hendek savaşında düşmanın acı? baskısıyla Peygamber Efendimiz unutmuş namazı , bizi namazdan meşgul ettiler ifadesi bunu gösteriyor. Unutmuş ve sonra ikindi namazını kılmış. (7)</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>Cevap:</strong>bknz:http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/04/hendekte-kaza-namaz-ve-sunneti-kendi.html#more</div>
<div></div>
<div>
<div><b>***</b></div>
<p>(1) <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Ks57DroC3M8&amp;t=00m59s" target="_blank">https://www.youtube.com/watch?v=Ks57DroC3M8&amp;amp;amp;t=00m59s</a><br />
(2) <a href="http://hadis.ihya.org/kutubusitte/konu/348.html" target="_blank">http://hadis.ihya.org/kutubusitte/konu/348.html</a><br />
(3) <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Ks57DroC3M8&amp;t=03m01s" target="_blank">https://www.youtube.com/watch?v=Ks57DroC3M8&amp;amp;amp;t=03m01s</a><br />
(4) <a href="http://www.suleyman-ates.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=583:kasten-klnmayan-namazlarn-kazas-gerekir-mi&amp;catid=46:ubat-2013&amp;Itemid=129" target="_blank">http://www.suleyman-ates.com/index.php?option=com_content&amp;amp;amp;view=article&amp;amp;amp;id=583:kasten-klnmayan-namazlarn-kazas-gerekir-mi&amp;amp;amp;catid=46:ubat-2013&amp;amp;amp;Itemid=129</a><br />
(5) <a href="http://www.haber7.com/guncel/haber/272066-prof-bayrakli-namazin-kazasi-olmaz" target="_blank">http://www.haber7.com/guncel/haber/272066-prof-bayrakli-namazin-kazasi-olmaz</a><br />
(6) <a href="https://www.youtube.com/watch?v=btbY3FY2Zx8&amp;t=01m06s" target="_blank">https://www.youtube.com/watch?v=btbY3FY2Zx8&amp;amp;t=01m06s</a><br />
(7) <a href="https://www.youtube.com/watch?v=7aruZYvSruI&amp;t=00m28s" target="_blank">https://www.youtube.com/watch?v=7aruZYvSruI&amp;amp;amp;t=00m28s</a></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bayindir-hocanin-kaza-namazi-yoktur-fetvasinin-elestirisi/">Bayındır Hoca’nın “Kaza Namazı Yoktur” Fetvasının Eleştirisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bayindir-hocanin-kaza-namazi-yoktur-fetvasinin-elestirisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Necm Suresi, İsra, Mirac ve Mealcilerin Çelişkileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2016 20:22:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İsra]]></category>
		<category><![CDATA[İsrâ Ve Miraç Rivayetleri Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[İsrafil Balcı]]></category>
		<category><![CDATA[İzzet Derveze]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Hakkı Yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Necm Suresi İsra Mirac ve Mealcilerin Çelişkileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10478</guid>

					<description><![CDATA[<p>Abdulaziz Bayındır – Bu konuyu anlatan ana ayet şudur: “Kulunu bir gecede Mescid-i Haram’dan alıp, çevresini bereketli kıldığı ((Bir yazıda “Sen…” veya “Siz …” yerine “O…” veya “Onlar…” denmesine Arap edebiyatında iltifat denir. O, ifadeye güzellik katar. Burada da üçüncü tekil şahıstan ikinci çoğul şahsa geçilerek “bereketli kıldığımız” ifadesi kullanılmıştır. Türkçede iltifat sanatı olmadığından tercüme [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/">Necm Suresi, İsra, Mirac ve Mealcilerin Çelişkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/images-105/" rel="attachment wp-att-10479"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10479" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images-5.jpg" alt="Necm Suresi, İsra, Mirac ve Mealcilerin Çelişkileri" width="271" height="251" /></a></p>
<p><strong>Abdulaziz Bayındır –</strong> Bu konuyu anlatan ana ayet şudur:</p>
<p>“Kulunu bir gecede Mescid-i Haram’dan alıp, çevresini bereketli kıldığı ((Bir yazıda “Sen…” veya “Siz …” yerine “O…” veya “Onlar…” denmesine Arap edebiyatında iltifat denir. O, ifadeye güzellik katar. Burada da üçüncü tekil şahıstan ikinci çoğul şahsa geçilerek “bereketli kıldığımız” ifadesi kullanılmıştır. Türkçede iltifat sanatı olmadığından tercüme cümlenin akışına göre yapılmıştır.)) el-Mescid’ul-aksâ’ya götüren Allah, eksikliklerden uzaktır. Bu, ona bir kısım ayetlerimizi göstermek içindir. Allah işitir ve görür.” (İsrâ, 17/1)</p>
<p>el-Mescidu’l-aksâ, en uzak mescit demektir. Şu ayetler onun yerini bildirmektedir:</p>
<p>“O (Muhammed) Cebrail&#8217;i, onun bir başka inişinde daha görmüştü; Sidretü&#8217;l- Müntehâ&#8217;nın yanındaydı. Me&#8217;vâ Cenneti de oradadır. O gün Sidre&#8217;yi bürüyen bürüyordu. (Muhammed’in) gözü kaymadı; sınırı da aşmadı. Orada Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/13-18)</p>
<p>Sidretü&#8217;l- Münteha yedinci kat semadadır. ((Buhârî, Bed’ul-halk 6.)) el-Mescidu’l-aksa ise oradaki Beyt-i Mamûr’dur. Allah’ın Elçisi (a.s.) bir gün ashabına:“Beyt-i Ma’mûr’un ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu:“Allah ve Elçisi daha iyi bilir” dediler. “O, gökte olan bir mescittir, Kâbe tam altında kalır. O mescit aşağı düşse Ka’be’nin üzerine düşer. Orada her gün yetmiş bin melek namaz kılar. Oradan çıktılar mı artık sonuna kadar oraya dönmezler.&#8221; dedi. ((Muhammed b. Cerîr et- Taberî, Camiu’l-Beyan fî Te’vîl’l-Kur’ân, Beyrut 1992, c: 11, s: 481)) (1)</p>
<p><strong>İsrafil Balcı:</strong> Necm suresi ilk inen surelerdendir..Necm suresinde Peygamberimizin ilk vahiy tecrübesi anlatılır..Ama bizim gelenek getirmiş bunu İsra ayetiyle birleştirmiş..İsra ayetinde Peygamberimiz bir takım olağanüstülükler yaşıyor..Yaşadığı olağanüstülükleri getirip Necm Suresiyle ilişkilendiriliyor..Necm Suresi Risaletin 5. yılında da İsra suresi 10. yılda&#8230;Yani 10. yılda yaşanan İsra olayı 5. yılda nazil olan sure ile ilişkilendiriyor..(2)</p>
<p><strong>Değerlendirme:</strong></p>
<blockquote><p><strong>1-</strong>Görüldüğü gibi İsrafil Balcı Bayındır Hoca&#8217;nın itikadını tekzip etmiş oluyor..Bu arada rivayete derinden kuşkuyla bakan İsrafil Balcı&#8217;nın Kuran&#8217;da olmayan Necm Suresinin risaletin kaçıncı yılında olduğu, İsra olayının kaçıncı yılında gerçekleştiği bilgisini nereden bulduğu muamma..Eğer rivayetlerden gördüm aldım diyorsa tefsir amaçlı olarak rivayetleri ne zaman delil olarak alıp ne zaman almayacağınızın bir usulü var mıdır, yoksa bu iş sizin keyfinize göre mi cereyan ediyor?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2-</strong>Tefhim&#8217;de şu bilgi vardır: Nüzul Zamanı: Hz. Abdullah b. Mes&#8217;ud&#8217;dan rivayet olunduğuna göre, &#8220;Necm Suresi kendisinde secde ayeti bulunduğu halde nazil olan ilk suredir.&#8221; (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî). Bu hadisin Esved b. Yezid, Ebu İshak ve Zuhir b. Muaviye&#8217;nin İbn Mes&#8217;ud&#8217;dan rivayet ettikleri bölümünden anlaşıldığına göre &#8220;Necm Suresi, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Kureyş&#8217;ten bir topluluk karşısında okuduğu ilk suredir.&#8221; (İbn Merduye&#8217;nin rivayeti, surenin Harem-i Şerif&#8217;de okunduğunu göstermektedir.) Bu topluluk içinde, kafirler de mü&#8217;minler de bulunuyordu. Surenin sonunda Hz. Peygamber (s.a) secde ettiğinde, İslâm düşmanı Kureyşliler ve ileri gelenleri Müslümanlarla secde ettiler. İbn Mes&#8217;ud, &#8220;Ben orada secde etmeyen bir tek kafir olarak Umeyye b. Halef&#8217;i gördüm. O da secde etmediği gibi yerden bir avuç toprak almış ve alnına sürmüş, bu bana yeter&#8221;, dedi. demiştir. &#8220;İbn Mes&#8217;ud bu sözüne ayrıca &#8220;Ben bu kafirlerin küfür hali üzerindeyken öldüğünü gördüm&#8221; diye ilavede bulunmuştur.</p></blockquote>
<blockquote><p>Bu olayın bir diğer şahidi de, o döneme kadar hâlâ İslâm&#8217;ı kabul etmemiş olan Muttalib b. Veda&#8217;dır. O bu olayla ilgili olarak şunları söylemektedir. &#8220;Resulullah (s.a), Necm Suresi&#8217;nin sonunda secde ettiğinde ben secde etmedim. Şimdi bu sure ne zaman okunsa, muhakkak surette secde eder ve o zaman secde etmemekle işlediğim hatayı telafi etmeye çalışırım.&#8221; (Nesaî, Müsned-i Ahmed)</p>
<p>&#8220;Risaletin 5. yılında Şevval ayında küçük bir topluluk Habeşistan&#8217;a hicret etmişti. Aynı senenin Ramazan ayında Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Necm Suresi&#8217;ni tilaveti esnasında kafirlerle Müslümanların birlikte secdeye gitmeleri hadisesi vuku buldu. Bu hadise, Habeşistan&#8217;daki muhacirlere &#8220;Mekke&#8217;de kafirler İslâm&#8217;a girdi şeklinde ulaşınca, onlardan bazıları bu haberi duyar duymaz Şevval ayında Mekke&#8217;ye geri döndüler. Fakat Mekke&#8217;de Müslümanlara yapılan zulüm devam etmekteydi. Bu olaydan sonra Müslümanlar, birincisinden daha çok sayıda olmak üzere, ikinci kez Habeşistan&#8217;a hicret ettiler.&#8221; (ibn Sa&#8217;d).</p>
<p>Yukarıdaki rivayetlerden bu surenin Risalet&#8217;in 5. yılında nazil olduğu kesinlik kazanmaktadır&#8230;</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Bayındır&#8217;ın sitesi:</strong> Miraçta peygamberimizin hâşâ Allah ile buluşması diye bir şey yoktur. Onun oraya çıkması Allah’ın bazı ayetlerini, kudretini gösteren alametleri görmesi içindi. İlgili ayetler şunlardır:</p>
<p>“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz el-Mescidül-Aksa’ya (yeryüzüne en uzak olan mescide) götüren O Allah her türlü noksanlıktan yücedir. Gerçekten O, işitendir görendir.” (İsra, 17/1)</p>
<p>“O (peygamber), Cebrail’i bir başka inişinde de görmüştü. Sidretü’l- Müntehâ’nın yanında. Ki Cennet’ül-Me’va da onun yanındadır. O zaman ki, o Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/13-18) Yolculuğun amacını “kendisine bir takım ayetlerimizi göstermek” (İsra, 17/1) olarak açıklayan Allah Teâlâ, bu ayetlerde peygamberimizin yolculuğunun amacına ulaştığını belirterek “Andolsun ki o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/18) buyurmaktadır. İsra suresindeki ayetle Necm suresindeki bu ayetler karşılaştırıldığında aynı olaydan bahsettikleri görülmektedir. İsra suresindeki ayetler yolculuğun amacını, Necm suresindeki ayetler de yolculuğun yapıldığı mekânı, sonucunu ve bu yolculukta görülenleri anlatmaktadır. Necm suresindeki bu ayetler âlimlerin çoğuna göre mi’rac’ı anlatmaktadır.1 Demek ki Allah Teâlâ “kendisine bir takım ayetlerini göstermek için” (İsra, 17/1) peygamberini bir gece mi’rac’a çıkarmış ve bu amaca uygun olarak ona en büyük ayetlerinden göstermiştir. (Necm, 53/18) Bunlar gök katları, her katta orada bulanan peygamberlerle görüşme, Cebrail’in (as) asli suretinde görülmesi, Sidretü’l-Münteha, Cennet, Cehennem, Beyt-i Ma’mur vs. dir. (3)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakkı Yılmaz:</strong> Necm suresi, bazı iddiaların aksine “Miraç”ı anlatmaz. Tarihiyle, coğrafyasıyla [bir nevi koordinatlarıyla] vahyin ilk geliş şeklini Mekkelileri tanık tutarak anlatır. Gerçek ilah ile putların mukayese edildiği surede salihler övülür, yalanlayanlar kınanır ve herkesin yaptığının karşılığını göreceği bildirilir. (4)</p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p><strong>Değerlendirme:</strong> Görüldüğü gibi Mealciler Necm suresinin miraçla ilgili olup olmadığı konusunda kendi aralarında hemfikir değiller..</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrâ Ve Miraç Rivayetleri Üzerine</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İzzet Derveze:</strong> Müfessirlerin çoğunluğu[34] bu ayetlerin. Peygamber (s)&#8217;in semaya yükselişi (miraç) olayına işaret ettiğini ifade etmişler, bununla İlgili olarak azı hariç çelişkili pek çok rivayete yer vermişlerdir. Bu rivayetlerden bir kısmi, miracın rüyada olduğunu ve Peygamber&#8217;in vücudunun bulunduğu yerden ayrılmadığını, bazıları bu olayın ruhani bir görüş olduğunu ifade etmektedir. Bazıları ise olayın uyku ile ve uyanıklık halinde meydana geldiğini anlatmaktadır. Bu bir. İkinci olarak, rivayetlerin çoğu, Miraç ve İsra olaylarını birbirine yaklaştırmakta ve her iki olayı da aynı zaman dilimine koy­makta, her iki olayda meydana gelen sahneleri bir zincir içerisinde anlatmakladır. Peygamber (s)&#8217;in, İsra olayında Mescid-i Aksa&#8217;ya ulaşmasından sonra, semaya yük­seltildiği zikredilmiştir. Bununla birlikle İsra olayına, Necm suresinden uzun bir devir sonra nazil olan İsra suresinde işaret edilmiştir. İsra suresinde sadece Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksa&#8217;ya yürüyüş (İsra) zikredilmiştir. Nitekim İsra 1. ayetin metninde de bu görülmektedir:</p>
<p>&#8220;Kulunu geceleyin Mescid-i Haram&#8217;don çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Ak­sa&#8217;ya götüren O Allah eksiklikten uzaktır.&#8221; Bazı rivayetler var ki; bunlar, Miraç olayına yer vermeden, sadece Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksa&#8217;ya İsra /yürüyüşü belirtmekte, bazıları da var ki, İsra ve Miraç olaylarının bir defadan daha fazla olduğunu ifade etmektedir. Üçüncü olarak, rivayetler, olayın meydana geldiği vakit hakkında çelişkili haberler vermekledir. Bir rivayet îsra ve Miraç olaylarının bisetten 15 ay sonra birlikte meydana geldiğini zikretmekledir. Bu zaman dilimi Necm Sûresi&#8217;nin nüzul tarihiyle örtüşmekte ise de îsra suresinin nüzul ta­rihiyle örtüşmemektedir ki, İsra suresinin, Peygamber (s)&#8217;in Mekke döneminin ortala­rında nazil olduğu (görüşü) tercih edilmekledir. Bir diğer rivayet, her iki olayın da bisetten beş yıl sonra meydana geldiğini belirtmekledir. Bu ise İsra suresinin nüzul tari­hiyle uyuşmakla fakat Necm Suresinin nüzul tarihiyle uyuşmamaktadır. Zira Necm Sû­resi İsra&#8217;dan çok önceleri nazil olmuştur:</p>
<p>Başka rivayetlere göre, her iki olay hicretten beş veya bir yıl önce meydana gelmiş­tir. Bu zaman ise her iki surenin de iniş tarihleri ile uygunluk arz etmemekte. Dahası, çok tuhaf bir rivayet de iki olayın hicretten bir yıl önce olduğunu belirtmektedir. İsra ve Miraç olaylarının anlatıldığı rivayetlerde tuhaf bazı açıklamalar vardır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksa yolculuğu esnasında Peygambere seslenen yaşlı bir kadın;</p>
<p>&#8211; Allah&#8217;ın bütün Peygamberleri Mescid-i Aksa&#8217;da toplaması</p>
<p>&#8211; Ve Peygamberin göğe merdiven dayaması ve gök kapılarının birbiri arkasından açılması gibi gök hakkında doğru olmayan açıklamalar, Allah&#8217;ın peygamberlerden bir gurup ile göklerde buluşması,</p>
<p>&#8211; Arş. Levh, Kalem, Sidretül Münteha, gibi lafızların maddi şekillerde anlatımı</p>
<p>&#8211; Peygamber (s)&#8217;in Rabbini ve devasa şekilleriyle melekleri görmesi, cennet, cehen­nem, cehennem ehlinin azabı, cennet ehlinin ödüllendirilmesi.</p>
<p>&#8211; Beş vakit namazın farz olma şekli, Musa&#8217;nın uyarısı ile namazın hafifletilmesi için, Peygamber&#8217;in bir kaç kez Allah huzuruna inip-çıkması; bunun sonucu olarak da aslında 50 vakit olan namazın 5 vakte indirilmesi,</p>
<p>&#8211; Peygamber&#8217;in karnının yarılması ve kalbinin çıkartılıp yıkanması, vs.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bunlar gösteriyor ki, şu an konumuzu teşkil eden Necm suresi ayetleri ile İsra ve Miraç ile ilgili anlatılan ruhani-ilahi tablo irtibatlandırılmakta ve her iki olay tek bir satıhta birleştirilmek istenmektedir. Daha önce geçen ayetlerin izahını yaparken söylediklerimizin doğru olduğu görü­şündeyiz: Buradaki ayetler Tekvir suresinde anlatılan tablo ile alakalıdır ki bu ayetler bundan sonra vaki olan benzer bir olayı aydınlatmıştır. Biz olayın künhüne vakıf olama­yız. Elimizde olayı, özellikle de &#8220;sidretü&#8217;l-münteha&#8221; ve &#8220;cennetü&#8217;l-me&#8217;vâ&#8221;&#8216; boyutunu açıklığa kavuşturmaya yardım edecek kesin bir delil de bulunmamaktadır. Bir hususa daha dikkat çekmek istiyoruz ki, biz bu anlattıklarımız içerisinde İsra ve Miraç hadisesini, iki olay etrafında rivayetlerin anlattığı ayrıntıları tamamen reddet­tiğimizi söylemiyoruz. Bunları Allah&#8217;ın kudreti ve Peygamberi ile ilişkisi çerçevesine girdiği gaybi hususlar olarak değerlendirmek gerekir. Bunları sıradan akıl ile idrak ve maddi bakış açısıyla mukayese etmek imkansızdır. Kur&#8217;an nassı ve Rasulullah&#8217;ın söylediği sabit olan haberler, herhangi bir ilaveye ve tahmine gitmeden, nassın durduğu sınırda durulması gerekli imanî gerçeklerdir, Bununla birlikte biz Miraç konusuyla ilgili hâlin uykuda ve rüya halinde olduğunu belirten rivayeti tercih ediyoruz. Allahu Âlem. (Allah en iyisini bilir)[35] [36]</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p>[34] Necm ve İsra surelerinin tefsirleri hk. bkz. Taberi, İbn Kesir, Nisaburi Begavi, Tabresi, Hazin, İbn Kesir belki de bu rivayet, söz ve hadisleri en fazla cem&#8217;edendir.</p>
<p>[35] İsra suresinin ilk ayet yorumuna bakınız.</p>
<p>[36] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 1/159.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslamoğlu gönülsüz de olsa Miraçla İrtibatlandırıyor gibi:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>18-)</strong> Lekad rea min âyâti Rabbihil Kübra hakikaten de o rabbinin en büyük ayetlerinden bazılarını, en büyük sembollerinden bir kısmını görmüş oldu.. Bir benzeri İsra suresinde yer alır bu ayetin. Subhanelleziy esra Bi abdihi leylen minel Mescidil Harami ilel Mescidil Aksalleziy barekna havlehu linüriyehu min âyâtina. (İsra/1) Evet, Min âyâti, O’nun ayetlerinden bir kısmını. Hepsini değil, altı çizilmesi gereken nokta burası. Yani O’nun mucizelerinin tamamını değil bir kısmını gördü. Razi; Allah’ı değil raa rabbeh değil Min âyâti rabbih, rabbinin ayetlerini gördü şeklinde açıyor bu ibareyi. Rabbini gördü ile rabbinin ayetlerini gördü çok farklı şeyler diyor. Onun için bazı müfessirlerin rabbini gördü diye algılamasını adeta metne zorla ve sonradan giydirilmiş bir algılama olarak görüyor. Efendimiz mirac hadisinde, daha doğrusu hadislerinden birinde öyle buyuruyor. “Öyle bir yere vardım ki kalemlerin cızırtısını işitiyordum ötelerden gelen.” Bu aslında maddi ve fiziki dünyanın bitip metafizik dünyanın başladığı sınır. Yani meleğin bile bir adım atarsam yanarım dediği bir sınır beklide bilmiyoruz. Hatta bu hadislerde Resulallah’ın ondan ötesinde Burak’a binip ötelere aldığını dile getirilir. Şah Veliyullah Dihlevi, Resulallah’ın miracta Burak’a bindiğini, binişini çok güzel biçimde te’vil eder. Der ki; Yani Burak bir hayvan olarak temsil edilir. Nefsi hayvaninin sırtına bindi, ona galip geldi ve onu aşarak nefsi ruhani ile mevlaya yüceldi. Yani kendi potansiyelinin sınırına nefsi ruhani ile yüceldi. Anlamını verir. Ki gerçekten hoş bir anlam. (5)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu yazısında daha net:</strong></p>
<p>Peygamberimiz de davet sürecinin en zor yıllarında miracla ödüllendirildi. Bedenin bittiği an, ruhun önünde ufuklar açılırdı. Miraçla bu gerçek gösterildi. Onun son miracı, çevrenin baskısının en şiddetli anında yaşanmıştı. Allah Rasulünün miracı hakkında sorular sorup, cevaplarını Kur&#8217;an&#8217;dan alalım:</p>
<p>-Rasulullah bir kez mi miraç etti?</p>
<p>-Necm suresi bu soruya, birden fazla diyor .</p>
<p>-Rasulullah miracta ne gördü?</p>
<p>-&#8220;Rabbinin ayetlerinden bir kısmını&#8221; gördü (17:1). Gördüğü ayetlerin en büyüğü vahiy meleği idi (53:18). Onu, asli suretinde gördüğünü Allah Rasulü ifade etti. Yine miraçta müminlere vaat edilen cennet bir biçimde gösterildi (53:15). (6)</p>
<p>&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>Açıklama</strong></p>
<p><strong>Tefhimul Kur&#8217;an-Mevdudi, (Necm Suresi);</strong></p>
<p><strong>6-</strong> (Ki O,) Görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. 6Hemen doğruldu.7</p>
<p><strong>7-</strong> O, en yüksek bir ufuktaydı.</p>
<p><strong>8-</strong> Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi.</p>
<p><strong>9-</strong> Nitekim (ikisi arasında uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha da yakınlaştı.8</p>
<p><strong>10-</strong> Böylece O&#8217;nun kuluna vahyettiğini vahyetti.9</p>
<p><strong>11-</strong> Onun gördüğünü gönül yalanlamadı.10</p>
<p><strong>12-</strong> Yine de siz görmüş olduğu üzerinde onunla tartışacak mısınız?</p>
<p><strong>13-</strong> Andolsun, onu bir de diğer inişte görmüştü.</p>
<p><strong>14-</strong> Sidretü&#8217;l-Münteha&#8217;nın yanında.</p>
<p><strong>15-</strong> Ki Cennetü&#8217;l-Me&#8217;va 11onun yanındadır.</p>
<p><strong>16-</strong> Sidreyi örten örtmekte iken,12</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>AÇIKLAMA</strong></p>
<p><strong>6-</strong>&#8220;zümarrete&#8221; İbn abbas ve Katade&#8217;ye göre &#8220;güzel ve şahane&#8221;, Macahid, Hasan Basri İbn Zeyd ve Süfyan Sevri&#8217;ye göre &#8216;kuvvetli&#8217;, Said b. Müseyyeb&#8217;e göreyse, &#8220;hikmet sahibi&#8221;dir. Hz. Peygamber&#8217;den (s.a.) rivayet edilen bir hadiste &#8220;zu mirre&#8221;, sağlam, sıhhatli anlamında kullanılmıştır. Lugatta bu kelime, sağlam akıllı ve akıl sahibi anlamına gelir. Allah Teâlâ burada, Cibril için çok yönlü bir kelime kullanarak, onun akıl ve beden bakımından kemale erişmiş bir varlık olduğunu vurgulamıştır. Urducada bu kelimenin tam karşılığı olmadığı için, biz bunu &#8220;hikmet sahibi&#8221; olarak tercüme ettik. Çünkü Cibril&#8217;in bedenî kuvvetlerinin kemali hakkında başka ayetlerde de izah yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>7-</strong>&#8220;Ufuk kelimesiyle, güneşin doğduğu ve gündüzün aydınlığının yayıldığı yer, yani gökyüzünün doğu tarafı kastolunmuştur. Aynı ifade Tekvir: 23&#8217;de, &#8220;Ufuk&#8217;ıl-Mübin&#8221; şeklinde geçmiştir. Bu iki ayetten de anlışıldığına göre, Cibril ilk kez Hz. peygamber&#8217;e (s.a) gökyüzünün doğu tarafında gözükmüştür. Çeşitli rivayetlere göre Cibril, o zaman Allah&#8217;ın kendisini yarattığı asıl suret üzre idi. İleride ilgili rivayetler zikrolunacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>8-</strong>Yani, &#8220;Cibril, gökyüzünün doğu tarafında göründü ve Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) yaklaşarak havada durdu. Sonra daha da yaklaştı, hatta o kadar yaklaştı ki, aralarındaki iki yay veya ondan daha az bir mesafe kaldı&#8221; Müfessirler genelde &#8220;&#8221; ifadesini iki yay ile karşılamışlardır İbn Mes&#8217;ud ve İbn Abbas &#8220;Kays&#8221; kelimesini &#8220;zir&#8217;a&#8221; şeklinde tercüme etmişlerdir. Yani aralarında iki zir&#8217;a mesafesinde bir uzaklık kalmıştır.</p>
<p>&#8220;Aralarındaki mesafe iki yay veya ondan daha az idi.&#8221; şeklindeki ifadeden (neuzubillah) Allah&#8217;ın söz konusu mesafeyi hesaplamaktan aciz olduğu anlamı çıkarılamaz. Böyle bir izah tarzı, tüm yayların aynı uzunlukta olmayışındandır. Dolayısıyla bu mesafenin eksik ya da fazla olması mümkündür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>9-</strong>&#8220;Kuluna vahyettiğini vahyetti&#8221; şeklindeki ifadeyi iki şekilde de anlamak mümkündür. Birincisi, &#8220;O (Cibril) Allah&#8217;ın kuluna vahyettiğini vahyetti.&#8221; İkincisi O (Allah) kendi kuluna vahyettiğini vahyetti.&#8221; Birinci anlamı ele alırsak, Cibril&#8217;in Allah&#8217;ın kuluna vahyettiği anlaşılır. İkinci anlamı ele alırsak, Allah&#8217;ın Cibril vasıtasıyla kuluna vahyettiği anlaşılır. Müfessirler bu her iki anlamı da öne sürmüşlerdir. Ancak siyak ve sibak içinde bir değerlendirme yapıldığında, birinci anlamın daha uygun olduğu görülür. Nitekim Hasan Basri ve İbn Zeyd&#8217;in bu görüşte oldukları nakledilir. Burada &#8220;Hu&#8221; zamirinin (Abdihi), başlangıçtan beri isminin zikredilmemesine rağmen Allah&#8217;a nasıl izafe edilebileceği sorulacak olursa, şu şekilde bir cevap verilebilir. Şayet o izafe olunan, belli bir şahıs ise, onun zikri geçmese bile, zamir kendiliğinden ona işaret eder. Nitekim Kur&#8217;an da bu tür örnekler vardır. Örneğin, &#8220;Şüphesiz Allah onu Kadir Gecesi&#8217;nde indirdi&#8221; ayetinde, açıkça zikredilmemesine rağmen, ayetlerin siyakından (sonrasından) Kur&#8217;an&#8217;ın kastedildiği anlaşılmaktadır. Yine &#8220;Eğer Allah yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandıracak olsaydı, onun üstünde canlı bir yaratık bırakmazdı.&#8221; (Fatır 45) ayetinde kendisi açıkça zikredilmemesine rağmen kastedilenin yeryüzü olduğu açıkça bellidir.</p>
<p>&#8220;Biz ona şiir öğretmedik, bu zaten ona yakışmaz&#8221; ayetinin ne öncesinde ne de sonrasında Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) hiç zikri yoktur. Ama sözün gelişinden Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) kastedildiği açıkça ortadadır. Rahman Suresi&#8217;nde de, &#8220;Üzerinde bulunan herşey yok olacaktır&#8221; denilirken, ayetin ne öncesinde ne de sonrasında zikri geçmemesine rağmen, yeryüzünün kastolunduğu bellidir. &#8220;Biz onları yeniden inşaa ettik.&#8221; (Vakıa: 35) ayetinde, cennetteki kadınlardan bahsetmesine rağmen, onların ismi zikredilmemiştir. Bununla beraber, yukarıdaki ayetten de Cibril&#8217;in kendi kuluna vahyettiği anlamı çıkarılamaz. Dolayısıyla buradan, Cibril&#8217;in Allah&#8217;ın kuluna vahyettiği ya da Allah&#8217;ın Cibril vasıtasıyla kuluna vahyettiği anlaşılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>10-</strong>Yani, Rasûlullah (s.a) O&#8217;nu gündüzün aydınlığında gördüğü için, bunun bir cin, şeytan, hayal ya da rüya olduğu şeklinde bir şüpheye kapılmamıştır. Net bir şekilde gördüğünden dolayı da O&#8217;nun Allah&#8217;dan vahiy getiren Cibril olduğu konusunda bir tereddüt duymamıştır.</p>
<p>Burada insan Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) bu kadar istisnai bir vakıayı müşahede etmiş olmasına rağmen, gördüğü şeyin, hayal, cin veya şeytan olabileceği şeklinde neden bir şüpheye düşmediğini düşünebilir ve dolayısıyla bunun nedenini sorabilir. Bize göre bu sorunun beş şıkka dayanan bir cevabı vardır:</p>
<p><strong>1-a)</strong> Rasûlullah (s.a) bu vakıayı gündüzün aydınlığında görmüştür. Yani, uyku esnasında bir rüya olarak veya yarı uykulu iken ya da derin düşüncelere daldığında değil, tıpkı insanın gündüzün aydınlığında etrafındakileri net bir şekilde gördüğü gibi görmüştür. İnsan bu şekilde her gördüğü şeyden (dağlar, nehirler, evler vs.) şüphe etmiyorsa, Hz. Peygamber (s.a) de apaçık bir hakikat olarak gördüğü bu manzaradan şüphe etmemiştir. Bunu dış (âfâkî) bir neden olarak öne sürebiliriz.</p>
<p><strong>1-b)</strong> İçsel (enfusî) diye niteleyebileceğimiz diğer bir neden, içinde bulunduğu haleti ruhiye dolayısıyla, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) yanlış bir şey görmediğine inanmasıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) Cibril&#8217;i ruhen uyanık ve musait bir vaziyette görmüştür. Daha önceden zihninde bu tür hayaller kurmadığı için, gördüğü manzarayı hayal olarak nitelememiştir. Aksine O, şuuru yerinde iken O&#8217;nu görmüştür.</p>
<p><strong>1-c)</strong> Ayrıca karşısındaki varlık, o kadar harikulede bir güzelliğe sahipti ki, Hz. Peygamber (s.a) böyle bir güzelliği tasavvur dahi etmemişti. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a) gördüğü varlığın kendisinin hayallerinin bir ürünü olduğunu veya bu özelliklere sahip bir cinle karşılaştığını düşünmemiştir. İbn Mes&#8217;ud&#8217;un Rasûlullah&#8217;dan (s.a) rivayet ettiği bir hadise göre O, &#8220;Ben Cibril&#8217;i 600 kanatlı olarak gördüm&#8221; demiştir. (Müsned-i Ahmed). İbn Mes&#8217;ud&#8217;un izahına göre, Cibril&#8217;in bir kanadı bile o kadar büyüktü ki, adeta ufku kaplamıştı. Allah bunu &#8220;Şedid-ül Guva&#8217; ve &#8216;Zu mirre&#8221; sıfatlarıyla ifade etmiştir.</p>
<p><strong>1-d)</strong> Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) vahyi aktarmak için görevli varlık, itimat telkin eden ve emin bir şahsiyete sahipti. Rasûlullah&#8217;a (s.a) kainatla ilgili öğrendiği ilmi anında aktarıyordu. Aktarılan bu bilgi, onun zan ve hayal sınırlarını aşmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) önceden edindiği böyle bir bilgi yoktu. Dolayısıyla O, zihninde kendisine bu bilgiyi aktaran varlığın, cin veya şeytan olabileceği ihtimalini düşünmemiş, hatta bu tür bir tereddüde kapılmamıştır. Zira şeytan, şirke rağmen Tevhid, cahiliyyeye rağmen yüksek ahlâk ve fazilet, zulüm ve haksızlığa rağmen ise Allah&#8217;ın birliği hakkında bilgi aktarmaz.</p>
<p><strong>1-e)</strong> En önemli neden; Allah&#8217;ın Peygamberlik görevi gibi yüce bir makama seçtiği kimsenin kalp ve zihnini şek ve şüphelerden arındırmasıdır. Artık o kimse, Allah&#8217;ın tevfikiyle her gördüğü ve duyduğu hakikatı &#8220;şerh-i sadr&#8221; ve &#8220;itminan-ı kalb&#8221; ile tasdik eder. Kendisine vahiy ilham ve diğer yollarla gelen bilgiler hakkında kuşkuya düşmez. Çünkü Allah tarafından gönderilen mesaja, şeytanın müdahale edemeyeceğini çok iyi bilir. Allah&#8217;dan başkasının kelamı karışmış olsa bile, yine de geri çevirebilecek bir şuur ve hissiyat, tüm peygamberlere Allah tarafından verilmiştir. Faraza böyle bir şey olsa hemen fark ederler. Tıpkı balığın yüzmesinden, kuşun uçmasından ve insanın kendi varlığından şüpheye düşmediği gibi, bir peygamber de &#8220;Ben Allah&#8217;ın elçisi miyim?&#8221; şeklinde herhangi bir şüpheye düşmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>11-</strong>Bu, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) kendisini asıl suretiyle gördüğü Cibril ile yaptığı ikinci görüşmeye işaret etmektedir. Bu görüşmenin vuku bulduğu yerin adı olarak, &#8220;Sidretu&#8217;l-Münteha&#8221; ifadesi kullanılmış ve yanında da &#8220;Cennet&#8217;ul- Me&#8217;va&#8221; olduğu bildirilmiştir.</p>
<p>&#8220;Sidretu&#8217;l-Münteha&#8221;, bir sıra ağacın en sonundaki ağaca atfen kullanılır. Nitekim Allame Alusi, Ruhu&#8217;l-Meani adlı eserinde bu hususu şöyle açıklar: &#8220;Tüm ilimler orada son bulur ve ötede bulunan herşeyi Allah bilir.&#8221; İbn Cerir de aynı açıklamayı hemen hemen kabul eder. İbn Esir ise, &#8220;En Nihaye fi Garibi&#8217;l-Hadis&#8221; adlı eserinde şöyle bir açıklama yapar: &#8220;Bu hususu anlamak, yani maddi dünyanın son sınırındaki &#8220;Sidre&#8221;nin keyfiyetini bilebilmek çok güçtür.&#8221; Mahiyeti ne olursa olsun Allah Teâlâ, insanların lisanındaki &#8220;Sidre&#8221; kelimesini seçip kullanmıştır.&#8221; Cennetu&#8217;l-Me&#8217;va&#8217; ise lugatte, barınılacak, oturulacak yer anlamına gelir. Hasan Basri&#8217;ye göre bu Cennet, mü&#8217;minlerin gireceği cennettir. O, bu ayetten yola çıkarak cennetin gökte olacağını söyler. Katede ise bu cenneti şehid ruhlarının gideceği cennet olarak kabul eder. Yani Ahirette verileceği vaad edilen cennet değildir. Nitekim İbn Abbas da aynı kanaattedir. O ayrıca şöyle der: &#8220;Ahirette va&#8217;d edilen cennet gökte değil, bu dünyada olacaktır.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>12-</strong>Yani, O&#8217;nun keyfiyetini ve niceliğini aktarmak mümkün değildir. İnsanın tasavvur edemeyeceği boyutlarda olduğu gibi izah etmekte mümkün değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>17-</strong> Göz kayıp-şaşmadı ve (sınırı) taşmadı.13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>18-</strong> Andolsun, o, Rabbinin en büyük ayetlerinden olanını gördü.14</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>AÇIKLAMA</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>13-</strong>Yani, Hz. Peygamber (s.a) o kadar çok tahammül sahibi idi ki, orada tecelli eden olaylar, onun gözlerini kamaştırmadı, kendisini rahatsız etmedi ve sakin bir şekilde müşahede etmeye devam etti. Diğer yandan gayet teveccüh, kemal-i zabt ile dikkatini, çevresiyle hiç ilgilenmeden meleklerin çağırdığı maksat üzerinde toplamıştı. Bu meseleyi şöyle bir örnekle açıklamak mümkün: Büyük ve kuvvetli bir hükümdar tarafından, huzura çağrılan bir kimsenin, hükümdarın sarayında ömrü boyunca görmediği müthiş bir debdebe ve ihtişam ile karşılaştığını düşünelim.</p>
<p>Şayet bu kimse yüksek meziyetlere sahip değilse, şaşkınlık ve hayret içinde kalarak, sürekli sağa sola bakacaktır. Fakat yüksek meziyetleri olan ve edep sahibi bir şahıs, ne bir şaşkınlık içine düşer ne de orada gördüğü harikulede manzaradan etkilenir. Aksine vakar içinde, huzura niçin çağrılmışsa, dikkatini ona verir. İşte Rasûlullah&#8217;ın (s.a) aynı şekilde hasletleri bu ayette beyan edilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>14-</strong>Ayetten açıkça anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber (s.a) Allah&#8217;ı değil, O&#8217;nun büyük ayetlerini görmüştür. Siyak ve sibakdan bu olayın ikinci görüşmede vuku bulduğu anlaşılmaktadır. İlk kez onu Ufuku&#8217;l-Ala da görmüştü ve bu, Allah değildi. İkincisinde ise &#8220;Sidretu&#8217;l-Münteha&#8221;da görmüştü o da Allah değildi. Rasûlullah (s.a)her ikisinde de Cibril&#8217;i görmüşdü. Eğer Hz. Peygamber (s.a) Allah&#8217;ı görmüş olsaydı muhakkak bu kadar büyük bir hadiseyi açıkça anlatmış olması gerekirdi. Kur&#8217;an&#8217;da Hz. Musa, Allah&#8217;ı görmeyi arzu ettiğinde Allah Teâlâ kendisine, &#8220;sen beni göremezsin&#8221; demiştir. Yani Hz. Musa&#8217;ya böyle bir şeref verilmemiştir. Şayet bu şeref, Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) verilmiş olsaydı, Allah onu açıkça beyan ederdi. Ayrıca Kur&#8217;an&#8217;da, miras hadisesiyle ilgili olarak aynı ifade kullanılmıştır: &#8220;O&#8217;na (Peygambere) ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye&#8230;&#8221; (İsra: 1) Söz konusu ayette ise, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Sidret&#8217;ul-Münteha&#8217;da, Allah&#8217;ın büyük ayetlerini gördüğünden bahsedilerek aynı ifadeler kullanılmıştır.</p>
<p>Aslında Kur&#8217;an&#8217;ın bu ayetlerinden, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Allah&#8217;ı değil, O&#8217;nun ayetlerini gördüğü açıkça ortadadır. Fakat bu ihtilaf, bir takım hadisler yüzünden meydana gelmiştir. Bunun için de, biz, çeşitli sahabelerden bu konuyla ilgili rivayet edilen hadisleri aşağıda nakletmeyi istedik:</p>
<p><strong>1-a)</strong> Hz. Aişe (r.a)&#8217;dan gelen rivayetler.</p>
<p>Hz. Mesruk şöyle beyan etmiştir: &#8220;Bir defasında ben Hz. Aişe&#8217;ye, &#8220;Ya validemiz! Hz. Peygamber (s.a) Allah&#8217;ı gördü mü?&#8221; diye sorunca, o: &#8220;Senin bu sorun tüylerimi ürpertti&#8221; diye cevap verdi. &#8220;Şu üç şeyi iddia edenin yalan söylemiş olduğunu nasıl unutursunuz!&#8221; İlk olarak Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Allah&#8217;ı görmediğini söyleyip, şu ayetleri okumuştur. &#8220;Gözler onu görmez&#8221;, &#8220;Allah bir insanla konuşmaz, ancak vahiyle yahut perde arkasından veya bir elçisini gönderip dilediğini vahyeder.&#8221; Daha sonra da şöyle dedi: &#8220;Rasûlullah (s.a) Cibril&#8217;i iki kez asıl suretinde gördü.&#8221; (Buhari, Kitabu&#8217;l-tefsir.)</p>
<p>Aynı hadisi, Buhari, &#8220;Kitabu&#8217;t-Tevhid&#8221; ve &#8220;Kitab&#8217;u Bidau&#8217;l-Halk&#8221; bablarında yine Hz. Mesruk kanalıyla şöyle nakletmiştir: Hz. Aişe&#8217;nin bu cevabı üzerine kendisine &#8220;Sonra yaklaştı, sarktı&#8221; ayetinin anlamını sordum. Bunun üzerine o, &#8220;Bununla Cibril kastedilmektedir. O her zaman Rasûlullah&#8217;a (s.a) insan şeklinde geliyordu, ama bu sefer asıl suretinde gelmiş ve tüm ufku kaplamıştır&#8221; dedi.</p>
<p>İmam Müslim &#8220;Kitabul-İman Sidretu&#8217;l-Münteha&#8217;nın zikri&#8221; babında Hz. Aişe ile Hz. Mesruk arasındaki konuşmayı şu şekilde nakletmiştir. Ancak bu rivayette dikkat edilecek nokta, &#8220;Kim Allah&#8217;ı gördüğünü iddia ederse, o Allah&#8217;a iftira etmiştir.&#8221; şeklindeki ifadedir. Nitekim Hz. Mesruk şöyle anlatıyor: &#8220;Ben arkama yaslanıyordum, aniden dik oturdum ve &#8220;Ey mü&#8221;minlerin annesi! acele etmeyin. Allah, &#8220;Onu yüksek ufukta iken gördü&#8221; ve &#8220;Andolsun onu bir kez daha inerken gördü&#8221; diye buyurmamış mıdır? dedim. Hz. Aişe şöyle cevap verdi: &#8220;Ümmetin içinde Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) bu konuda ilk soruyu ben yönelttim. O da &#8220;Bununla Cibril kastolunuyor. Ben onu iki kez Allah&#8217;ın yarattığı asıl suretinde gördüm. İkisinde de gökten iniyordu. Öyle ki, görüntüsü tüm ufku kaplamıştı&#8221; diye cevap verdi bana.</p>
<p>İbn Merduye yine Hz. Mesruk kanalıyla, ilgili rivayeti şu şekilde nakletmiştir. &#8220;Hz. Aişe, herkesden önce Hz. Peygamber&#8217;e (s.a.) &#8220;Rabbini gördün mü?&#8221; diye ben sordum. O da, &#8220;Hayır, Ben Cibril&#8217;i gökten inerken gördüm&#8221; diye cevap verdi demiştir.&#8221;</p>
<p><strong>1-b)</strong> Abdullah b. Mes&#8217;ud&#8217;dan (r.a) gelen rivayetler:</p>
<p>Zir bin Humeyş&#8217;in, İbn Mes&#8217;ud&#8217;dan rivayet ettiğine göre, O &#8220;fe kâne kabe kavseyni ev edna&#8221; ayetini şöyle tefsir etmiştir: &#8220;Rasûlullah (s.a) Cibril&#8217;i 600 kanatlı olarak görmüştür&#8221; (Buhari, Kitabu&#8217;t-Tefsir, Müslim, Kitabu&#8217;l-İman, Tirmizi, et-Tefsir).</p>
<p>İmam Müslim&#8217;in naklettiği başka bir rivayete göre, İbn Mes&#8217;ud &#8220;O&#8217;nun gördüğünü kalbi yalanlamadı&#8221; ayetini de aynı şekilde tefsir etmiştir.</p>
<p>Müsned-i Ahmed&#8217;te İbn Mes&#8217;ud&#8217;un bu tefsiri Zir b. Hubeyş&#8217;in dışında ayrıca Abdurrahman b. Yezid ve Ebu Vayl tarafından da rivayet edilmiştir. Ayrıca yine Zir bin Hubeyş&#8217;den nakledilen iki rivayet daha vardır. Hubeyş İbn Mes&#8217;ud&#8217;dan şöyle rivayet eder: &#8220;İbn Mes&#8217;ud, O&#8217;nu Sidret&#8217;ul-Münteha&#8217;nın yanında gördü. &#8221; ayetini tefsir ederken Rasullah. &#8220;Ben Cibril&#8217;i Sıdretu&#8217;l-Münteha&#8217;da 600 kanatlı olarak gördüm&#8221; dedi, demiştir&#8221; İmam Ahmed, aynı konudaki başka bir rivayeti, Şakik b. Seleme kanalıyla nakletmiştir. Bu rivayete göre İbn Mes&#8217;ud, &#8220;Rasûlullah, Cibril&#8217;i Sidretu&#8217;l-Münteha&#8217;da asıl suretinde gördü.&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>1-c)</strong> Ata b. Ebi Rebiha, &#8220;Andolsun onu birkez daha inerken gördü.&#8221; ayeti hakkında Ebu Hureyre&#8217;ye sorduğunda O, &#8220;Hz. Peygamber (s.a) Cibril&#8217;i görmüştü&#8221; diye cevap verdi (Müslim, Kitabu&#8217;l-İman)</p>
<p><strong>1-d)</strong> İmam Müslim, Ebu Zer&#8217;den, Abdullah b. Şakik kanalıyla gelen iki rivayeti, Kitabu&#8217;l-İman&#8217;da şu şekilde nakletmiştir: 1) Ebu Zer, Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) &#8220;Ya Rasûlullah, Rabbini gördün mü?&#8221; diye sormuş, O da &#8220;Ben O&#8217;nun nurunu gördüm&#8221; diye cevap vermiştir 2) &#8220;Ben sadece nur gördüm&#8221; demiştir. Bu hususu İbn Kayyım, Zadu&#8217;l-Mead&#8217;da şöyle izah eder. &#8220;Birinci ifadenin anlamı &#8220;, Ben Allah&#8217;ı değil, O&#8217;nun nurunu gördüm şeklindedir.&#8221;</p>
<p>Nesei ve İbn Ebi Hatim, Ebu Zer&#8217;in sözünü, &#8220;Rasûlullah (s.a) Rabbini gözleriyle değil, kalbiyle gördü&#8221; şeklinde nakletmişlerdir.</p>
<p><strong>1-e)</strong> İmam Müslim, Kitabu&#8217;l-İman&#8217;da, Ebu Musa el-Eşari&#8217;den bir rivayeti şu şekilde nakletmiştir: &#8220;Mahlukun gözleri Allah&#8217;a kadar ulaşamaz.&#8221;</p>
<p><strong>1-f)</strong> Hz. Abdullah İbn Abbas&#8217;dan gelen rivayetler:</p>
<p>İmam&#8217;ı Müslim&#8217;in İbn Abbas&#8217;dan naklettiği bir rivayete göre, &#8220;Rasûlullah (s.a) Rabbini iki defa kalbiyle görmüştür.&#8221; (Aynı rivayet Müsned-i Ahmed&#8217;de de kayıtlıdır.)</p>
<p>İbn Merduye, Ata bin Ebi Rebiha kanalıyla İbn Abbas&#8217;ın şu sözünü nakletmiştir. &#8220;Rasûlullah (s.a) Rabbini gözleriyle değil, kalbiyle görmüştür.&#8221;</p>
<p>Nesei, İkrime kanalıyla İbn Abbas&#8217;ın şu sözünü nakleder: &#8220;Niçin hayret ediyorsunuz? Allah, Hz. İbrahim&#8217;i dost edindi, Hz. Musa ile konuştu ve Hz. Muhammed&#8217;e kendini gösterdi.&#8221; (Hakim de aynı sözü nakleder ve sahih olarak kabullenir.)</p>
<p>Tirmizi, Şa&#8217;bi kanalıyla İbn Abbas&#8217;ın bir mecliste şöyle söylediğini nakleder: &#8220;Allah, Ruyeti ve Kelamı Hz. Musa ile Hz. Muhammed (s.a) arasında taksim etmiştir. Hz. Musa iki kez Allah ile konuşmuş ve Hz. Muhammed de (s.a) iki kez Allah&#8217;ı görmüştür. Bu konuşmayı işittikten sonra Hz. Mesruk, Hz. Aişe&#8217;nin yanına giderek O&#8217;na, &#8220;Rasûlullah (s.a) Allah&#8217;ı gördü mü?&#8221; diye sormuştur. Hz. Aişe, &#8220;senin bu sorun tüylerimi ürpetti&#8221; dedikten sonra, aralarında yukarıda zikrettiğimiz konuşma geçmiştir.</p>
<p>Tirmizi, İbn Abbas&#8217;dan rivayet edilen üç görüşü şu şekilde nakleder.</p>
<p><strong>1)</strong> Rasûlullah (s.a) Allah&#8217;ı görmüştür.</p>
<p><strong>2)</strong> Allah&#8217;ı iki kez görmüştür.</p>
<p><strong>3)</strong> Allah&#8217;ı kalbiyle görmüştür.</p>
<p>Müsned-i Ahmed&#8217;de İbn Abbas&#8217;dan bir-iki rivayet daha nakledilir. O, Rasûlullah&#8217;ın (s.a) &#8220;Ben Allah&#8217;ı gördüm&#8221; dediğini söyler. Diğer rivayette ise şöyle demiştir: &#8220;Rasûlullah (s.a) &#8220;Bu gece Rabbim bana en güzel şekilde geldi&#8221; diye buyurduğunda, ben, Rasûlullah&#8217;ın (s.a) Allah&#8217;ı rüyasında gördüğünü anladım.&#8221;</p>
<p>Taberani ve İbn Merduye, İbn Abbas&#8217;tan başka bir rivayeti şu şekilde nakletmişlerdir: &#8220;Rasûlullah (s.a) Rabbini iki kez gördü. Birinde gözleriyle, diğerinde ise kalbiyle&#8221;</p>
<p><strong>1-g)</strong> Muhammed b. Kaab el-Kurzî&#8217;nin nakline göre, bazı sahabiler Hz. Peygamber&#8217;e (s.a); &#8220;Ya Rasûlallah! Sen Allah&#8217;ı gördün mü?&#8221; diye sormuş ve o da &#8220;Ben O&#8217;nu iki kez gördüm&#8221; demiştir. (İbn Ebi Hatım) İbn Cerir ise aynı sözü şu şekilde nakleder: &#8220;Ben O&#8217;nu gözlerimle değil kalbimle gördüm.&#8221;</p>
<p><strong>1-h)</strong> Şerik bin Malik kanalıyla Hz. Enes b. Malik&#8217;den miraç hakkında şöyle bir rivayet bulunmuştur. &#8220;Rasûlullah (s.a) Sidretu&#8217;l-Münteha&#8217;ya ulaştığında, Allah O&#8217;na yaklaştı ve üstüne sarktı, hatta o kadar yakınlaştı ki aralarında iki yay veya ondan daha az bir mesafe kaldı. Ondan sonra emirlerden bir emirle 50 vakit namazı farz kıldı. Bu hadise, İmam Hattabi, Hafız b. Hacer, İbn Hazm ve el-Cami Beyne&#8217;l-Sahiheyn sahibi hafız Abdulhak, senet ve metin yönünden itiraz etmişlerdir. Onların itiraz ettikleri en önemli nokta, sözkonusu hadisin metninin Kur&#8217;an&#8217;ın açık ifadelerine ters düşmüş olmasıdır. Çünkü Kur&#8217;an her iki Ruyeti de zikreder ve ikisinin de, biri Ufuku&#8217;l Ala&#8217;da, diğeri Sidretu&#8217;l-Münteha&#8217;da olmak üzere ayrı zaman ve mekanlarda vuku bulduğunu söyler. Fakat yukarıdaki hadislerde her iki Ruyeti birbirine kavuşmuştur. Dolayısıyla bu hadisi kabul etmek mümkün değildir.</p>
<p>Son tahlilde yukarıda zikrettiğimiz rivayetlerin sıhhatli olanlarının İbn Mes&#8217;ud ve Hz. Aişe&#8217;den gelenler olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu iki kişi de, Rasûlullah&#8217;ın (s.a) Allah&#8217;ı değil, Cibril&#8217;i gördüğünü ittifak ile söylemişlerdir. Ayrıca bu rivayetler, Kur&#8217;an&#8217;ın ifadeleriyle de mutabakat arzetmektedir. Ayrıca Ebu Zer&#8217;den ve Ebu Musa el-Eşari&#8217;den nakledilen hadisler bu hususu teyid ediyorlar. Bunların aksine İbn Abbas&#8217;dan gelen rivayetler karma karışıktır ve çelişkilerle doludur. Nitekim bu rivayetlerin hiçbiri Hz. Peygamber&#8217;e (s.a) kadar ulaşmaz. Bu konudaki istisnalar içerisinde de, Kur&#8217;an&#8217;da zikredilen, &#8220;Ru&#8217;yet&#8221; hakkında bir açıklama yoktur. Ancak bir rivayette açıklama bulunuyor, onda da &#8220;Benim anladığıma göre Rasûlullah (s.a) Allah&#8217;ı rüyada görmüş&#8221; denilmektedir. Dolayısıyla bu rivayetlerin İbn Abbas&#8217;a ait olduğu şeklindeki iddialar güven verici değildir. Muhammed bin Ka&#8217;b el-Kurzi&#8217;nin naklettiği rivayete gelince, hangi sahabilerin soru yönelttikleri zikredilmemiştir. Yine o, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) Allah&#8217;ı gördüğü şeklindeki iddiayı reddeden başka bir rivayeti nakletmiştir.</p>
<p>***</p>
<p>(1) http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html</p>
<p>(2) https://www.youtube.com/watch?v=5KcoZ4Y7Wl4&amp;amp;amp;amp;amp;t=14&amp;amp;amp;amp;amp;t=28m33s</p>
<p>(3) http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/mirac-hadisesine-kuranda-yer-veriliyor-mu-bu-isin-asli-nedir.html</p>
<p>(4) http://www.istekuran.com/index.php?page=necm</p>
<p>(5) https://www.youtube.com/watch?v=rhe7ZByTSgo&amp;amp;t=41m30s</p>
<p>(6) http://www.mustafaislamoglu.com/yazar_487_8_mirac-ilerleme-mitine-karsi-yucelme-hakikati-.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/">Necm Suresi, İsra, Mirac ve Mealcilerin Çelişkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/necm-suresi-isra-mirac-ve-mealcilerin-celiskileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Feb 2016 20:12:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Caner Taslaman]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Hocaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran Müslümanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Meal]]></category>
		<category><![CDATA[Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı...]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10216</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâmı yeni tanıyan biri İslamoğlu, Bayındır, Okuyan, Dorman, Taslaman veya Yaşar Nuri gibi birine rastlarsa ne olur&#8230;? &#8211; Merhaba, ben İslâm ile yeni tanışacağım! &#8211; Ehlen Vesehlen, merhaba kardeşim, ne iyi etmişsin, tam yerine geldin (!). &#8211; Hristiyan ve Musevilerde olduğu gibi İslamda da aynı Tanrı var sanırım bir de Muhammed var, bir de Kur’ân [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/">Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/kuran-tesbih-ve-ay-2/" rel="attachment wp-att-10218"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10218" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay.jpg" alt="Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı..." width="600" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></p>
<p>İslâmı yeni tanıyan biri İslamoğlu, Bayındır, Okuyan, Dorman, Taslaman veya Yaşar Nuri gibi birine rastlarsa ne olur&#8230;?</p>
<p>&#8211; Merhaba, ben İslâm ile yeni tanışacağım!</p>
<p>&#8211; Ehlen Vesehlen, merhaba kardeşim, ne iyi etmişsin, tam yerine geldin (!).</p>
<p>&#8211; Hristiyan ve Musevilerde olduğu gibi İslamda da aynı Tanrı var sanırım bir de Muhammed var, bir de Kur’ân mı? Ne yapmam gerekiyor İslâma girmek için?</p>
<p>&#8211; Hah evet, çok güzel araştırmışsın, ben de eksik kalanları düzeltip tamamlarım sana, mesela Tanrı değil Allah ve İslâma girmek için şehadet getirmelisin!</p>
<p>&#8211; Peki şehadet nedir, ne demektir?</p>
<p>&#8211; Eşhedu Enla İlâhe illallah Ve Eşhedu enne Muhammeden Rasulullah, diyoruz, yani Allah&#8217;tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Onun Rasulu olduğuna şahitlik ederim demek.</p>
<p>&#8211; Peki, ama önce aklımdaki soruların cevabını bulup tatmin olmak istiyorum, olur mu?</p>
<p>&#8211; Elbette kardeşim, tabi ki bak çok önemli bir hususu dile getirdin (!) AKIL, aklına hakaret etmeden, uydurulmuş şeylerden uzak, indirilmiş dini anlatayım sana&#8230;</p>
<p>&#8211; Uydurulmuş mu, Baba Oğul gibi mi?</p>
<p>&#8211; Öyle sayılır, bazı insanlar şeyh evliya keramet mucize gibi şeylerin peşine düşmüşler ve TEK SAĞLAM KAYNAK olan KUR’AN&#8217;dan kopmuşlar. Biz de &#8220;Kurân müslümanlığı&#8221; diye ümmeti kurtarıyoruz&#8230;</p>
<p>&#8211; Kurân, İslâmın kitabı değil mi?</p>
<p>&#8211; Evet.</p>
<p>&#8211; Mucize her dinde vardı, yaratıcı kendi varlığını bizi aciz bırakan hallerle göstermiyor mu?</p>
<p>&#8211; Yok kardeşim, bunlar hep işte o Güya(!) keramet sahibi evliya veya şeyh&#8217;ler vasıtasıyla uydurulmuş şeyler(!) Tek Mucize Kurândır.</p>
<p>&#8211; Ben Kur’ânı okudum ancak, kendisi bizzat mucize haklısınız, diğer yandan içinde türlü mucizelerden bahsediyor, sadece Muhammedin değil diğer peygamberlerin de mucizelerinden bahsediyor, Süleyman ve sarayı, İbrahim ve ateşi, ve daha niceleri. Hem evliya ifadesi uydurulmuş dediniz, Kuranda geçiyor.</p>
<p>&#8211; A ah okudun mu? Ben sana izah ederim hepsini (!) o evliya anlatıldığı gibi değil, hem keramet ya da mucize diye birşey yok, tercüme edenler el etek öptürmek için, aklımızı kullanmayalım diye böyle yazmışlar&#8230;! Herkes okusa anlar, makamlar uydurmuşlar, AKLA HAKARET EDİYORLAR&#8230;</p>
<p>&#8211; Kafamdakiler çok netti, şimdi siz böyle deyince kafam çok karıştı, TEK SAĞLAM KAYNAK dediğiniz bu kitapta herşey açık.</p>
<p>&#8211; Evet işte ben de bunu diyorum, TEK REFERANS bu.</p>
<p>&#8211; Peki size bir kaç soru sorayım madem, bu Kurân&#8217;ı diğer Kitaplar gibi bozulmamasının delili nedir? 1400 yıldan beri kimler getirip taşımış?</p>
<p>&#8211; Kendi içinde yazıyor zaten, bu kitabın bir harfi bile bozulmaz, hem Allah’ın korumasındaki bu ayetlerin taşınmaya ihtiyacı yok ki, bizzat O&#8217;nun korumasında&#8230;</p>
<p>&#8211; Şimdi ben size bir kitap versem içine de yazsam; bu kitap bozulmamıştır, korunmaktadır diye (!) Akıldan bahsettiniz ya ondan soruyorum! Kitabın dışından bir delil yok mudur? Hem bu kitap havadan kendi kendine mi indi, 1400 yıl geriden buraya ışınlandı mı? Yoksa siz mi zamanda yolculuk yapıp oradan gidip aldınız? AKLA HAKARET olmasın diye tekrar sorayım dedim. Bir de bu peygamberin (S. A. V) hadisleri yani sünnet varmış, hani Kuranda diyor, &#8220;Rasûlüme uyun ki Ben de sizi seveyim&#8221; ya, &#8220;Alemlere Rahmet&#8221; olana nasıl uyacağız?</p>
<p>&#8211; Yahu hiç şüphe edilmez Kurandan, elbette insanlar taşımış getirmişler, ancak bu kitap Allah’ın korumasında olduğu için dokunamamışlar, ancak hadisler uydurup kendilerine makam vermişler. Peygamberimiz Kuran&#8217;ın dışında hareket etmemiş ve konuşmamış, &#8220;o hevâsından konuşmaz&#8221; ayetle sabit, o yaşayan Kurân’dır. Kurandan başkasına ihtiyaç yoktur. Kafanı karıştırma hiç, aradığın her şeyi Kuranda bulursun&#8230;</p>
<p>&#8211; Bu Allah, kitap olan Kuranı koruyabiliyor da yaşayan Kurân olan ve uyun dediği âlemlere rahmet olanı koruyamamış yani! Bu insanlar hem Kuranı saf ve duru ve bozmadan sadakatle taşımış, hem hadis uydurarak fitne mi çıkarmışlar yani? AKILDAN BAHSETMESENİZ HİÇ SORMAZDIM bunları&#8230;</p>
<p>&#8211; Kafan çok karışmış senin, Allah ile aramıza perde koymamalıyız, din ile ilgili, hayat ile ilgili her şey bu kitapta&#8230;</p>
<p>&#8211; Sizinle konuşana kadar çok netti aslında! Şehadet dediniz, ikinci cümlesini katlettiniz&#8230; Peki, namaz kılıyorsunuz mesela, Kurânda baktım nasıl kılınacağını tarif etmiyor, siz neye göre kılıyorsunuz?</p>
<p>&#8211; Kurânda olmaz olur mu, sabaha doğru, akşam, gecenin bir vakti, Güneş tepedeyken vs. ayetlerle 5 vakit yazılı, usulca tesbih edin diye de yazıyor tarif ediyor üstelik.</p>
<p>&#8211; Hayır, kraat, rüku, secde, kaç rekat olduğu, nasıl duracağını, hangi duaları ya da âyetleri okuyacağını yazmamış. Oysa camilerinizde 14 asırdır uygulanan bir şekli var, bunun delilini soruyorum!? Madem sadece Kurân diyorsunuz, Kurân müslümanlığı diyorsunuz, aklınıza hakaret ettirmeyin diyorsunuz, ben de delili nerede diye soruyorum? Banyoda ya da amuda kalkarak mı kılmalıyım namazı, sırt üstü ya da yüzüstü yatarak mı?</p>
<p>&#8211; Edeplice yaklaşın diyor Kurân, nasıl kılındığı Hz. Adem&#8217;den İbrahim&#8217;den beri hep bilinir. Biz de onlara uyuyoruz. Kaç rekat ve şekli sana kalmış, uydurulmuş şeylerden uzak durun yeter, kabul edecek olan ise Allah&#8217;tır.</p>
<p>&#8211; Bakın ben bir denizciyim, Kurânda binler mucize var, ancak hiç deniz görmemiş biri yani Muhammede (S. A. V) inen bu kitapta denizcilerin bile yeni öğrendiği şeyler yazılı, geleceğe yönelik haberleri vermesi bir yana, bizzat görülen mucizeler (miraç vs.) anlatılmış. Bugün nasa ayın ikiye ayrılıp birleştiği izleri bulmuş gizliyor. Dünyadaki tüm denizciler sizin bu Üsküdar&#8217;da bulunan Hüdai yolunu bilirler, korumalı bir alandır ve fırtınalar kopsa, orada rüzgar esmez, bir damla yağmur düşmez. Fizik kanunlarına aykırı şeyler keramet ise, kimsenin inkâr edemeyeceği yüzyıllardır süre gelen bir keramet değil mi bu? Aziz Mahmut Hüdai bir evliyadır o halde. Yaşayan Kurân&#8217;ı yaşamayıp, Kurândan sadece meali ile ne anlarsak onu mu yaşayacağız? Anlayamadığımız yerde uydurmak serbest mi? Mucizeye karşı çıkmanız acizliği kabul edemeyişiniz ve kibrinizden mi?</p>
<p>Benden önce siz şehadet getirin de, ikinci cümleyi sözde bırakmayıp hayata geçirin lütfen. Kendinizden başka herkesi makam iftirası ile yaftalarken, hepsinin üstünde bir âlim, bir hoca, bir müslüman olarak ilan ediyorsunuz. Akla hakaret diyor, ancak akla bizzat siz hakaret ediyorsunuz. Neden okuduğunuz okulda üniversitede hocanızı oturtup siz ders vermediniz? Böylesine sadık, ve sünnet ile yaşayan asil bir silsileye tavrınız, yücelere ulaşmaya çalışan cücelerinki gibi, havaya tükürüyorsunuz.</p>
<p>Dönüp geldiği adres belli. Hakk etmediğinizi de kimse söyleyemez herhâlde! Amman siz kimseye tebliğde bulunmayın! Ben sizi ve siz gibileri dünyaya ilan edeyim ki, başkalarının aklına da hakaret etmeyin, çarpık ve yamuk güdümlü ifadelerinizden korunsun &#8220;ümmeti davet&#8221;&#8230;</p>
<p>&#8211; Hep cahiller(!) beni buluyor, sen git zaten! Akıllı olan, aklını bana verip dikkatle dinleyecek olan, nasibi olan gelsin. Peh&#8230;!</p>
<p>&#8211; Allah ile aranıza kimseyi almayın derken, kendinizi araya sokup, 1400 yılı tarihten silip, yüzlerce hadis âlimi ve hafızlara türlü hakaretler ediyor uydurulmuş din diyorsunuz! Fizik kanunlarına karşı çıkıyor, Kurana havadan zembille inmiş muamelesi yaparak indirilmiş din diyorsunuz! Demek Sui ulema diye duyduğum hadis buymuş. Sizden önce Kuranı okuyup biraz soruşturmasam, ne uyduruk bir din bu(!) deyip dönerdim muhakkak. Allah sizden sadece ümmeti daveti değil, ümmeti icabet olan Müslümanları da korusun&#8230;</p>
<p>Psk Dr Hikmet Hocaoğlu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/">Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebubekir Sifil Hoca&#8217;dan Abdülaziz Bayındır&#8217;a&#8230; &#8220;Mâide Sûresi/117 ve Nüzûl-i İsa(a.s.) Üzerine&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jan 2016 13:16:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Mâide Sûresi/117 ve Nüzûl-i İsa(a.s.) Üzerine]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10176</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Uzun ama önemli bir makaledir, okuduğunuza değecektir inşaAllah.) İnternette tesadüf ettiğim bir videoda Abdülaziz Bayındır Nüzûl-i İsa(a.s.) meselesi hakkında konuşuyor. Sadece belli bir kesitinin verildiği anlaşılan konuşmasına Bayındır, &#8220;İsa aleyhisselam tekrar inecek diye bir inanç vardır biliyorsunuz&#8221; diye başlıyor ve şöyle devam ediyor: &#8220;(&#8230;) Ebubekir Sifil bir yazı yazmış, nüzul-i İsa diye. Bunu bir söyleşi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/">Ebubekir Sifil Hoca’dan Abdülaziz Bayındır’a… “Mâide Sûresi/117 ve Nüzûl-i İsa(a.s.) Üzerine”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-2/" rel="attachment wp-att-10178"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10178" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi.jpg" alt="https://www.facebook.com/ModernizmMealcilikTarihselcilik/posts/820215148104536:0" width="800" height="533" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></a></p>
<p>(Uzun ama önemli bir makaledir, okuduğunuza değecektir inşaAllah.)</p>
<p>İnternette tesadüf ettiğim bir videoda Abdülaziz Bayındır Nüzûl-i İsa(a.s.) meselesi hakkında konuşuyor. Sadece belli bir kesitinin verildiği anlaşılan konuşmasına Bayındır, &#8220;İsa aleyhisselam tekrar inecek diye bir inanç vardır biliyorsunuz&#8221; diye başlıyor ve şöyle devam ediyor:<br />
&#8220;(&#8230;) Ebubekir Sifil bir yazı yazmış, nüzul-i İsa diye. Bunu bir söyleşi şeklinde dergilerinde neşretmişler. Ali Rıza Demircan bunlara (üsluba bakın!!) diyor ki: &#8220;Siz neden Maide suresinin 117. ayetini yazmamışsınız?&#8221; Çünkü Maide suresinin 117. ayetini yazarsanız tüm sistem çöküyor. Çok ısrar ettiği halde hâlâ yazmış değiller&#8230;.&#8221;</p>
<p>Daha sonra &#8220;teveffî&#8221; kelimesini ela alıyor ve bu kelimenin manasını tayin için 11/Hûd suresinin ilk ayetine başvuruyor. Buradan hareketle Kur&#8217;an&#8217;da iki farklı manayı (uyku ve ölüm) anlatmak üzere geçen &#8220;teveffî/vefat&#8221; kelimesinin yine Kur&#8217;an tarafından açıklanmış olması gerektiğini, bu açıklamanın da Mâide suresinin 117. ayeti tarafından yapıldığını söylüyor.</p>
<p>Arkasından bu ayeti okuyarak meallendiriyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: &#8220;(&#8230;) Bak mahşer günü ne diyor İsa aleyhisselam: &#8220;Sen beni vefat ettirdiğin zaman&#8230;&#8221; O zaman buradaki (3/Âl-i İmrân, 55 ayetindeki) vefat kelimesi hangi anlama geliyormuş? Ölüm anlamına geliyormuş. Artık &#8220;uyku&#8221;ya (uyku anlamına gelmesine) bir ihtimal var mı? İsa aleyhisselamın vefattan sonra dünyaya gelmesine ihtimal var mı?&#8221;</p>
<p>Ve final: &#8220;Ama bu ayetleri yazdığınız zaman İsa aleyhisselam tekrar gelecek diyemiyorsunuz. Bunu demek için bunları yazmamanız gerekiyor; gizlemeniz gerekiyor. (&#8230;) Ali Rıza hoca ısrarla söylediği halde, internete de baktım, yazılmamış. Şimdi tekrar ayetimize dönüyorum&#8230;&#8221;</p>
<p>Bayındır burada, belli ki daha önce üzerinde durduğu 2/el-Bakara, 159. ayetine getiriyor. &#8220;İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap&#8217;ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder&#8221; mealindeki bu ayet, benim &#8220;nüzul-i İsa (a.s)&#8221; konusundaki tutumumla birleşince ortaya benim, Allah Teala&#8217;nın Kitap&#8217;ta açıkladığı delilleri/ayetleri gizleyen, dolayısıyla Allah Teala&#8217;nın ve lanet edicilerin lanetini hak etmiş bir kimse olduğum şeklinde bir netice çıkıyor!!</p>
<p>Elbette bu tüyler ürpertici iddiayı cevapsız bırakacak değilim. İnşaallah bir sonraki yazıda konuyu genişçe ele alacağım. Ama burada bir şey söylemem lazım: Bir tarafta bu Ümmetin -yazdıklarının ve söylediklerinden haberdar olabildiğimiz ve görüşlerine ulaşabildiğimiz- uleması, öbür tarafta Bayındır ve onunla aynı çizgide saf tutan şirzime. Bayındır, hitap ettiği kitlenin gözünün içine baka baka, &#8220;nüzul-i İsa (a.s)&#8221; meselesinde kendisi gibi düşünmeyen bütün bir ümmeti Allah&#8217;ın ayetlerini gizlemekle, dolayısıyla lanete uğramış olmakla itham ediyor! Gerçekten &#8220;ürperti verici&#8221; bir savruluş&#8230;</p>
<p>el-Mâide, 117. ayeti Hz. İsa (a.s)&#8217;ın göğe çekildiği ve kıyamete yakın yeryüzüne tekrar ineceği inancını (Abdülaziz Bayındır&#8217;ın tabiriyle &#8220;sistemini&#8221;) &#8220;çökertecek&#8221; bir muhtevaya sahip midir?</p>
<p>Bunu söyleyebilmek için bu ayette geçen &#8220;teveffî&#8221;nin &#8220;mevt&#8221; anlamına geldiğinin &#8220;kesin biçimde&#8221; ortaya konulması gerekir. Bayındır&#8217;ın kurgusu şöyle: Madem ki Allah Teâlâ’nın hitabı ve Hz. İsa (a.s)&#8217;ın cevabı bu ayete göre mahşer günü vuku bulacaktır. O halde Hz. İsa (a.s)&#8217;ın buradaki &#8220;felemmâ teveffeytenî: Sen beni vefat ettirdiğin zaman&#8221; ifadesi, &#8220;Sen beni öldürdüğün zaman&#8221; anlamına gelmektedir.</p>
<p>Hadise nedir? Alla Teâlâ Hz. İsa (a.s)&#8217;a, &#8220;İnsanlara beni ve annemi Allah&#8217;ın yanında iki ilah edinin diye sen mi söyledin?&#8221; diye sorduğunda Hz. İsa (a.s), &#8220;Sen bana neyi emir buyurduysan ben onlara ancak onu söyledim: &#8220;Rabbim ve Rabbiniz olan Allah&#8217;a kulluk edin&#8221; dedim. Ben içlerinde bulunduğum sürece onlara şahit olmuştum. Beni vefat ettirdiğin zaman üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun&#8221; diye cevap veriyor. Buradaki &#8220;Beni vefat ettirdiğin zaman&#8221; ifadesini niçin &#8220;Beni öldürdüğün zaman&#8221; diye anlamak zorundayız?</p>
<p>Bayındır&#8217;ın cevabı: Çünkü &#8220;vefat/teveffî&#8221; kelimesinin hangi anlamlara gelebileceği, Kur&#8217;an&#8217;da 39/ez-Zümer, 42. ayeti tarafından açıklanmış. Bunlar ya &#8220;ölüm&#8221; veya &#8220;uyku&#8221;dur. 5/el-Mâide, 117&#8217;de &#8220;uyku&#8221; kastedilmiş olamayacağına göre, Hz. İsa (a.s) &#8220;beni vefat ettirdiğin zaman&#8221; demekle, &#8220;beni öldürdüğün zaman&#8221; demiş olmalıdır.</p>
<p><strong>O halde soralım:</strong></p>
<p>1. &#8220;Vefat/teveffî&#8221; kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;da biri &#8220;ölüm&#8221; ve diğeri &#8220;uyku&#8221; anlamında olmak üzere münhasıran iki anlamda kullanıldığını söylemek ne kadar doğrudur? Kelimenin anlamlarını tayin çalışmasında niçin 39/ez-Zümer, 42. ayetiyle sınırlı hareket etmek zorundayız? Yahudilerin &#8220;İsa&#8217;yı öldürdük&#8221; tarzındaki iddiasına cevap sadedindeki, &#8220;Onu ne öldürdüler, ne de astılar. Bilakis Allah onu kendisine yükseltti&#8221; diyen ayetlerde[1] geçtiği şekliyle &#8220;ruhu ve bedeni birlikte almak/yükseltmek&#8221; anlamını, işin içine &#8220;yorum&#8221; katmadan nasıl devre dışı tutabiliriz? Demek ki Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;vefat/teveffî&#8221; kelimesi iki değil, üç anlamda geçiyor: Ölüm, uyku ve ruhla bedenin birlikte alınması.</p>
<p>2. Hal böyle olunca 5/el-Mâide, 117&#8217;de geçen &#8220;felemmâ teveffeytenî&#8221; ifadesinin, &#8220;Sen beni öldürdüğün zaman&#8221; anlamında değil, &#8220;Sen beni ruhumla bedenimle yeryüzünden aldığın zaman&#8221; anlamında olduğunun söylenmesi gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmaz mı?</p>
<p>3. Abdülaziz Bayındır, bir önceki yazıda aktardığım ifadelerinde 3/Âl-i İmrân, 55. ayetini okuyor, ama ayette geçen &#8220;ref’&#8221;, &#8220;tathîr&#8221; gibi kelimeler üzerinde hiç durmuyor. Başka herhangi bir peygamber hakkında varit olmadığı halde Allah Teala sadece Hz. İsa (a.s)&#8217;a hitaben &#8220;Seni vefat ettireceğim, kendi (nezdi)me yükselteceğim ve kâfirler(in hile ve sinsi emellerin)den temizleyeceğim&#8221; buyuruyor. Ayetin bu hususiyetleri ve Hz. İsa (a.s) ile ilgili diğer ayetler bir bütün olarak ele alındığında gerçekten de Hz. İsa (a.s)&#8217;ın durumunun diğer insanların ve hatta diğer peygamberlerin durumundan farklılık arz ettiği hemen dikkat çekiyor. Bayındır bu ayetin bu hususiyetleri ve ilgili diğer ayetler üzerinde niçin hiç durmuyor?</p>
<p>4. Diyelim ki Kur&#8217;an&#8217;ın herhangi bir ayetinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda ihtilafa düştük. Mü&#8217;min olma sorumluluğunu hakkıyla üzerinde taşıyan kişinin, meseleyi Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e götürmek gibi bir mükellefiyeti yok mudur? Abdülaziz Bayındır, Hz. İsa (a.s)&#8217;ın öldüğünü ve artık yeryüzüne gelmeyeceğini açık ve kesin bir dille ifade eden bir hadis ve/veya Sahabe&#8217;den ve Selef&#8217;ten bir tek kişi gösterebilir mi? Bu ümmet 1400 yıl boyunca meseleyi sürekli olarak Hristiyanlarla münakaşa mevzuu ettiği halde, onların &#8220;İsa ölmedi&#8221; iddiasına mukabil niçin &#8220;Hayır, o öldü&#8221; dememiştir? Selefiyle, sonra gelen nesilleriyle bütün bir ümmet Mâide, 117&#8217;yi gizleyerek &#8220;İsa gelecek&#8221; derken Allah&#8217;ın ve lanet edicilerin lanetine müstehak oldu da bir tek Bayındır mı kurtuldu? Bu &#8220;cinnet&#8221; ve &#8220;hızlân&#8221; değilse nedir?..</p>
<p>Demek ki ortada Mâide, 117&#8217;nin çökerttiği bir sistem falan yok, Abdülaziz Bayındır&#8217;ın kurgusu tamamen indî/sübjektif yorumu var!</p>
<p>***</p>
<p>Abdülaziz Bayındır nüzul-i İsa (a.s) meselesi üzerinde dururken önce 11/Hûd suresinin başında yer alan ayetlere dayanarak şu tarz bir kurgu yapıyor: Eğer bir Kur&#8217;an ayetinde birden fazla anlama gelen bir kelime yer almışsa, hangi anlamın kastedildiği, mutlaka bir başka ayette açıklanmıştır.</p>
<p>3/Âl-i İmrân suresinin 55. ayetinde geçen &#8220;teveffî&#8221;nin ya &#8220;ölüm&#8221; veya &#8220;uyku&#8221; anlamında olabileceğini, hangi anlamın kastedildiğininse 11/Hûd suresinin başındaki ayete göre yine Kur&#8217;an&#8217;da belirtilmiş olması gerektiğini söyleyen Bayındır, sözü 5/el-Mâide, 117. ayetine getiriyor ve bir kısmını bir önceki yazıda aktardığım çıkarsamaya gidiyor.</p>
<p>Bu &#8220;kurgu&#8221; birçok bakımdan problemli.</p>
<p>1. Bayındır 11/Hûd suresinin ilk ayetinde geçen &#8220;uhkimet&#8221; ve &#8220;fussılet&#8221; kelimelerinin anlamlarını daraltıcı bir yoruma tabi tutarak, adeta kısırlaştırarak indî kurgusuna uygun hale getiriyor. Yer darlığı sebebiyle bu kelimelerin hangi anlamlara gelebileceği konusuna burada giremiyorum. Tefsirlerden bakılarak tahkik edilebilir.</p>
<p>2. Kur&#8217;an&#8217;da geçen müşterek kelimelerin geçtikleri yerlerde anlamlarından hangisinin kastedildiğinin münhasıran Kur&#8217;an&#8217;da aranması gerektiği şeklindeki bu kurgunun hiçbir ilmî değeri ve tutarlılığı yoktur. Ben burada Abdülaziz Bayındır&#8217;ın işlediği cürmü işleyip kendisini, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittibaı emreden, O&#8217;nun emrine muhalefet etmekten sakındıran, ihtilaflı işlerde O&#8217;nun hakemliğine başvurup verdiği hükme tam anlamıyla teslim olmadıkça iman iddiasının geçersiz olduğunu ilan eden&#8230; ayetleri gizlemek[2] suretiyle Allah&#8217;ın ve lanet edicilerin lanetine uğramakla itham etmeyeceğim. Ama bu tutumunun kendisine &#8220;acemi hırsız&#8221; mahcubiyeti yaşatmaktan öte bir neticesi olmayacağını söylemeliyim.</p>
<p>Abdülaziz Bayındır&#8217;ın bu &#8220;kurgu&#8221;su, küçük bir denemeyle gayri ciddiliği ortaya çıkarılabilecek kadar nahif ve sanaldır: Mesela Bayındır bize boşanmış kadınların bekleyeceği iddetin süresi bağlamında 2/el-Bakara suresinin 228. ayetinde geçen &#8220;kurû’&#8221; kelimesinin yahut 80/Abese, 31. ayetinde geçen &#8220;ebben&#8221; kelimesinin ya da 108/el-Kevser suresinde geçen &#8220;kevser&#8221; kelimesinin hangi anlamlarda olduğunu (örnekler çoğaltılabilir) sadece Kur&#8217;an&#8217;a dayanarak söyleyebilecek midir?</p>
<p>3. Bu kurgu, Abdülaziz Bayındır&#8217;da somut örneğini gördüğümüz üzere insanları kendi heva ve heveslerini Kur&#8217;an&#8217;a söyletme noktasına kadar götürebilecek kadar tehlikelidir.</p>
<p>Hz. İsa (a.s)&#8217;ın kıyamete yakın yeryüzüne ineceği inancı, ilgili Kur&#8217;an ayetlerinin delaleti yanında Efendimiz (s.a.v)&#8217;den tevatüren gelen rivayetlere dayanır ve Sünnîsiyle bid&#8217;isiyle bu ümmetin hemen tamamı bu inançtadır. 72&#8217;si merfu, 47&#8217;si gayri merfu olmak üzere toplam 119 rivayet bize &#8220;İsa gelecek&#8221; derken ve bu güne kadar &#8220;İsa gelmeyecek&#8221; diyen bir tek rivayet gösterilebilmiş değilken Abdülaziz Bayındır ve onunla aynı çizgiyi paylaşanlar bunun aksini söylüyorsa, durum tam da Abdülaziz Bayındır&#8217;ın söylediği gibidir:</p>
<p>&#8220;Açıklamayı Allah yapmaz da insanlar yaparsa, kim olursa olsun, karşı taraf bunu Allah&#8217;ın açıklaması zanneder; Allah&#8217;a itaat ettiği düşüncesiyle bir insana itaat eder. O insan kendisini Allah&#8217;ın yerine koymuş olur…&#8221;</p>
<p>Abdülaziz Bayındır, bu bayat numarayı daha ne kadar sürdürür bilemem; ama bildiğim bir şey var:</p>
<p>&#8220;Hz. İsa (a.s) kıyamete yakın yeryüzüne inecek&#8221; diyen hiç kimse, Kur&#8217;an&#8217;ın ilgili ayetleri hakkında kendi kafasından açıklama yapmıyor; tam aksine onlar Kur&#8217;an hakkında konuşma konusundaki en yetkili isme, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in açıklamalarına, mütevatir hadislere dayanıyor. &#8220;Açıklamayı yapan kim olursa olsun…&#8221; diyerek örtülü biçimde Sünnet-i seniyye&#8217;yi hedef tahtasına oturtmaya yeltenen, insanları –&#8221;Allah&#8217;a itaat&#8221; görüntüsü altında– kendi indî görüşlerine itaate çağıran ve Sünnet&#8217;i ve hadisleri bu ümmetin hayatından çıkarmaya çırpınan çağdaş bid&#8217;at ehli kendi seleflerinin yolunda yürüsün, Sünnet ve Cemaat ehli de kendi seleflerinin…</p>
<p>***</p>
<p>Abdülaziz Bayındır&#8217;ın, benim nüzul-i İsa (a.s) meselesi bağlamında 5/el-Mâide, 117. ayetini &#8220;gizlediğim&#8221; şeklindeki iddiası üzerinde durarak bu seriye son vereceğim.</p>
<p>Önce bir nokta üzerinde duralım: 2/el-Bakara, 159. ayeti, Kitap&#8217;ta indirilen &#8220;beyyinât&#8221; ve &#8220;hüdâ&#8221;yı insanlardan gizleyenlerin laneti hak ettiklerini haber vermektedir. Peki ben &#8220;beyyinât&#8221; ve &#8220;hüdâ&#8221;yı nasıl gizlemişim? Abdülaziz Bayındır&#8217;ın iddiasına göre, Hz. İsa (a.s)&#8217;ın nüzulü meselesi üzerinde dururken 5/el-Mâide, 117. ayetini gündeme getirmemiş olmak, onu gizlemek oluyor! Allah Teâlâ’nın indirdiği beyyinât ve hüdâ&#8217;yı gizleyenler laneti hak ettiğine, bu ayet de beyyinât ve hüdâ cümlesinden olduğuna göre nüzul-i İsa (a.s) bağlamında onu zikretmemek Allah Teala&#8217;nın ve lanet edicilerin lanetine uğramak için yeterli!</p>
<p>İmdi;</p>
<p>1. &#8220;Beyyinât&#8221; ve &#8220;hüdâ&#8221;, eşyanın tabiatı gereği açıklık, kesinlik ve delalette &#8220;tartışma dışı&#8221; olmalıdır. Oysa 5/el-Mâide, 117. ayetinin &#8220;İsa (a.s) ölmüştür, tekrar gelmeyecektir&#8221; tarzındaki nev-zuhur iddiaya delaleti hakkında böyle bir durum söz konusu değildir. Bu serinin ilk yazısında da değindiğim gibi, mezkûr ayetin yer aldığı bağlamda Hz. İsa (a.s) hakkında &#8220;vefat-/teveffî&#8221; kelimesi geçiyor. Yani Hz. İsa (a.s), &#8220;Sen beni öldürdüğün zaman&#8221; demiyor; &#8220;Sen beni vefat ettirdiğin zaman&#8221; diyor. Dolayısıyla Hz. İsa (a.s)&#8217;ın kavmi üzerine şahitliğinin ölmek suretiyle değil, göğe çekilmek suretiyle son bulduğunu söylemenin hiçbir engeli yok. Hz. İsa (a.s)&#8217;ın göğe çekildikten sonra kavminin ne yapıp ne ettiğinden haberdar olmamasından daha tabii ne olabilir?</p>
<p>el-Hasenu&#8217;l-Basrî, &#8220;vefat&#8221; kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;uyku&#8221;, &#8220;ölüm&#8221; ve &#8220;göğe kaldırılmak&#8221; şeklinde üç anlamda geçtiğini söylerken Abdülaziz Bayındır önce meseleyi keyfemâyeşâ &#8220;uyku&#8221; ve &#8220;ölüm&#8221;le sınırlıyor, sonra da bu kurguya uymayan bir şey gördüğünde ilkel Haricî mantığıyla sağa sola lanet yağdırıyor!</p>
<p>2. İslam tarihi boyunca Hz. İsa (as.)&#8217;ın göğe çekildiğini ve kıyamete yakın tekrar yeryüzüne ineceğini söyleyip de 5/el-Mâide, 117. ayetine değinmeyen selef, halef, kelamcı, müfessir, şarih… kim varsa, Abdülaziz Bayındır&#8217;a göre Allah Teala&#8217;nın ve lanet edicilerin lanetine uğramıştır! Dolayısıyla mesele Ebubekir Sifil&#8217;le sınırlı bir mesele değil…</p>
<p>3. Ali Rıza Demircan hoca birkaç kere Daru&#8217;l-Hikme&#8217;ye geldi; muhtelif meseleler hakkında konuştuk, fikir alış verişinde bulunduk. Ama onun bize nüzul-i İsa (a.s) meselesi bağlamında 5/el-Mâide suresinin ilgili ayetlerini zikretmemiz konusunda –Abdülaziz Bayındır&#8217;ın tabiriyle– &#8220;ısrar ettiği&#8221; vaki değildir. Olsa olsa bu tarz bir konuşma bir kere cereyan etmiş ve orada kalmıştır. Abdülaziz Bayındır&#8217;ın hadiseyi, Demircan hoca bize bu mesele dolayısıyla birkaç kere gitmiş gelmiş ve ısrarla bu meseleyi gündeme getirmiş gibi takdim etmesi tam bir &#8220;saptırma&#8221;dır. Demircan hocanın durumu kamuoyuna açıklaması hakikatin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır.</p>
<p>4. Nüzul-i İsa (a.s) meselesini sık denilebilecek aralıklarla yazmış/konuşmuş birisi olarak benim 5/el-Mâide suresinin ilgili ayetlerini gündeme getirmekten ısrarla kaçındığım şeklindeki iddiasında Abdülaziz Bayındır &#8220;müfteri&#8221;dir ve itiraf edeyim bu sıfat kendisine hayli yakışmıştır!</p>
<p>Benim bu mesele hakkında bir şey söyleyip söylemediğimi tahkik etmek maksadıyla araştırma yaptığını söylerken de doğruyu söylemiyor Abdülaziz Bayındır. Zira gerçekten öyle bir araştırma yapmış olsaydı,<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Febubekirsifil.com%2F&amp;h=NAQGB0cb8AQELlBXYlJXSAN6lxYkEsGW4fNn9H2ly_d2Y8A&amp;enc=AZMt3qq3yX1rhFTle7SgG28cA2VDfQ0ztnRvl-J-9NKidl8_QB1YQRm19CuKPcF60ctPUyzUnOPcpSceP4MHkCj17CtLEIMTQneqzhz4dLEIhKaD76kNpM1p-AAhPlcl88K-ev_tIIoYKuvBd0Dt_Rzza85qGHkic3SY624xzaRcJrhlrILTyC2r-PNbbj_ch7GD7CjOj-Gk4fNoplAdbehV&amp;s=1" target="_blank" rel="nofollow">ebubekirsifil.com</a> veya milligazete.com.tr adreslerinden birinde mutlaka hakikatle yüzyüze gelirdi.</p>
<p>Ar damarı çatlamamışsa eğer aşağıda zikredeceğim yerlere baksın, sonra da o talihsiz konuşmayı yaptığı kitlenin önüne bir daha çıkarak, benden değil –çünkü benim nezdimde Abdülaziz Bayındır&#8217;ın özrüyle kabahati arasında bir fark yok– ama yanılttığı kitleden özür dilesin!</p>
<p>Ebubekir Sifil Hocaefendi</p>
<p>Dipnotlar;</p>
<p>[1] 4/en-Nisâ, 157-8.</p>
<p>[2] Ayetleri &#8220;gizlemek&#8221; sadece &#8220;gözden kaçırmak&#8221; şeklinde olmaz; yorum cambazlıklarıyla anlam çarpıtmalarına gitmek de bir tür &#8220;gizleme&#8221;dir.</p>
<p>kaynak:https://www.facebook.com/ModernizmMealcilikTarihselcilik/posts/820215148104536:0</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/">Ebubekir Sifil Hoca’dan Abdülaziz Bayındır’a… “Mâide Sûresi/117 ve Nüzûl-i İsa(a.s.) Üzerine”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
